hayat ertelemeye gelmez   

adana çık aradan

  1. carpe diem mantığıyla yaklaşımın sığ olduğunu düşündüğüm söz öbeği. tüm populist söylemleri aşarak hayatın kendisindeki sırra ermektir kanımca.

    "hayatta neleri ıskaladığımızı hiç durup bir düşündünüz mü? bir şeyi
    tercih ederken aslında nelerden vazgeçtiğimizi? nasılsa hep
    birlikteyiz diye en yakınlarımızdan neleri esirgediğimizi? "neyse, bu
    hafta olmadı, haftaya inşallah…" diyerek neleri, belki bir ömrü
    ertelediğimizi? bu kadar emin miyiz bizim için veya sevdiklerimiz için
    bir "yarın" olduğuna gerçekten? peki ya yoksa…

    15 dakikalık uyku için güzel örtülerde peynirli, domatesli; ballı,
    kaymaklı kahvaltıdan vazgeçiyoruz, kuru bir simide talim oluyoruz.
    servise bindiğimizde sıcacık bir gülümsemeyi ve hatta bir "günaydın"ı
    esirgiyoruz iş arkadaşlarımızdan. işe gelince de sıradan bir
    "nasılsın?" deyip arkadaşımıza, cevabını bile dinlemeden telaşla işe
    girişiveriyoruz. "dün buradaydı ve iyiydi, nasılsa yarın da burada
    olacak." diye mi düşünüyoruz? peki ya yarın işe geldiğimizde onun acı
    bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini öğrenirsek…

    çocuğumuz bacağımıza sarılıp çekiştirdiğinde "şimdi olmaz, şu bulaşığı
    bitirmem gerekiyor." ya da "dur şimdi, önemli bir haber izliyorum,
    görmüyor musun?" diyerek küçük bir öpücüğü, bir kucaklaşmayı bile
    erteliyoruz çok zaman. zaman ilerlediğinde, çocuğumuzun küçüklüğü
    hakkında bir şeyleri hatırlamak isteyip de hatırlayamadığımızda artık
    çok geç olmayacak mı?

    yağmurda şemsiye açıyoruz, şöyle deli gibi ıslanılacak kaç yağmur daha
    görebileceğimizi bilmeden… 20 dakikalık yol için otobüse biniyoruz, ne
    zamana kadar yürüme kabiliyetine sahip olacağımızı bilmeden ya da
    engelli birinin yürümek için neler verebileceğini düşünmeden…

    "her tercih bir vazgeçiştir aslında…"

    takip ettiğimiz bir diziden vazgeçmemek uğruna, arkadaşlarla yapılacak
    hoş sohbetlerden vazgeçiyoruz. para, kariyer, şöhret uğruna
    ailemizden, dostlarımızdan, değerlerimizden ve hatta hayatımızdan
    vazgeçiyoruz.

    "hangi zamanı kimlerden çalıyoruz, çantada keklik gibi gördüklerimizden mi?"

    sokakta kafamız önümüzde yürüyoruz; öten kuşları, yeşeren ağaçları,
    flüt çalan küçük çocuğu, size bakıp gençliğini hatırlayan yaşlı
    teyzeyi bile fark etmeden, öyle, hızlı hızlı geçip gidiyoruz hayatın
    kıyısından. ya da hayat geçiyor bizim kıyılarımızdan ve bir türlü
    uzanıp yakalayamıyoruz. çünkü hep yetişilecek bir yerler oluyor
    hayatta, hep yetiştirilecek bir işler, hep kaçırılmaması gereken
    otobüsler, uçaklar… peki ya kaçırdıklarımız, yetişemediklerimiz ve
    tabii yetişilemediklerimiz…

    şöyle bir hikaye anlatılagelir:
    meksika'da inka tapınaklarına çıkmak isteyen avrupalı bir grup
    arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. dağın tepesindeki
    tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. aynı hızlı
    tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında
    konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. tabii
    avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar. saatler sonra,
    yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyorlar, sonunda
    tepenin üstündeki görkemli inka tapınaklarına geliyorlar.
    arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, "hiç anlayamadım, niye
    yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik?" yaşlı rehberin
    cevabı o kadar güzel ki; "çok kısa sürede çok hızlı yol aldık,
    ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. oturup ruhlarımızın bize
    yetişmesini bekledik..."

    bir gün geri dönüp baktığımızda her şey için çok geç olacak, ve
    muhtemelen ruhlarımız taaa çocukluğumuzda kalmış olacak, saf, temiz ve
    yavaş. ve sadece pişmanlıklarımızı yaşayacağımız bir hayatımız bile
    olmayacak. o zaman… yarın değil bugün, hemen şimdi…"

    (bkz: gözde hazar)
    (kayıp patika, 07.05.2007 21:01)