takip etmeye başladığım ilk köşe yazarı.genel olarak anlaşılır yazar, doğru yazar.bazılarının değişti dediği kimselerin eski hallerini göstermeye çalışır
fenerbahçelidir ve arada futbolla ilgili de yazar. kendisinden bahsederken "biz" der. anektodlar, fıkralar, ondan bundan gelenler, ona buna cevap niteliğindeki yazılarla doldurur genelde köşesini. eh ne de olsa köşesinin adı olaylar ve insanlar. sempatik tonton yaşlı görüntüsü artı yılların deneyimi, birikimiyle yazıyorum imajı sayesinde okuyucuların büyük kısmı tarafından sevilir.
sürekli olarak geçmişi ve artık unutulmaya yüz tutmuş olayları anlatıp,arada gündemi de kurcalayıp,günü kurtaran milliyet'in dinozor yazarı.akla şaduman ağabeyi getiren köşe yazılarıyla 3.sayfanın sağ tarafını kaplamaktadır.
bülent arınç'ın "kendinizi yeni türkiye'ye ayarlayın!" buyruğuna gereken cevabı mükemmel bir şekilde vermiş olan milliyetgazetesi yazarı:
"sayın meclis başkanı'mız buyurmuşlar: "kendinizi yeni türkiye'ye ayarlayın!"
oooo, kusura bakmayın ama, biz onu çoktan yaptık, hani bir deyim vardır -affınıza sığınarak söyleyelim- "yaya kaldın tatar ağası!" derler.
biz kendimizi, sizin mensubu olduğunuz parti iktidara geldiğinden beri ayarlamıştık, üstelik, maziniz geleceğin teminatıydı... maziniz deyince hemen kaşlarınızı çatmayın, erbakan hoca'nın partileri mazinizdi... yine affınıza sığınarak söyleyelim ki, boynuzun kulağı geçtiğini de bilenlerdeniz.
bazıları, sizin cumartesi günkü mitinge, hakkında soruşturma bile açılmamış, ortada delil olmayan bir söylenti için, "sakın haaa, bu darbecinin mitingine gitmeyin!" diye nasihat vermenizi yadırgamışlar. öyle ya, ortada dedikodudan başka laf yok, ama sizin böyle söylemenizi hem bulunduğunuz makamın yüceliğiyle hem de cebinizdeki hukuk diplomasıyla bağdaştıramamışlar...
gafiller!
kendilerini "yeni türkiye"'ye ayarlayamamışlar; alışa alışa ayarlanacaklar, şeyini şey ettiğiniz şeyler!
... "
"ingiliz almanı becermiş, tasası bize düşmüş... yahu kız ingiliz, beceren de alman, pirincin taşını ayıklamak türkiye'ye düşüyor. diyeceksiniz ki bizimkilere ne oluyor, alan razı, veren razı değil, aralarında halletsinler..." hasan pulur, 28 haziran 2007 http://www.milliyet.com/...
milliyet'in okumaya değer iki - üç yazarından biri. oldukça eski bir gazetecidir ve bence bu mesleğin duayenlerindendir. hemen hemen birçok yazısını fıkralarla, anılarla süsler. bu yönüyle yazısını okutur, sıkıcılığı aşar.
"ya sarık da, cüppe de, şalvar da türbanın peşine takılıp üniversiteye girerse."
girerse girer, ne var bunda?
adam sarıklı, şalvarlı, cüppeli diye yüksek öğrenim yapamayacak mı?
asıl korkuları avrupa...
adamlar istanbul üniversitesi'nin girişin altındaki "hayatta en hakiki mürşit ilimdir" özdeyişinin "en hakiki mürşit molla hurşit'tir"e çevirisinin fotoğrafını çekip "işte şeriat!" derlerse ne olacak?
10 milyon işsizin olduğu bir ülkede "türban"lı sayısının artması kadar doğru bir orantı yoktur demiştir bugünkü yazısında.
ülkenin en önemli gazetelerinden birinde yazan bu amca işsizlik sorununu türbanla bağdaştırmıştır.gariptir aslında böyle bir donanıma sahip olup böyle saçma sapan düşünceleri insanlığa sunmak,inadına insanlığı kışkırtmak, kendisi gibi yaşamayanı gerizekalı yapmak.
köşe yazılarına sıkıştırdığı küçük hikayeleri ile durumu çoğu zaman mizahi bir biçimde ele alarak inceden inceye ayar veren, yıllardır takip ettiğim yazardır kendileri. vergi kanunu tasarısı ile ilgili bugünkü köşe yazısının son kısmını aktarıyorum:
"hikayeyi bilirsiniz, köyün birinde dört vakit namaz kılınırmış, cahil köylüler bundan da şikayetçi, bekçiyi kasabaya, kadıya yollamışlar:
"git söyle, bize dört vakit zor geliyor, şunu üç vakte indirsin!"
bekçi gitmiş, derdini anlatmış, kadı bekçiyi kovalamış:
"neee, sizin köyde dört vakit mi namaz kılınıyor? beş vakit kılacaksınız, beş vakit!"
bekçi dönmüş, köylü etrafını sarmış:
"indirdi mi, indirdi mi?"
bekçi, elini yumruk yapıp sallamış:
"nah indirdi, bindirdi bindirdi!"
"siz ne bekliyordunuz? karşınıza kimler çıkacak sanıyordunuz? milli mücadele’nin, kurtuluş savaşı’nın maliye bakanı hasan fehmi aytaç mı çıkacaktı?
ya başbakan adnan menderes mi?
ya da cumhurbaşkanı ismet inönü mü?
o maliye bakanı hasan fehmi aytaç, ‘’kurşundan ve süngüden başka hiçbir şeye para yok!’’ demiş, kendisinden otomobil isteyen ordu kumandanlarına, ‘’otomobiller izmir’de, yunanlının elinde, gidin alın’’ diye dalga geçmiş, harcamaları kontrol için orduya sivil defterdar göndermiştir.
siz böyle maliye bakanlarını arıyorsanız, avucunuzu yalarsınız! ne laf anlamaz insanlarsınız, ‘’o güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler’’ dedik, anlamadınız mı?
o, başbakan adnan menderes ki, ‘’ticaret yapmak için’’ kendisinden izin isteyen büyük oğlu yüksel menderes’e ‘’ben başbakan iken sen ticaret yapamazsın, git dışişleri’nin sınavına gir, kazanırsan hariciyeci olursun’’ demiştir.
siz böyle başbakanlar mı arıyorsunuz?
siz ne laftan anlamaz insanlarsınız, o güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler, dedik, anlamazdınız mı?
o, cumhurbaşkanı inönü, görevdeyken malatya’da eşine hediye edilen üç metre kumaşın bedelini ödemiş, yıllar sonra ‘’üç metre kumaşa tenezzül edip rüşvet aldın!’’ diyen pis politikacının suratına faturayı çarpmıştır.
siz böyle cumhurbaşkanları mı arıyorsunuz?
siz ne laftan anlamaz insanlarsınız, o güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler, dedik, hâlâ anlamadınız mı?
siz onları bulamazsınız...
onların yerine oğluna ‘’gemicik’’ alan başbakan var.
onların yerine on sekizine gelmemiş, oğlu ticarete atılan cumhurbaşkanları var.
onların yerine damadının başında bulunduğu şirkete, gazete çıkarması, televizyon yayını yapması için devlet bankalarından 750 milyon dolar kredi verilmesini seyreden başbakan var.
bırakın o adamları, gidenler gitsin, siz bunlarla yetinin, mesele çıkarmayın.
hele hele, abuk sabuk laflarla da kafanızı hiç karıştırmayın.
yok özel bankalar bu krediyi vermezken, devlet bankaları nasıl vermiş?
ne malum?
hem niye vermesin?
kredinin garantisi neymiş?..
daha ne olacak, koskoca başbakan, ‘’damadımın borcu benim borcum’’ demişse, yetmez mi?
hani neredeyse, notere gönderip ipotek koyduracaksınız.
türkiye cumhuriyeti başbakanı’nın lafı yetmez mi?
bakın arap şeyhleri, emirleri, kralları, adamlar milyar dolar veriyorlar.
siz hâlâ kıytırık 750 milyon doların peşindesiniz.
ya aldıkları krediyi ödeyemezlerse, biz ne güne duruyoruz?
şimdiye kadar batık bankaları kim kurtardı ki?
hele mhp genel başkanı devlet bahçeli’nin ‘’yüce divan’’ tehdidi yok mu?
yapmayın sayın bahçeli, yüce divan’a gidenler gitmiş de, gidenlere ne olmuş?"
babamın küçüklüğümden beri alıştırmaya çalıştığı ve erken yaşlarda bunu başardığı gerçeğinden söz etmem lazım. hasan pulur ise bu süreçte bir katalizör etkisine sahiptir. bakış açısı ile her zaman uyumlu olmasamda, beni etkilemeyi başarmıştır bir şekilde. neyse konumuz dünkü yazısı. ibretlik kıssadan hisseleri zaten meşhurdur kendisinin. biz gençlere öğreteceği çok şey var. bugün carlo ile öğretmek varmış.
carlo eski bir hikâye...
02.08.2009
geçen pazar günü yazdığımız fıkralar tutmuş, okur tepkilerinden anladık, çoktandır fıkra yazıp kıssadan hisse çıkarmıyorduk, demek isteniyormuş...
tepkilerin en ilginci bir ilkokul öğrencisinden geldi:
“dedem anlattı, ama aklında tam kalmamış, sizin herkesin tanıdığı bir carlo’nuz varmış...”
evet, herkesin tanıdığı bir carlo vardır, bir de onun taklitleri vardır, onlar da herkesi tanırlar! kimin elini cami avlusunda, cenazede sıksalar, ertesi gün adama adıyla hitap ederler, “bizim ahmet!” diye...
neyse, gelelim carlo’ya...
* * *
carlo, italya’da fiat otomobil fabrikasında çalışan, kendi halinde bir işçiymiş.
fransa cumhurbaşkanı de gaulle’ün italya ziyaretine kadar kimse onu tanımazmış. de gaulle’ün italya gezi programında fiat fabrikaları da varmış. de gaulle fabrikayı gezerken, birden duraklamış, tezgâhın başındaki işçi dikkatini çekmiş ve ellerini açmış:
“- o carlo, sen burada mısın?
- vay charles, sen misin?”
de gaulle ile carlo sarmaş dolaş olmuşlar...
herkes şaşkın!
de gaulle dönüp anlatmış:
“- carlo ile biz eski arkadaşız. alman işgalinde birlikte çalıştık. bize çok yardımı oldu.”
italyan protokolü hemen durumu idare etmiş.
“- ekselans, bu fabrikanın en iyi işçisi de sinyor carlo’dur. önümüzdeki günlerde kendisine törenle bir madalya takacaklar...”
de gaulle çok memnun olmuş, carlo ile vedalaşıp fabrikadan ayrılmış...
herkes carlo’nun etrafını sarmış.
“- yahu, sen de gaulle’ü nereden tanıyorsun?
- söyledi ya!
- sen daha önce niçin bize bundan söz etmedin?
- çok mu önemli!”
* * *
aradan birkaç ay geçmiş, olay unutulmuş, bu defa italya’ya amerikan başkanı nixon gelmiş. ona da aynı fabrikayı dolaştırıyorlarmış. o da tıpkı de gaulle gibi birden duraklamış:
“- vay carlo, sen burada mısın?”
aynı sahne, sarılıp kucaklaşmışlar.
nixon anlatmış:
“- ben o zaman genç bir avukattım. carlo’nun bir işi düştü, bana geldi, ilk kazandığım dava onun davasıydı!”
italyanlar yine şaşkın, nixon gidince carlo’yu sorguya çekmişler:
“- anlat yahu, nixon’u nereden tanıyorsun?
- canım, gençlik yıllarımızda amerika’ya gitmiştim. başıma bir iş geldi, param yok, genç tecrübesiz bir avukat buldum, davayı kazandı. sonra italya’ya döndüm, fabrikaya girdim, o da başkan olmuş!
- yahu insan söylemez mi?
- çok mu önemli!”
* * *
gel zaman git zaman fabrikaya bu sefer rus başbakanı kosigin gelmiş, dolaşırken, carlo’nun önünde durmuş:
“- yoldaş, senin adın carlo değil mi?
- evet aleksi!”
yine sarmaş dolaş...
kosigin gidince, carlo açıklama yapmak zorunda kalmış:
“- gençliğimizde biraz komünistlik yaptık, bunu da o zaman tanıdım.
- insan söylemez mi?
- çok mu önemli? ben öyle çok adam tanırım!”
fabrika müdürü kızmış:
“- yani şimdi, neredeyse papa’yı da tanıdığını, arkadaşın olduğunu söyleyeceksin...
- oooo, en iyi arkadaşımdır!”
- atma!
- tecrübesi bedava!
müdür kızmış:
“- tamam, o halde pazar günü vatikan’a gidelim, bakalım papa seni tanıyacak mı?
- olur, gideriz!”
* * *
pazar günü, müdür, muavini ve carlo vatikan’a gitmişler...
carlo izin isteyip vatikan’ın kapısına gitmiş, nöbetçilerle bir şeyler konuşmuş, kapı açılmış, içeri dalmış.
müdür, muavinine dönmüş:
“yoksa papa’yı da mı tanıyor?
- kim bilir, bakalım, bekleyeceğiz!”
biraz sonra meydandaki kalabalık dalgalanmış, herkes papa’yı görmek için hareketlenirken, balkonun kapısı açılmış ve papa yanında carlo ile görünmüş...
müdür muavinine, muavin müdüre bakarken, carlo da gözleriyle meydandaki kalabalık arasında müdürünü aramış...
* * *
papa tam duaya başlarken, carlo, kulağına eğilmiş:
“- sen duaya devam et, bizim müdür yerde yatıyor, gidip bakayım, ne olmuş?”
carlo fırlayıp meydana koşmuş, kalabalığı yara yara müdürün yanına varmış, bakmış adam yerde baygın, ayıltmaya çalışıyorlar:
“- yahu ne oldu buna?”
müdür muavini başını sallamış:
“- bayıldı!
- beni papa’nın yanında görünce mi bayıldı?
- hayır, seni papa’nın yanında görünce bayılmadı da arkamızdaki iki japon sana bakıp, ‘yahu bu bizim carlo, yanındaki takkeli adam kim?’ deyince düşüp bayıldı...”