belki çok sevilen bir insanı kaybettiğimiz anlar. belki oyunu kaybettiğimiz anlar. belki öldüğümüz an. belki durup dururken hayatın bir saniye içine ağır çekime girdiği, ve kendimize dışardan baktığımız, akabinde kendimizi tanıyamadığımız, elimizde bir yani? ile kaldığımız anlar. belki depresyon anları. belki depresyon sonrası anlar. belki hayatın hepsini oluşturan anlar. belki hayat anlamsız olamayacağı için var olması mümkün olmayan anlar. belki de anlamını bizim anlayamadığımız anlar. belki düşünmek yerine gidip uyumamız gereken anlar. evet bu, sonuncusu.
aslında daha çok anın anlamsızlığı olan durumlardır, o andan sıyrılıp, benzer anların tekrarı önlenmelidir, böylece esas hayatın, yani diğer olasılıkların anlamı artar
(bkz. benim burada ne işim var ya)
genelde insanın bişeyleri kaybettiği bir andır. değerini bilmediğiniz o şey artık yoksa hayat birden anlamsızlaşıverir. sanki vücudunuzdan birşey koparmışlar gibi hissedersiniz.zaman geriye gitse keşke, böyle olmasaydı, lanet olsun ne oldu böyle gibi laflar edersiniz. lakin artık çok geçtir.bu düşünceler bazen sadece bir anlığına girse de kafanıza, iç dünyanızı allak bullak ederler. hayat yaşamaya değmeyen bir şeymiş gibi görünür.
bu gibi durumlarda yapacak en iyi şey bir faydası olmasa da derin derin nefes almaktır.sonra uyumak iyi gelebilir mesela.
hazır başlamışken bir de şiir ekleyelim:
bu ne biçim hayat
bu ne biçim postacı
üç defa çalıyor kapıyı
bu ne biçim kel
hem merhemi var
hem sürmüyor başına
bu ne biçim biçimler
istediğiniz kadar çoğaltılabilir
memleket çok müsait buna
örneğin yeni bir komşu taşındı karşıya
bir baktım fahriye abla!
kırk yıllık bir rötar yapmış
erzincan treni
ben gelmişim şu yaşıma
o ise şiirdeki yaşından gün almamış daha
benimki ne biçim hayat
uymuyor ne gördüklerime
ne duyduklarıma
ne okuduklarıma
ben ne biçim benim
ne kendime benziyorum
ne başkalarına
canınızdan çok sevdiğiniz , karşılıklı sevdiğiniz insanın bir gün sizi sevmediğini söyleyip sizi terk ettiği andır.dha sonra nefret de eder sizden iyice anlamsızlaşır.
çoğu zaman anlamlandırılamıyor hayat. boş, anlamsız, saçma. yaşadığın yaptığın hiç bir şeyden zevk alamaz oluyorsun. yaşamak adeta saman yemek gibi oluyor. tat alma duyuların yok edilmiş, özel bir operasyonla alınmış gibi. ya da bir robotmuşum gibi geliyor bedenim. bedenim ve ben iki ayrı varlık gibi geliyor, ağır geliyor bana. taşımak ne kadar da zor.
gülenleri, eğlenenleri, el ele gezenleri görüyorum. mutluluklarını kıskanacak gibi oluyorum. kıskanmak bile anlamsız geliyor o zaman. ne anlamı var ki? ne deniz kenarında bir bardak çay, ne sevgilinin içten bir busesi bir anlam vermez hale geliyor. kuru, soğuk, karanlık, çelik gibi sert bir dünyaya adım atmış gibi oluyorum. gölgesine sığınacak ne bir ağacın, ne bir tepenin, ne de bir dağın bulunmadığı uçsuz, bucaksız bir çöl ortasında kalmış gibi hissediyorum kendimi. hüznün bile bir anlamının olduğu bir yaşam kesitin de, hiç bir şeyin anlamı kalmıyor. bir sabun köpüğü gibi avuçlarımın arasından akıp gidiyor yaşama dair her şey anlamsızca, umarsızca.
uyumak, kendimden geçmek unutturuyor kimi zaman. derin bir uyku istiyorum, kimi zaman. basit bir kaçış gibi geliyor bana. ne kaçmak geliyor içimden ne mücadele etmek...
sevgilin olduğunda mı, ayrılmayacak mısınız?
ailenle olduğunda mu, acı ama hepimiz ölüp gitmeyecek miyiz?
paran bol olduğunda mı, o da bigün biter merak etme.
anlamı olan tek an belki, midye dolmayla saymayı bıraktığın biralarından birini yanında en sevdiğin kişi varken yudumlarkendir. gelmiş geçmişi unutmak, o anı yaşamak ve orada kalmaktır belki de tek anlamlı an.