|
|
- carpe diem mantığıyla yaklaşımın sığ olduğunu düşündüğüm söz öbeği. tüm populist söylemleri aşarak hayatın kendisindeki sırra ermektir kanımca.
"hayatta neleri ıskaladığımızı hiç durup bir düşündünüz mü? bir şeyi
tercih ederken aslında nelerden vazgeçtiğimizi? nasılsa hep
birlikteyiz diye en yakınlarımızdan neleri esirgediğimizi? "neyse, bu
hafta olmadı, haftaya inşallah…" diyerek neleri, belki bir ömrü
ertelediğimizi? bu kadar emin miyiz bizim için veya sevdiklerimiz için
bir "yarın" olduğuna gerçekten? peki ya yoksa…
15 dakikalık uyku için güzel örtülerde peynirli, domatesli; ballı,
kaymaklı kahvaltıdan vazgeçiyoruz, kuru bir simide talim oluyoruz.
servise bindiğimizde sıcacık bir gülümsemeyi ve hatta bir "günaydın"ı
esirgiyoruz iş arkadaşlarımızdan. işe gelince de sıradan bir
"nasılsın?" deyip arkadaşımıza, cevabını bile dinlemeden telaşla işe
girişiveriyoruz. "dün buradaydı ve iyiydi, nasılsa yarın da burada
olacak." diye mi düşünüyoruz? peki ya yarın işe geldiğimizde onun acı
bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini öğrenirsek…
çocuğumuz bacağımıza sarılıp çekiştirdiğinde "şimdi olmaz, şu bulaşığı
bitirmem gerekiyor." ya da "dur şimdi, önemli bir haber izliyorum,
görmüyor musun?" diyerek küçük bir öpücüğü, bir kucaklaşmayı bile
erteliyoruz çok zaman. zaman ilerlediğinde, çocuğumuzun küçüklüğü
hakkında bir şeyleri hatırlamak isteyip de hatırlayamadığımızda artık
çok geç olmayacak mı?
yağmurda şemsiye açıyoruz, şöyle deli gibi ıslanılacak kaç yağmur daha
görebileceğimizi bilmeden… 20 dakikalık yol için otobüse biniyoruz, ne
zamana kadar yürüme kabiliyetine sahip olacağımızı bilmeden ya da
engelli birinin yürümek için neler verebileceğini düşünmeden…
"her tercih bir vazgeçiştir aslında…"
takip ettiğimiz bir diziden vazgeçmemek uğruna, arkadaşlarla yapılacak
hoş sohbetlerden vazgeçiyoruz. para, kariyer, şöhret uğruna
ailemizden, dostlarımızdan, değerlerimizden ve hatta hayatımızdan
vazgeçiyoruz.
"hangi zamanı kimlerden çalıyoruz, çantada keklik gibi gördüklerimizden mi?"
sokakta kafamız önümüzde yürüyoruz; öten kuşları, yeşeren ağaçları,
flüt çalan küçük çocuğu, size bakıp gençliğini hatırlayan yaşlı
teyzeyi bile fark etmeden, öyle, hızlı hızlı geçip gidiyoruz hayatın
kıyısından. ya da hayat geçiyor bizim kıyılarımızdan ve bir türlü
uzanıp yakalayamıyoruz. çünkü hep yetişilecek bir yerler oluyor
hayatta, hep yetiştirilecek bir işler, hep kaçırılmaması gereken
otobüsler, uçaklar… peki ya kaçırdıklarımız, yetişemediklerimiz ve
tabii yetişilemediklerimiz…
şöyle bir hikaye anlatılagelir:
meksika'da inka tapınaklarına çıkmak isteyen avrupalı bir grup
arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. dağın tepesindeki
tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. aynı hızlı
tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında
konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. tabii
avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar. saatler sonra,
yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyorlar, sonunda
tepenin üstündeki görkemli inka tapınaklarına geliyorlar.
arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, "hiç anlayamadım, niye
yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik?" yaşlı rehberin
cevabı o kadar güzel ki; "çok kısa sürede çok hızlı yol aldık,
ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. oturup ruhlarımızın bize
yetişmesini bekledik..."
bir gün geri dönüp baktığımızda her şey için çok geç olacak, ve
muhtemelen ruhlarımız taaa çocukluğumuzda kalmış olacak, saf, temiz ve
yavaş. ve sadece pişmanlıklarımızı yaşayacağımız bir hayatımız bile
olmayacak. o zaman… yarın değil bugün, hemen şimdi…"
(bkz: gözde hazar)
|