|
|
- insanın aklını kurcalayan soru. madem hayat bir sınav, öyleyse neden şartlar eşit değil? neden bu oyun ona easy, sana medium, bana hard?
- hayatı anlayamamış kişi sorusudur.
(nothing, 22.06.2007 23:28 ~ 23:54)
- (bkz: life is unfair)
- (bkz: tanrıya sorulacak tek soru)
- - hayat bir sınavsa neden şartlar eşit değil ?
- neden ! neden ! diye bağarıp ağlamaya başlamadın ?
- o duygusallık raddesinde değilim henüz..
- dur o zaman senin hassasiyeti kabartayım ben: ne diyosun lan ehehe entel misin lan sen dürrük ehehe.. am biti senii, ne diyon lan.. ehehe.. lan.. he ! ehehe..
- ühühü..(alik, 23.06.2007 00:05 ~ 00:06)
- kader, levh-u mahfuz'da yazan herşeydir. geçmiş, şu an, ve gelecekte olan şeylerin önceden yazılmasıdır. zamanı geldiğinde gerçekleşmesi ise kaza'dır. islamiyet'te amentüyü oluşturan esaslardandır. eğer kader'e, hayır ve şerrin allah'tan geldiğine inanmayan, iman etmiş sayılmaz. kader'den daha önce ise kaderin de içinde bulunduğu allah'ın ezeli ilmi vardır. olmuş olan, oluyor olan, olacak olan, ve kader bile allah'ın ezeli ilmindedir. allah'ın ezeli ilminin varlığının başlangıcı yoktur. diyelim ki geleceğimiz seçimlerimize göre değişiyor, mesela kul işledikleriyle cennet'i ya da cehennem'i hak ediyor fakat ölmeden önce bu bilinmiyor, öldükten sonra kul'un işlediklerine göre gideceği yer belirleniyor. o zaman allah'a cehalet isnad edilmiş olurdu. oysa cahillik acziyet'tir ve tanrı aciz olmaz.
bu ne demektir? allah, kul'un işleyeceklerini ve gideceği yeri ezeli ilminde bilir. bazı mezheblere göre bunu bilmesi kişinin cüz-i iradesi'ni etkilemez, oysa düşününce ortaya şu çıkar: madem kişi ne yaparsa yapsın sonuç'ta allah'ın bildiği şeyi yapacak, o halde nasıl özgür iradesi olmuş oluyor?
-----
restoranda yemeğinizi bitirdikten sonra genelde bir garson yanınıza gelir ve "tatlı veya çay alır mısınız?" diye sorar. bir süre düşündükten sonra kararınızı verirsiniz. diyelim ki böyle bir durumda çay içmeyi seçtiniz. bunu özgür iradenizle mi yaptınız ya da zaten kaderinizde o çayı içeceğiniz yazıyor muydu?
işte bu ve benzeri sorular, modern insanın varoluşundan bu yana gündeme geliyor. din adamları, siyaset bilimciler ve davranış uzmanları; yüzyıllardır "insanın davranışlarını kader mi yoksa, özgür iradenin mi belirlediğini" tartışıyor. semavi dinler elbette kader kavramının varlığına işaret edip evrendeki tüm varlıkların kontrolünün tanrı'ya ait olduğunu vurguluyor. bilim dünyası ise somut olarak ispatlanamadığı için kadere şüpheyle yaklaşıyor.
örneğin 1926'da kuantum fizikçisi werner heisenberg belirsizlik ilkesini ortaya atarak, "evrendeki bir atomun yerini ve hareketliliğini aynı anda bilmek imkansızdır" dedi. bu özetle şu anlama geliyordu; "eğer aynı anda bir atomun konumu ve hareketleri ölçülemiyorsa, bu atomun gelecekte nerede olacağı ve nasıl hareket edeceği bilinemez." yani heisenberg'e göre atomlardan oluşan kainattaki nesnelerin hareketleri önceden belli değilse, o zaman kader kavramı da bilimsel verilerle açıklanamaz. ancak nobel ödüllü ge-rard hooft'un geçtiğimiz günlerde sonuçlandırdığı 10 yıllık araştırma, kader kavramına karşı çıkan bilim adamlarının dayanak gösterdiği teoriyi çürüttü.
new scientist dergisine kapak olan araştırma kapsamında hooft, "bir parçacığın nerede ve ne hızla hareket ettiğini" aynı anda tespit etme olanağı sağlayan bir model geliştirdi. hooft, bir atomun 43 saniye sonra nasıl hareket edeceğini önceden bilme kapasitesine ulaştı.
araştırma bilim dünyasında büyük yankı uyandırdı. new scientist tarafından dünyanın en iyi matematikçileri arasında gösterilen john conway ile simon koc-hen, araştırmayı "özgür irade" kavramının ölümü olarak yorumladı. princeton üniversite-si'nde görev yapan conway şöyle konuştu: "eğer hooft gibi bir insan atomun konumu ve hareketini aynı anda tespit edebiliyorsa, üstün bir zekaya sahip olan bir varlık evrendeki tüm parçacıkların etkileşimini takip edebilir. bir başka deyişle özgür irademizle yaptığımız seçimlerin belirsizliğinin ardında belirleyici bir düzen vardır."
kochen konuyu daha basit terimlerle anlatarak, "önünüze bir dilim çikolatalı, bir dilim çilekli kek getirildiğini düşünün. çikolatalı keki yemeye başladığınızda, bunun kendi seçiminiz olduğunu düşünüyorsunuz. oysa ki çikolatalıyı yiyeceğiniz zaten belliydi. biz özgür olduğumuz'u düşünüyoruz. eğer hooft'un modeli hatalı değilse özgürlüğümüz sınırlı bir ilüzyondan ibaret olabilir" dedi.
princeton üniversitesi'nin felsefe uzmanı hans halvorson ise "ne olursa olsun, kader ve özgür iradeyi sadece fizikle açıklamaya kalkmak doğru olmayabilir. özgür irade konusunda fiziğin de cevap veremeyeceği sorular var" diyerek konunun zamana bırakılması gerektiğine işaret etti.
-new scientist-
-----
"tanrı zar atmaz" kuantum teorisi tartışmalarında meslektaşı niels bohr, atomaltı parçacıklarının düzenli hareket etmediğinde ısrar ettiğinde, einstein, ‘tanrı zar atmaz’ diyerek evrende olağanüstü bir düzen olduğuna inandığını belirtmek istemişti. yoksa o, bugünlerde ortaya çıkan ‘akıllı tasarım’ teorisinin fikir babası mıydı?
-v.molinas-
mutezile mezhebi'nin inanışına göre allah zalim olmaz, kişi işlediklerini kendi seçer, cebriye de ise tam tersi bir inanış vardır ''allah'ın dilemesi dışında hiçbirşey olmaz'' eğer olaylar allah'ın dilemesi dışında gelişiyorsa allah cahil olmuş olurdu, oysa allah cahil değildir. bu tartışmalar binlerce yıldır süregelen tartışmalardır. mutezile'nin aksini iddia eden görüşlerden biri de allah'ın zalim olmadığını şu şekilde açıklar:
''allah mülkünde tasarruf sahibidir.'' diyelimki size ait bir gömleğiniz var, bunu yırttınız, diğer insanlar sizden bunun hesabını soramaz çünki gömlek sizin kendi şahsi malınızdır. nasıl ki insan kendi mülkünde tasarruf sahibi ise, allah da ''mülkünde tasarruf sahibidir''.
alemlerin rabbi olan allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. tekvir 29
-----
gerçekte insanın doğruya ermeğe muvaffak olabilmesi için dilemesi bir şarttır. fakat bütün şart ve sebepler ondan ibaret değil, onun da bir şartı vardır. onun için burada zikirden faydalanma hükmü insanın doğruya ermeği dilemesine bağlanmış olmakla insanlar kendi işlerinde tamamen hakim imişler gibi bir vehim ve zanna kapılmamak ve dileme hususunda da istikamet noktası anlatılmak üzere hal bildiren veya yeni bir cümle başladığını gösteren "vav" ile şöyle buyruluyor: "âlemlerin rabbi olan allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz".
burada hitap, "akıllı âlemler için bir zikirdir" genellemesine göre genel görünmekle beraber "sizden doğru yolda olmak isteyenler" ifadesindeki karine sayesinde bu hitabın özellikle doğru yolda olmak isteyenlere yapılmış olduğunu düşünmek daha kuvvetlidir. şu halde birisi âyetlerin yakın akışına göre nass olarak âyetin ibaresinden anlaşılan, birisi de âyetlerin uzak akışına göre veya âyetlerin akışını göz önüne almayıp görünen ve işaret yoluyla anlaşılan mânâ olmak üzere derece derece iki mânâ düşünülebildiği gibi, âyetin başında bulunan nın, şimdiki zaman veya gelecek zamanın olumsuzluğunu ifade eden bir edat olabilmesine ve dilemelerin bir kayda bağlı olup olmamalarına, bir de "ancak allah'ın dilediği" şeklindeki "istisna-i müferra"ın, "ancak allah'ın dilemesiyle...", bir ihtimale göre de "ancak allah dilediği vakit.." takdirinde olabileceğine göre metnin kendisinde dahi birkaç izah şekli ihtimali bulunmakla beraber âyetlerin asıl akışı, doğru yolda olmayı dilemek üzerine bir hatırlatma ve öğüt olup diğerleri ikinci derecede kalır.
dilemek, mutlak mânâda dilemek gibi görünmekle beraber, bu dilemenin, doğru yolda olmayı dilemek olması sözün akışı gereğidir. yani sözün gelişi bunu göstermektedir. bu bakıştan evvela bir karine bulunduğu zaman gelecek zamanı olumsuz yapmakta da kullanılırsa da asıl olarak şimdiki zamanı olumsuz yapmakta kullanıldığına göre şu mânâ akla gelebilir: bununla beraber siz dilemiyorsunuz, doğru yolda olmak istemiyorsunuz. ancak ilerde allah'ın dilemesi yani doğru yolda olmanızı dileyip de sizi bunu dilemeye mecbur etmesi hali hariç. bunda "şimdi dilemiyorsunuz", da "allah'ın ilerde dilemesi" demek olur. fakat bu durumda hitap, sadece doğru yolda olmak istemeyenlere yapılmış, yüce allah'ın dilemesine de "dilersek gökten üzerlerine bir âyet indiriveririz de ona boyunları eğilekalır." (şuara, 26/4) gibi zorlayıcı ve mecbur bırakıcı bir dileme mânâsı verilmiş olur. insanı dilemesinde tamamen hür ve fiilinin yaratıcısı saymak isteyen mutezile bu mânâya sarılmak istemiş ise de bunda doğru yolda olmak isteyenlere bir öğüt verilmemiş, ancak istemeyenlere hitap ile bir korkutma yapılmış oluyor. bu ise "sizden doğru yolda olmak isteyenler için" şeklinde âyetin akışına uygun düşmez. buna uygun olan hitap, ya genel veya doğru yolda olmak isteyenlere yöneltilmiş olarak doğru olma hususunda da kulun dilemesinin allah'ın dilemesiyle beraber olduğunu hatırlatmaktır. bununla beraber, ey insanlar, veya ey doğru yolda olmayı dileyenler! siz o doğru yolda olmayı başka bir sebep ve suretle dilemiyorsunuz, ancak allah'ın onu dilemesiyle, yani sizin dilemenizi dilemesi, irade etmenizi irade etmesiyle diliyorsunuz.
o halde doğru yolda olmayı başaranlar başarıyı kendilerinden bilmemeli, bunu allah'ın lütuf ve ikramından bilmelidirler.
yahut, siz hiçbir takdirde o dilemeyi kendi kendinize yapamazsınız, o doğru yolda olmayı dileyemezsiniz. ancak allah dilediği, yani sizin dilemenizi istediği takdirde dilersiniz, yaparsınız.
bu iki mânânın ikisinden de elde edilen netice şu olur: allah'ın iradesi olmayınca sizin ne iradeniz olur, ne muradınız, ne doğru yolda olmanız, ne de öğüt almanız. bunların hiçbiri meydana gelmez. çünkü allah âlemlerin rabbidir. onun mülkünde, o istemedikçe hiçbir şey olamaz. onun için doğru yolda olmayı isteyenler de buna muvaffak olmayı kendi iradelerinden bilmemeli, allah'ın lütuf ve ikramından bilmelidirler. işte sözün akışına göre bu âyetin zikir olmasının faydası budur.
görülüyor ki bu mânâlarda "sizden doğru yolda olmayı isteyenler için" karinesiyle, "siz dilemezsiniz" âyeti, "siz doğru yolda olmayı dilemezsiniz" şeklinde; "allah dilemedikçe" âyeti de "allah sizin dilemenizi dilemedikçe" diye tefsir edilmiştir. ebu's-suud, demekle daha ince bir mânâ ifade etmiştir. yani, "siz doğru yolda olmayı gerektirecek bir dileme ile hiçbir vakit dileyemezsiniz.".ancak allah o dilemeyi istediği vakit dilersiniz. çünkü allah'ın dilemesi olmayınca sizin dilemeniz doğru yolda olma neticesinin gerçekleşmesini gerektirmez." demiştir. gerçekte allah irade etmeyince kul irade edemez. fakat allah kulun irade etmesini irade etmekle onun muradını da irade etmiş olması gerekmez. insan bir şey elde etmek ister de muradını elde edemeyebilir. niceleri doğru gitmek ister de başı döner, düşer. o vakit allah onun irade etmesini irade etmiş, fakat irade ettiği şeyin meydana gelmesini istememiş olur. zira allah kulun irade etmesini irade etmese idi, o irade edemezdi. eğer muradını yani istediği şeyin meydana gelmesini isteseydi o şey meydana gelirdi. demek ki allah'ın dilemesi, istenilen şeyin olmasını gerektirici, fakat kulun dilemesi, allah dilemedikçe istenilen şeyin olmasını gerektirici değildir. burada doğru yolda olmayı dilemekten murat, bunun meydana gelmesi olduğu için, onun olmasını gerekli kılmayan dileme, bahis konusunun dışında ve hükümsüz olacağından "siz dilemezsiniz" den murat da istenilen şeyin olmasını gerektiren dileme olmalıdır. şu halde böyle bir kaydın özeti, kulun hem iradesinin hem de irade ettiği şeyin meydana gelmesi için ikisinin de allah'ın iradesine bağlı olmasının şart olduğunu anlatmaktır. çünkü doğru yolda olmak isteyenlere onları buna ulaştırmayan neticesiz bir dileme ile lütufta bulunmanın mânâsı olmaz. o lütuf, ancak doğru yola varmaya muvaffak olmaları durumunda faydalı olmuş olur.
şu halde "allah dilemedikçe" âyeti mutlak görünmekle beraber metinde anılmayan bir mef'ûl (tümlec)ü vardır. böyle bir mef'ûlün olup da zikredilmediğini gösteren karine fiilin müteâddi (geçişli) olması bu zikredilmeyen mef'ûlün ne olduğunu gösteren karine de "siz dilemezsiniz" âyetidir. dolayısıyla mânânın, "allah, sizin dilemenizi dilemedikçe" demek olduğu kuşkusuzdur. bu da hem dilemeyi hem de onun mef'ûllünü kapsamış olmak için anılan dilemenin, dilenen şeyin olmasını gerektirici olması, sözün akışının gereğidir, daha düşün "siz dilemezsiniz" fiili de aynı şekilde müteaddi olduğu için bir mef'ûlü (tümleci)nin bulunması gerekir. bu tümleç de daha önce geçenlerden anlaşıldığına göre "doğru yolda olmak"tır. ancak hitap herkese olduğuna göre, bunda daha genel olarak "herhangi bir şey" yani "herhangi bir şeyi dileyemezsiniz" mânâsı ihtimal dahilinde olduğu gibi, fiili lâzım (geçişsiz) fiil yerine koymak suretiyle yani, "siz hiçbir dileme yapamazsınız" demek olma ihtimali de vardır. bu durumda ise doğru yolda olmak mânâsı üzerinde minneti ifade için yaklaştırma, tamam olmak üzere bunun bir büyük önerme mevkiinde bulunması ve dolayısıyla "doğru yolda olmayı dilemeniz de ancak allah'ın dilemesiyledir" diye örtülü bir dallandırma daha gözetilmesi gerekir. birinci izah şeklinde ise buna ihtiyaç kalmamış olacağından doğrudan doğruya "siz doğru yolda olmayı dileyemezsiniz" diye anlamak daha kestirme ve daha iyi olmuş olur. onun için araştırmacı âlimler bizim söylediğimiz gibi hep bunu tercih etmişlerdir.
bununla beraber hitap genel olmak için fiili lâzım (geçişsiz) fiil yerinde veya "siz hiç bir şey dileyemezsiniz" şeklinde bir büyük önerme olmasını tercih edenler de olmuştur. çünkü bu durumda allah'ın dilemesi olmadıkça kulun hiçbir dilemesinin olamıyacağı açık seçik ve ibare ile ifade edilmiş olur ki, bu da ehl-i sünnet'in tam görüşüdür. doğru yolda olmayı dilemesiyle kayıt altına alındığı takdirde ise, bu büyük önerme ibare yoluyla değil, delalet yoluyla anlaşılmış olacaktır. bu zahirî mânâya daha uygun gibi görünürse de beyan ettiğimiz şekilde doğru yolda olma siyakına takribinde bir mukaddimeye daha muhtaç olacağından dolayı asıl söylenecek şeyden uzaklaşmaktır.
bundan başka bazıları bu "siz dileyemezsiniz" şeklindeki mutlak mânâyı bir zorlama düsturu gibi saymışlar ve mutlak olarak kulun dilemesinin olmadığını söyleyerek yalnız allah'ın dilemesinin bulunduğunu göstermek istemişlerdir. fakat bu hiç doğru değildir. zira istisna-i müferrağlarda hüküm istisnâdan sonra olduğu için burada kulun dilemesi tamamen yok sayılmış değil, allah'ın dilemesi olmadıkça hiçbir dilemenin olmayacağı belirtilmiştir. allah'ın dilemesi ile kulun da dileyebileceği ve hatta istediğinin olmasını gerektirecek bir dilemeye sahip olduğu gösterilmiştir. nitekim "sizden doğru yolda olmayı isteyen için" sözünde de kulun dilemesinin olduğu açıkça görülmektedir. burada, olsa olsa, bir şeyi yapmaya zorlama değil de "cebr-i mutavassıt" (orta derecede zorlama) denilen "dilemeye zorlama" düşünülebilir. bu ise doğrudur. bununla beraber kulun dilemesi allah'ın dilemesine göre olunca, ilâhî irade ne ile ilgili olursa, kulun iradesinin de o şekilde olması gerekir. şu halde allah'ın dilemesi, kulun, iradesinde serbest olması şeklinde tecelli ederse kul dilemesinde serbest bırakılmış olacağından cebr-i mutavassıtın da kalkmış olması mümkün olur. nitekim maturidiyye mezhebi bu esas üzerinedir. kulun irade-i külliyesi yani irade kuvveti yaratılmış ise de irade-i cüz'iyyesi başkaca bir yaratılışa muhtaç olmıyacak şekilde itibâri bir emirdir, demekle bunu söylemiştir. fakat kulun dilemesi allah'ın dilemesinden büsbütün ayrı ve ona aykırı olabilecek şekilde serbest ve hür olduğunu zannetmek de allah'ın, âlemlerin rabb'i olduğunu düşünmemektir. allah'ın dilemesi dışında hiçbir olay düşünülemez. onun için kulların kendi tercihlerini kullanarak yaptıkları fiillerde ne sırf cebir, ne de sırf serbest bırakma vardır. aksine kullar için sırf cebir yani zorlama cereyan eden birçok zorunlu fiiller bulunduğu halde sırf serbestlik yoktur. "rabbin dilediğini yaratır ve seçer. onlar için ise seçme hakkı yoktur."(kasas, 28/68), "iyi bilin ki, yaratmak ve emretmek ona mahsustur. o, âlemlerin rabb'i olan allah ne yücedir."(a'râf, 7/54). dolayısıyla insanlar doğru yolda olmayı dileyerek hakkı ve doğruyu aramalı ve böylece bu zikirden yararlanmalıdır. fakat doğru yolda bulunmaya muvaffak olanlar da bu başarıyı allah'tan bilmeli ve yüce allah'ın, vermiş olduğu dilemeyi kaldırıp yok edebileceğini de unutmamalı, "sizden doğru yolda olmayı dileyenler için" buyrulmakla, "madem ki iş bizim dilememize bırakılmıştır, o halde biz her ne dilersek hak ve doğru olur" zannına düşmemeli, dilemeleriyle sorumluluğun kendilerine ait olduğunu daima hatırda tutmalıdır.
alûsî'de süleyman b. musa ve kasım b. muhaymire'den şöyle rivayet olunmuştur: âyeti inince ebu cehil: demek ki iş bize bırakılmıştır. dilersek doğru yolda oluruz, dilersek olmayız." demişti. bunun üzerine âyeti indi. buna göre de bu âyet, cebrin olduğunu göstermek için değil, tamamen serbest bırakmanın olmadığını göstermek suretiyle doğru yolda olmayı allah'tan dilemeye teşvik akışı içinde inmiştir. korkutmaya ve dileme mecburiyetine delaleti işaret yoluyladır.
-elmalılı tefsiri-
-----
allah'ın ezeli ilmi vardır, ezeli ilim başlangıcı olmayan ilimdir, geçmişi geleceği ve şu an olan herşeyi bilir. bunlar ezeli ilmindedir, allah daha insanı yaratmadan önce, onun yeryüzünde fesad çıkaracağını, kan dökeceğini biliyordu. ezeli ilmi sonsuzdur, sonu olmayanın başı, başı olmayanın da sonu olmaz. yani zaman kavramı yoktur, zira herşeyi bilmek allah'a kolaydır.
şimdi bunun zıddına bakalım, eğer allah'ın ezeli ilmi olmasaydı ve herşeyi bilmeseydi sonradan öğreniyor olması gerekirdi. mesela 2006 yılında güneş tutulacak, allah bunun olacağını bilmeseydi ve tutulduğu zaman haberi olsaydı sonradan öğreniyor olurdu. sonradan öğrenen kimse aynı zamanda o olay olmadan önce olacak şeyi bilemez ve dolayısı ile o konu hakkında cahil olmuş olurdu. bir şeyin olası ihtimallerine göre hesap yapmak tahminde bulunmak, hakeza olacak olayın tahminlerin dışında gerçekleşmesi ihtimalini de beraberinde getirir ve kontrolün tanrının elinde olmaması anlamına gelirdi. oysa cahil olan tanrı olamaz. cahil olmak aciz olmak demektir ve aciz olan tanrı olamaz.
buraya kadar anladığımız şey tanrı'nın asla cahil olmaması gerekliliğidir. cahil olmaması ise onun, olmuş olan, olmakta olan, ve olacak olan herşeyi bilmesi anlamına gelir. yani ezeli ilim asla değişmez. bu, allah'ın ezeli ilminde hiçbirşey değişmez anlamına gelir. peki ezeli ilimde hiçbirşey değişmemesi ne anlama geliyor?
ezeli ilimde hiçbirşeyin değişmemesi demek, allah'ın biliyor olduğu tüm olaylarında değişmeyeceği anlamına gelir. bu durumda olmayacak şeyleri bilmesine gerek yoktur, çünki olmayacak olay zaten ezeli ilimden düşer. mesela sağ kolumuzu yada sol kolumuzu kaldırmak arasında bir seçim yaptık ve sol kolumuzu kaldırdık, allah sol kolumuzu kaldıracağımızı ezeli ilminde zaten biliyordu. geçen olay bize göre kilitlenir artık geçmiştir geriye dönüp aksini yapamayız, peki sol kolumuz yerine sağ kolumuzu kaldırsaydık? bunu yapamazdık çünki ezeli ilimde sol kolumuzu kaldırmamız vardı ve sol kolumuzu kaldırdık. seçtiğimizi sandık oysa seçmedik, çünki seçtiğimiz şey de seçimimizin nasıl olacağı da ezeli ilimde vardı. nasıl ki geçmiş seçimi ve seçtiğimiz fiili değiştiremiyorsak, gelecekte olan seçme fiilini ve olacak olayıda değiştiremeyiz. yani seçeceğimiz şey ve olacak olan zaten allah'ın ezeli ilminde bellidir. bu durumda olmayacak olan zaten olmayacağı için (eğer olma ihtimali olsaydı ezeli ilimde olurdu) ezeli ilimden düşer.
-
allah ikinci bir allah yaratabilir mi? tanrı kaldıramayacağı ağırlıkta taş yaratabilir mi? allah bükemeyeceği demir'i yaratabilir mi?.. allah bunları ''yapmaz'' bu ve benzeri sorular otomatikman düşer, geçersizdir. allah'ın ezeli ilminde olmayan fiil yada olay, gelecekte de gerçekleşmez, zira allah'ın ilmi (ve ilmine bağlı olaylar) değişmez.
-nothing-
allah her şeyin yaratıcısıdır. zümer 62
allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir. bekara 255
allah her şeyi bilir. hucurat 16
yaratan, sinelerde olanları da bilir. yaratan hiç bilmez mi? mülk 13,14
yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. şüphesiz bu, allah'a göre pek kolaydır. 57/22:
fakat dünya hayatının peşin olan eğlencelerini bırakıp da böyle ahirette vaad edilen bir mağfiret ve cennet için yarışa kalkışmakta gerek memleket ve gerek nüfus itibariyle bir takım dünyevî zararlar, sıkıntılar ve musibetlerin başa gelme ihtimali varken öyle bir müsabakaya nasıl girişilebilir? denirse işte bunun için buyuruluyor ki ne yeryüzünde ne de nefislerinizde hiçbir musibet vuku bulmaz ki bir kitapta yazılmış olmasın. musibet, hedefine isabet eden mermi gibi insana şiddetle dokunan hâdise ve felakettir. arzda vuku bulan musibet, yerde herhangi bir zarar ve harabeye sebeb olan âfet ve ziyanlardır. bu, kuraklık, kıtlık, ürünler veya hayvanlara ârız olan âfetler, ev veya şehir yıkımı, arazi ziyanı ve zelzele gibi diğer bütün zararları içine almaktadır. nefislerdeki musibet ise, ölüm, hastalık, yara bere, kırık, hapis, işkence, açlık, susuzluk, züğürtlük gibi insanlarla ilgili olan acılardır. tatlı başarılar allah'ın lütfu olduğu gibi bütün musibetler de allah'ın ezeli ilminde veya levh-i mahfuz'da yazılmış bir takdiridir. öyle ki o yeri veya nefisleri yahut da o musibeti yaratmamızdan, vücuda getirmemizden önce yazmışızdır. o nasıl mümkün olur denilmesin. çünkü o, allah'a göre kolaydır, allah teâlâ madde ve zamandan müstağni (berî)dir. o halde takdir edilen musibetten kaçınmakla kurtulma mümkün olmaz. o yazılmış ise yalnız müsabakaya girişenlere değil, kaçanlara veya oturup zevk ve rahatına bakanlara dahi gelir çatar. bu hususta, böyle bir inanca sahip olmalı ve o yolda hareket edilmelidir. musibetlere karşı kadere bağlanmanın kalbe kuvvet ve sağlamlık vermesi yanında, gerek acı ve gerek tatlı hadiseler karşısında insanı sarsmayan bir faydası da vardır.
eğer rabbin dileseydi, insanları elbette tek bir ümmet kılardı. oysa, onlar, anlaşmazlığı sürdürmektedirler. 11/118:
bununla beraber rabbin dileseydi, elbette insanların hepsini bir tek ümmet yapardı. "insanlar bir tek ümmetten başka bir şey değillerdi" (yunus, 10/19) âyeti gereğince zaten balangıçta hepsi bir tek ümmet ve bir tek aile idi. âdem ailesi idi. sonra dileseydi hepsini hakka hidayet ederdi, islâm üzerinde birlik ve beraberlik halinde tutardı, ihtilafa, anlaşmazlığa, bölünüp parçalanmaya izin vermezdi. sonuna kadar bir tek millet, tevhid inancı üzere giden bir tek cemaat yapardı. halbuki öyle yapmamış da sürekli olarak anlaşmazlıklar çıkarıp duruyorlar. demek ki, allah teâlâ, hepsinin bir ümmet olmasını dilememiş. hepsine tevhid inancını ve doğruluğu emretmekle beraber, ihtilaflara imkân bırakmış da çeşitli zevkler, çeşitli tutkular ve farklı isteklerle hakk'a karşı çıkıp duruyorlar.
rabbinin rahmet ettikleri dışında. onları bunun için yarattı. böylece rabbinin (şu) sözü tamamlanıp gerçekleşmiştir: "andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan, (kafirlerin) tümüyle dolduracağım." 11/119:
ancak rabbi'nin merhamet ettikleri, rahmetine mazhar kıldıkları müstesnadır. ki bunlar, ihtilafa düşmezler, hakk'a karşı gelmezler. tevhidden ve istikametten ayrılmazlar, birlik ve beraberlik içinde bir ümmet olurlar. ve zaten onları bunun için halketti, yani tevhidden ayrılmasınlar, anlaşmazlıklara düşmesinler ve bir tek ümmet olsunlar diye yarattı. işte bu müstesnaları bunun için yarattı veya rahmet kılınmış olanların dışında kalanları ihtilafa düşsünler diye yarattı. veyahut bütününü "bakalım hanginiz daha güzel ameller işleyecek." (mülk, 67/2) hikmetiyle imtihan ve yarışma gerçekleşsin, muhalif ve muvafık ayrılsın diye yarattı. ve böylece ihtilaf edip duranlar hakkında rabbinin işte şu kelimesi tastamam yerini buldu: bir kısmı cinlerden ve bir kısmı insanlardan olmak üzere cehennemi elbet dolduracağım.
eğer biz dilemiş olsaydık, her bir nefse kendi hidayetini verirdik. fakat benden çıkan şu söz gerçekleşecektir: "andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan (inkar edenlerle) tamamıyla dolduracağım." 32/13
diyelim ki, bir hastanın canı sıkıldı ve yatağından doğrulmak istedi, doğrulması için önce doğrulmak fiil'ini seçmek zorunda. hasta doğrulmayı seçti fakat, doğrulmayı seçme fiil'ini seçmedi. o fiil allah tarafından yaratıldı.
allah her şeyin yaratıcısıdır. 39/62 (allah kader'ide yaratandır.)
şöyle düşünelim, önümüzde seçenekler var ve bu seçeneklerden birini seçmemiz gerek. olmayan seçeneği seçebilir miyiz? seçenekler verilmiş, iş bitmiş, kendimiz seçeneğin kendisini yaratamıyoruz (ki tanrı değiliz) o halde yalnızca var olan şeyleri seçmek zorundaysak bu özgürlük müdür?
-
seçme hakkı, seçeneklerle kısıtlanmış bir özgürlüktür. yani tam bir özgürlük değildir.
-azwepsa-
-
verilen bir kararın ardından "ama ne yapabilirdim, başka tercihim yoktu ki?" bahanesini yerle bir eden aptal hak. jack bauer* çok rahattır bu konuda. ne kadar zor kararlar verirse versin (amirini öldürmek, başkanı tutuklamak, şüpheliye işkence yapmak) verilebilecek başka bir kararı yoktur. şartlar o seçimi yapmaya zorlamaktadır onu.
-recai pengül-
-
sözlük anlamı ile bir seçim hakkı yok yani. sınırlanmış adaylar arasındaki seçim hakkı, demokrasi kavramının özünde yatanla eşdeğerli değil. bence...
-nihavenduyek-
-
seçme hakkı bana kalırsa tam olarak özgürlük değildir. iki çekincem var:
öncelikle seçme hakkının özgürlük olabilmesi için kişinin seçtiğini yapabilme hakkının da olması gerek (evet kulağa biraz totolojik geliyor, sanırım yeterince iyi anlatamadım, umarım ilerleyen günlerde bir düzeltmeyle daha iyi anlatabilmeye becerebileceğimi umut ediyorum). gelelim ikinci, kanımca da daha önemli olan çekinceme. seçme hakkının özgürlük olabilmesi için kişinin bir bilince sahip olması gerekir. yani kişi a'yı b'ye yeğleyorsa, neden b'yi değilde a'yı seçtiğini bilmeli. kısaca özgür bir iradeye sahip olmalı kişi.
-bildiginessek-
- hangi sınav eşit ki ?
sorusunu doğuran soru.
(bkz: soru doğuran soru)(adrian, 26.06.2007 01:11 ~ 01:13)
- editle gelen tanım: hayatın bir sınav olduğunu ve bireylerin de bu sınavdaki statülerinin eşit olmadığını savunan yaklaşım.
şartların eşit olduğu bir sınavın anlamsız olduğunu/olacağını düşündüren başlık. şöyle ki gerçek anlamdaki sınavdan yola çıkarak düşünmek gerekirse, birileri hep sizden bir fazladır: bir fazla çalışmıştır, bir fazla dinlemiştir, bir fazla umursamıştır vs. yani eşitsizliği sağlayan yine sınavla muhatap olacak olan bizlerizdir. ancak hayat sınavı tabiki daha farklıdır. bazıları 1-0 yenik başlar, bazılarıysa önde. bu durumda eşitliği sağlamak için yine çaba sarfedilmeli evet. ancak eşitlik sağlanamazsa/sağlanamıyorsa, daha ulvi düşünmek lazım sanırım. yani sınavın sonucu hayatta açıklanmayacak değil mi?
ilahi kudretin önündeyken açıklanacak ve de sınıfta kalıp kalmadığımız belirlenecektir. bu durumda bize sunulan şartlar dahilinde en iyiyi yapmaya çalışmaktır amaç yada yapılabilecek bilemiyorum.
neden bu kadar ilahi temelli bir giri girdiğim ile ilgili en ufak bir fikrim de yok. **
- sınavın kendisi şartların eşit olmaması diye düşündüren, ilkokul çocuğu seviyesindeki soru.
(bkz: 5 e gidenden akıllı mısın)
- şartların eşitsizliğinin sadece yaşam standartlarında olduğunu anlayamamış insanın biraz düşününce aklına gelen ilk soru..
- (bkz: sormayın içim yanıyor)
- bir terazi gibidir eşittir..korkmayın....
(gheddo, 16.02.2008 03:19 ~ 03:22)
|