oryantalist bir başkaldırıdır halil cibran.lübnanlı çok yönlü sanatçı, en önemli sıfatıyla fiolozof yazar.ülkesi lübnan da ö döneme göre radikal batıcı fikirlerinden dolayı kilisece aforoz edilmiş hayatının son yıllarını amerika da geçirmiş ve böylece tanınması mümkün olmuş yazar. 68 gençliğinin tuttuğu bir filozoftur aynı zamanda
ermiş adlı kitabı da tavsiye olunası bir yazar, (düşünür demek daha dogru )
arkadaşlık
ve bir genç, söyle dedi: "bize arkadaşlıktan bahset."
ve o cevap verdi:
"arkadasınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir. o, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.
o sizin sofranız ve ocakbaşınızdır. çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.
arkadasınız sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda, ne 'hayır' demek zor gelir, ne de 'evet' demekten çekinirsiniz.
ve o sessiz kaldığında, kalbiniz onun kalbini dinlemek için sessizleşir. çünkü arkadaşlıkta, kelimeler susunca, tüm düşünceler, tüm arzular ve beklentiler, gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.
arkadaşınızdan ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız; çünkü onun en sevdiğiniz yani, yokluğunda daha bir berraklık kazanır, tıpkı bir dağın, dağcıya, ovadan daha net görünmesi gibi...
ve arkadaşlığınızda, ruhsal derinlik kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin. çünkü, salt kendi gizemini açığa vurmak peşinde olan sevgi, sevgi değil, savrulmuş bir ağdır ve sadece yararsız olan yakalanır.
ve arkadaşınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun.eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse, meddini de bilmesine izin verin.
çünkü salt zaman öldürmek için bir arkadaş aramanızın anlamı olabilir mi?
onu, zamanı yaşatmak için arayın.
çünkü o gereksiniminizi karşılamak içindir, boşluğunuzu doldurmak için değil.
ve arkadaşlığın hoşluğunda, kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun. çünkü küçük şeylerin şebneminde, yürek sabahını bulur ve tazelenir."
kendını biliş
ve bir adam söyle dedi: "bize kendini bilişten bahset."
ve o cevap verdi:
"kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sırrını sessizce bilir. ancak kulaklarınız, kalbinizin ilgisini işitmek için deli olur.
düşüncelerinizde daima bildiğinizi, kelimelerde de bileceksiniz. rüyalarınızın çıplak bedenine parmaklarınızla dokunabileceksiniz. ve böyle de olması gerekir.
ruhunuzun saklı kaynağı yükselmeli ve çağıldayarak denize doğru koşmalı; ve o zaman, sonsuz derinliğinizin hazineleri gözlerinizin önüne serilecektir.
ancak bilinmeyen hazinenizi tartmak için tartı aramayın;
ve bilginizin derinliğini değnekle veya iskandil ipiyle ölçmeye kalkmayın.
çünkü kişi, ölçüsüz ve sinirsiz bir deniz gibidir. 'tek doğruyu buldum' değil, 'bir doğruyu buldum' deyin.
'ruha giden yolu buldum' değil, 'kendi yolumda yürürken ruhu buldum' deyin.
çünkü ruh, her yolda yürür. ruh ne bir çizgi üzerinde yürür; ne de bir kamış gibi dümdüz büyür.
ruh, şayisiz taç yaprakları olan bir lotus çiçeği gibi açılır."
sevgı
bunun üzerine almitra, "bize sevgiden bahset..." dedi.
ve o başını kaldırdı, insanlara baktı. üzerlerine sinen derin dinginliği duyumsadı.
ve yüksek bir sesle konuşmaya başladı:
"sevgi çizi çağırınca, onu takip edin, yolları sarp ve dik olsa da...
ve kanatları açıldığında, bırakın kendinizi, telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da...
ve sizinle konuştuğunda, ona inanın, kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi, sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de...
çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer. sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
en yükseklere uzanıp, güneş’le titresen en hassas dallarınızı okşasa da, köklerinize de inecek, ve onları sarsacaktır, toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker; çıplak bırakana kadar döver, harmanlar; kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
bembeyaz olana kadar öğütür sizi; esnekleşene kadar yoğurur; ve tanrının ilahi sofrasına ekmek olasınız diye, sizi kendi kutsal ateşine savurur...
sevgi bütün bunları, kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar, ve bu biliş, hayatın kalbinin bir cüzzünü yaratır...
ancak korkunun kıskacında, salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsanız, o zaman örtün çıplaklığınızı, ve sevginin harman yerine adim atin...
adim atin, kahkahaların tümünün olmadığı, sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya, ve ağlayın, ama tüm göz yaşlarınızla değil...
sevgi hiçbir şey sunmaz, sadece kendisini, hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri...
sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de; çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle...
ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına, çünkü sevgi, yolunu kendi çizer, sizi değer bulduğunda...
sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka... fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa, bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun...
erimek ve akmak,geceye şarkılar sunan bir dere misali, şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip,
kendi sevgi anlayışınla yaralanmak, ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla...
şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak, ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak...
sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak, akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek...
ve uyumak, kalbinde sevgiliye bir dua, ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla..."
haz ve ızdırap
sonra bir kadın konuştu:
"bize haz ve ıstıraptan bahset."
ve o cevap verdi:
"hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir.
ve kahkahanızın yükseldiği ayni kuyu, sık sık göz yaşlarınızla dolar.
başka türlü olabilmesi mümkün müdür?
ıstırabın içinize kazıdığı alan ne kadar derin olursa, o denli çok hazzı içerebilir.
ve şarabınızı taşıyanla, çömlekçinin fırınında yanan ayni kadeh değil midir?
ve sesi ruhunuzu okşayan lavta, daha önce bıçaklarla oyulan tahtayla bir değil midir?
fark edeceksiniz ki, size bu sevinci veren, daha önce üzülmenize neden olmuştu.
üzgün öldüğünüzde, tekrar kalbinize dönün göreceksiniz ki, daha önce sevinciniz olan
bir şey için ağlıyorsunuz.
bazılarınız, "haz, ıstıraptan daha anlamlıdır" der; diğerleri ise, "hayır, ıstırap daha anlamlıdır".
bense, ikisi birbirinden ayrılamaz, diyorum. onlar beraber gelirler.
ve siz, bir tanesiyle masanızda otururken, unutmayın ki, diğeri de yatağınızda uyuyordur.
gerçekte siz, hazzınızla ıstırabınız arasında bir terazi konumundasınız. sadece bos olduğunuzda, hareketsiz ve dengede kalabilirsiniz.
bir hazine avcısı, altın ve gümüşünü tartmak için sizi kullandığında, haz ve ıstırap kefeleriniz,
ister istemez, yükselip alçalacaktır."
zaman
ve bir astronomi bilgini, "bize zamandan bahset" dedi.
ve o cevap verdi:
"ölçüsüz ve ölçülemeyen zamanı ölçebileceksiniz. davranışlarınızı ayarlayacak, ve hatta ruhunuzun rotasını, saatlere ve mevsimlere göre yönlendirebileceksiniz.
zamanı, kıyısında oturup, akışını izleyeceğiniz bir nehir haline döndüreceksiniz.
içinizde zamana bağlı olmadan varolan öz, yaşamın zamandan bağımsızlığının zaten farkındadır; ve bilir ki, dün bugünün anisi, yarin ise bugünün rüyasıdır.
ve yine bilir ki, içinizde şarki söyleyen veya düşünen özünüz, hala yıldızları uzaya dağıtan o ilk ân'ın içinde devinmektedir.
aranızda, özündeki sevme gücünün sınırsızlığını hissetmeyen var midir acaba?
yine de bu hudutsuzluğuyla ayni sevginin, bir sevgi düşüncesinden diğerine, bir sevgi davranışından bir başkasına, kendi varlığının tam orta yerinde sımsıkı ve hareket etmeden durduğunu kim hissetmez?
ve zaman da, tıpkı sevgi gibi bölünemez ve ölçülemez değil midir?
yine de eğer düşüncenizde zamanı mevsimlerle ölçmek isterseniz, her mevsimin diğerlerini içermesine izin verin.
ve bırakın bugününüz, geçmişi anılarla, geleceği ise özlemle kucaklaşın."
haz
şehri yılda bir ziyaret eden bir münzevi
söyle dedi: "bize hazdan bahset."
o, konuşmaya başladı:
"haz bir özgürlük şarkisidir, ama özgürlük değil...
haz, arzuların tomurcuğudur, ama meyvesi değil...
yükselişi çağıran bir derinliktir, ama ne derin, ne de yüksek olandır...
haz, aslında bir özgürlük şarkısıdır... bu şarkıyı tüm kalbinizle söyleyin,
ama şarkıda kalbinizi yitirmeden...
gençliğin büyük bölümü hazzı arar, sanki haz her şey gibi; ama yargılanır ve azarlanırlar.
ben onları ne yargılar, ne azarlarım. bırakın arasınlar... çünkü onlar arayışlarında yalnızca hazzı bulmayacaklar.
hazzın yedi kız kardeşi vardır ve en küçükleri bile hazdan daha muhteşemdir.
bitki kökleri için toprağı kazarken hazine bulan adamın hikayesini duymadınız mi?
aranızda daha olgun olan bazıları geçmişte yaşadıkları hazları, sarhoşken islenen yanlışlar misali, pişmanlıkla hatırlar. fakat pişmanlık aklin bulutlandırılmasıdır, uslandırılması değil.
onlar hazlarını minnetle anmalıdırlar, bir yazın sonundaki hasat gibi.
yine de onları unutmak rahatlatıyorsa, bırakın rahat kalsınlar.
arayanlar kadar genç, hatırlayanlar kadar yaslı olmayanlar ise, ruhun gereklerini ihmal etmek veya kabahat islemek korkusuyla hazdan sakınırlar.
fakat onları da yönlendiren hazdır; bitki kökleri için toprağı titreyen ellerle kazsalar bile onlar da hazineyi bulurlar.
söyleyin bana, onlar kim ki ruhu gücendirsinler?
bülbül gecenin sessizliğini veya ateş böceği yıldızları gücendirebilir mi?
ve sizin ateşiniz veya dumanınız rüzgara yük olur mu?
nasıl olur da ruhu, bir çomakla karıştırabileceğiniz sakin bir havuz gibi algılayabilirsiniz?
çoğunlukla, hazzı reddettiğinizde asil yaptığınız, varlığınızın gizli yerlerinde arzuyu depolamak olacaktır.
bugün ihmal edilenin yarini beklemediğini kim bilebilir?
ve bedeniniz, ruhunuzun müzik aletidir.
ve güzel müzik veya anlaşılmaz sesler çıkarmak size kalmıştır.
simdi kalbinize sorun:
'bizim için iyi olan hazla zararlı hazzı nasıl ayırabiliriz?'
kırlara, bahçelere çıkın; öğreneceksiniz ki çiçeklerden bal toplamak arının hazzıdır; balını sunmak ise çiçeğin...
çünkü ariya göre çiçek yasamın kaynağıdır. ve çiçek için arı sevginin ulağıdır.
ve ikisi için ise, hazzın verilmesi ve alınması bir gereksinim ve bir vecdedir...
hazlarınızda arılar ve çiçekler gibi olun..."
beraberlık
sonra almitra tekrar konuştu: "peki ya beraberlik?"
ve o cevap verdi:
"siz beraber doğdunuz ve hep öyle kalacaksınız. ölümün beyaz kanatları, sizin günlerinizi
dağıttığında da beraber olacaksınız.
siz tanrının sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız. fakat birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın.
ve izin verin, cennetlerin rüzgarları aranızda dans edebilsin...birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın, daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında hareket eden bir deniz gibi olsun.
birbirlerinizin bardaklarını doldurun; ancak ayni bardaktan içmeyin...
ekmeklerinizi paylasın; ama birbirinizinkini yemeyin...
beraberce şarki söyleyin, dans edin, coşun; fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup, yine de ayni müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi...
birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil; çünkü yalnızca hayatın eli, sizin kalplerinizi kavrayabilir...
ve yan yana ayakta durun; ama çok yakın değil, çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır;
ve meşe ağacıyla, selvi ağacı,birbirinin gölgesi altında büyüyemez."
egıtım
sonra bir öğretmen, "bize eğitimden bahset." dedi.
ve o cevap verdi:
"hiç kimse size, içinizdeki bilginin şafağında halen yari uykuda olandan bir zerre fazlasını açıklayamaz.
takipçileri arasında mabedin gölgesinde yürüyen bir öğretmen, size bilgeliğini değil sadece inancını ve sevgisini verebilir.
eğer gerçek bir bilgeyse, bilgeliğinin evine davet etmek yerine, sizi kendi aklinizin eşiğine doğru yönlendirir.
bir astronomi bilgini, size uzayla ilgili anlayışından bahsedebilir ama anlayışını size veremez.
bir müzisyen her yerde var olan ritimlerle bir şarkı söyleyebilir;ancak ne ritmi yakalayan kulağı, ne de onu ekolayan sesi size sunabilir.
ve semboller ilminde usta biri, size simgesel alanlardan söz eder, ama sizi oralara taşıyamaz.
çünkü bir kişinin sahip olduğu ilham, kanatlarını başka birine ödünç veremez.
ve nasıl her biriniz tanrının bilgisinde özgün bir yere sahipseniz, sizin de tanrıyı kavrayışınız ve dünyayı anlayışınız tek başınıza ve size özel olacaktır."
vermek
sonra, varlıklı bir adam konuştu: "bize vermekten bahset."
ve o cevap verdi:
"sahip olduklarınızdan verdiğinizde, çok az şey vermiş olursunuz;
gerçek veriş, kendinizden vermektir.
çünkü sahip olduklarınız, yarin ihtiyacınız olabilir diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?
ve yarin, kutsal şehre giden hacıları takip ederken, kemiklerini, iz bırakmayan kumlara gömen fazla uyanık bir köpeğe ne getirebilir?
ve ihtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan başka bir şey değil midir?
kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak, tatmin olamayan bir susuzluk göstermez mi?
çok fazla şeye sahip olup, çok az verenler, bunu gösteriş isteyen gizli arzuları için yaparlar, ki bu da armağanlarını yararsız kılar.
ve bazıları vardır ki, çok az şeye sahiptirler ve hepsini verirler. bunlar hayata ve hayatin definesine inananlardır, ve kasaları hiç bos kalmaz.
bazıları sevinçle verirler, bu sevinç onların ödülüdür. bazıları ise ıstırap içinde verirler ve bu acı onların vaftizidir.
ve bazıları vardır ki, ne vermenin acısını hissederler, ne sevinç ararlar, ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar;
onlar, su vadideki mersin ağacının kokusunu salışı gibi verirler.
böyle kişilerin ellerinde tanrı dile gelir ve onların gözlerinden tanrı, dünyaya gülümser.
istendiği zaman vermek güzel bir davranış olabilir; fakat istenmeden, ihtiyacı hissederek vermek çok daha anlamlıdır.
ve cömert olan için, verecek kimseyi aramak,veriş olayından daha fazla sevinç getirir.
vermekten alıkoyacağınız herhangi bir şey olabilir mi?
sahip olduğunuz her şey bir gün verilecektir. öyleyse simdi verin ve vermenin hazzını
mirasçılarınız değil siz yaşayın..
çoğunlukla söyle dersiniz:
'vereceğim, ama hak edeni bulabilirsem.'
ne koruluktaki meyve ağaçları böyle düşünür, ne de çayırdaki sürüler. onlar, saklandığında çürüyecek olanı, yasayabilsin diye verirler.
herhalde kendisine günler ve geceler verilmesini hak eden bir kişi, sizden gelebilecek şeyleri de hak eder.
ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan, sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.
faydasından öte, kabul etmenin gerektirdiği cesaretten ve güvenden daha büyük bir değer var mıdır?
ve siz kim oluyorsunuz da, onların göğüslerini yırtarak gururlarını korunmasızca ortaya seriyor, sonra da onların değerlerini örtüsüz ve gururlarını utanmasız olarak değerlendiriyorsunuz?
önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve verme olayında bir aracı olarak görün.
çünkü gerçekte her şeyi veren hayattır ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde,
sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.
ve siz alıcılar, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz,ne kendinize ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için,hiç bir minnet hissi taşımayın.
bunun yerine, armağanları kanat yaparak, verenle beraber yükselin;
çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak, annesi özgür yürekli dünya, babası evren olan cömertlik olgusundan şüphe etmek demektir..."
kurallar
sonra bir avukat, "bize kurallardan bahset..." dedi.
ve o cevap verdi:
"siz kurallar koymayı çok seversiniz, ama kuralları bozmayı daha çok seversiniz.
tıpkı okyanus kıyısında sabırla kumdan kuleler yapan, sonra da kahkahalarla onları deviren çocuklar gibi.
ancak siz kumdan kulelerinizi yaratırken, okyanus kıyıya kum taşımaya devam eder.
ve siz onları yerle bir ederken, okyanus da sizinle birlikte güler.
gerçekten de okyanus, daima masum olanla beraber güler. fakat yaşamı bir okyanus ve insanların koyduğu kuralları kumdan kuleler olarak görmeyen kişiler için ne diyebiliriz?
onlar için yasam bir kaya, ve kanun bu kayayı kendi isteklerine göre oyup şekillendirmek için kullanacakları bir keski gibidir.
dansçılardan nefret eden yeteneksiz biri için ne diyebiliriz?
veya boyunduruğundan hoşnut olup, ormanındaki geyiği başıboş bir serseri olarak yargılayan bir öküz için?
peki, derisini dökemediği için, diğerlerini çıplak ve ahlaksız olarak niteleyen yaslı bir sürüngene ne demeli?
veya bir düğün şölenine erkenden gelen, iyice karnini doyurduktan
ve yorulduktan sonra, yemekleri ve eğlenceyi kötüleyen biri için?
bunlar hakkında söyleyebileceğim tek şey, hepsinin güneş ışığı altında oldukları halde, güneş’e sırtlarını dönmüş olduklarıdır.
onlar salt kendi gölgelerini görebilirler ve bu gölgeler, onların kanunları olur.
ve onlar için güneş, bir gölge yaratıcısından başka ne olabilir ki?
ve onlar için kurallara uymak, başlarını yere eğip, toprak üzerindeki gölgelerini izlemekten başka bir şey değildir.
ancak yüzünü güneş’e çevirmiş olanlarınızı, toprak üzerine çizilmiş imajlar durdurabilir mi?
eğer rüzgarla yolculuk ediyorsanız, hangi rüzgar gülü yönünüzü çizebilir?
eğer boyunduruğunuzu kırarsanız, ama başka birinin hücresinin kapısında değil, hangi kanun sizi sınırlayabilir?
ve eğer dans ederseniz, ama başka birinin zincirlerine takılıp sendelemeden, hangi kanun sizi korkutabilir?
orphalese halkı, davulun sesini boğabilir, bir lirin tellerini gevşetebilirsiniz,ama bir tarla kuşuna şarki söylememesi için kim emir verebilir ki?"
nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneş’i görebilsin diye kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.
ve eğer kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini hayranlıkla izlemek üzere açarsanız, acınızın, neşenizden hiç de daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;
ve kırlarınızın üstünden mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi,
ayni doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de onaylayacaksınız.
ve kederinizin kışını da, pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.
acılarınızın çoğu sizin tarafından seçilmiştir.
acınız, aslında içinizdeki doktorun, hasta yanınızı iyileştirmek için sunduğu "acı" ilaçtır.
doktorunuza güvenin ve verdiği ilacı sessizce ve sakince için;
çünkü size sert ve haşin de gelse, onun elleri "görülmeyen"in şefkatli elleri tarafından yönlendirilir.
ve size ilacı sunduğu kadeh dudaklarınızı yaksa da, onun kutsal gözyaşlarıyla ıslanmış kilden yapılmıştır."
sonra el mitra konuştu, şimdi de ölümü sormak isteriz, dedi:
ve o cevap verdi:
ölümün sırrına ermek istersiniz.
ama bunu nasıl bulacaksınız, eğer hayatın kalbinde aramazsanız?
geceye dönük gözleri güne kör olan baykuş ışığın esrarını ortaya çıkaramaz.
gerçekten ölümün ruhunu görmek istiyorsanız, yüreğinizin kapılarını açın hayatın bedenine ardına kadar.
çünkü hayat ve ölüm birdir, tıpkı ırmak ve denizin bir olduğu gibi.
umutlarınızın ve arzularınızın derinliklerinde yatar hayattan sonrasına dair sessiz bilginiz; ve karın altında düş kuran tohumlar gibi düşler yüreğiniz ilkbaharı.
düşlere güvenin çünkü onlarda saklıdır ebediyetin kapısı.
sizin ölüm korkunuz, kendisini kutsayacak kralın huzuruna çıkan çobanın titremesinden başka bir şey değildir.
çoban titrerken sevinçli değil midir kralın armasını taşıyacağı için?
yine de asıl farkında olduğu titreyişi değil midir?
çünkü ölmek rüzgarda çıplak durmaktan ve güneşte erimekten başka nedir ki?
ve soluk almaz olmak, yükselebilmesi, genişleyip engelsiz bir şekilde tanrı'yı arayabilmesi için, soluğu o bitip tükenmez gel*gitlerden kurtarmaktan başka nedir ki?
ancak sessizlik ırmağından içtiğiniz zaman gerçekten şarkı söyleyeceksiniz.
ve dağın tepesine ulaştığınız zaman tırmanmaya başlayacaksınız.
ve toprak bedeninize sahip çıktığı zaman gerçekten dans edeceksiniz.
"aranızda en özgür geçinenlerin özgürlüklerini bir boyunduruk ve bir kelepçe gibi taşıdıklarını gördüm.
ve kalbim kanadı;
çünkü ancak özgürlük arayışında hissettiğiniz derin arzu size gem vurduğunda ve özgürlükten bir amaç ve bir bütünleniş olarak bahsetmeyi terk ettiğinizde,gerçekten özgür olabilirsiniz..."(halil cibran)
bildiğim kadarıyla lübnanlı bir şair. şiirlerinin dilinde edgar allan poe şiirlerini hissedersiniz ki bence çok daha anlamlı sözleri olan şiirler yazmış, şairler ötesi şahsiyet.
zamanında bir şahsiyet şiirlerini kendi yazmışcasına ulu ortalıkta okurken cibran'la denk gelir .....
"akıllı insanlar tarafından söylenen sözleri ezberleyin,yaşayın.gündelik yaşamınızda uygulayın onları,fakat olur olmaz yerlerde ezbere okumayın yoksa sırtına kitap vurulmuş bir eşek'ten farkınız kalmaz."diyerekten ayar vermiş filozof....
nefes almak gibidir halil cibran. cok sıkıldığınız, hayattan bunaldığınız anlarda size, hissedip de ifade edemediklerinizi, bazen hiç göremediklerinizi, çoğu zaman yaşarken teğet geçtiklerinizi sunar. tekrar dikleşir, söyle bir kendinize gelir, güç bulursunuz onun satırlarıyla. hayatın içinde bir ermiş olmaya karar verirsiniz belki. "doğanın çocukları" olduğunuzu hatırlarsınız yeniden. filozof şair kişiliği ile ermişlerin kitabı gibidir çünkü yazdıkları. ama aynı zamanda batı'nın bireysel ve toplumsal sağduyusuna sahiptir.
ahir zaman peygamberleri gibidir cibran, geçmişten aldığı, geleneksel öğretileri, günümüz yaşayışı ile birleştirir, zamanlar üstü bir öğreti sunar. aynı zamanda iyi bir ressamdır kendisi. paris güzel sanatlar akademisi'nde 3 yıl okumuş heykeltraş auguste rodin'den ders almıştır. zaten yazımında yaptığı tasvirler de resim yapar gibidir bir bakıma.
ona göre insan; bütünüyle yüce bir varlıktır. duygu, düşünce ve edimleriyle herşeyin en iyisine layıktır. doğa ise nimetlerini eşit bir biçimde sunmaktadır insanlığa, dolayısı ile toplumda da aynı adalet olmalıdır. aforizmaları sanki, her yerde söylensin, okunsun, belleklere kazınsın diyedir. kadın-erkek ilişkilerinde her iki tarafa da üstünlük tanımaz.
"sevginin tutsağı olmayın, sevginizi kullanarak, birbirinizin üstünde baskı kurmayın. şunu aklınızdan çıkarmayın ki, sevginin tek hedefi vardır kendi kendine yetmek. sevgi ne kendinden birşeyler verir, ne de bütünlüğüne dışarıdan birşeyler katılmasına göz yumar."
şeklinde örnek verilebilecek, daha yüzlerce güzel sözü vardır.
dün,
hayat çemberinde düzensizce ürpererek
dalgalanan bir zerre olduğumu hayal ettim.
oysa bugün,
kesinlikle biliyorum ki
çember benim
ve hayat
bütünüyle düzenli zerreler halinde
benim içimde
hareket ediyor.
bu kıyılarda yürüyorum daima
kumla köpük arasında.
yok edecek ayak izlerimi med-cezir
uçuracak köpüğü rüzgar.
oysa var olacak deniz ve kıyı sonsuza kadar.
ermiş adlı kitabı başta, son haftalarda birdenbire tekrar acayip popüler olmuş lübnan doğumlu şair.
("the serenity prayer" isimli ünlü dua, özellikle türkçe web sitelerinde sıkça "halil cibran'ın sözü" olarak geçiyor. duanın türkçesi şöyledir: "tanrım, bize değiştirilemeyecek şeyleri kabul etmemiz için sabır, değiştirilebilecekleri değiştirebilmek için cesaret ve ikisini ayrıdedebilmek için bilgelik ver."
ingilizcesi de şöyle: "god, give us grace to accept with serenity the things that cannot be changed, courage to change the things that should be changed, and the wisdom to distinguish the one from the other."
fakat bu doğru değil, sözkonusu dua ünlü amerikalı teolog reinhold niebuhr tarafından 1934 yılında yazılmıştır.)
"en tepeye vardığında, bir bilgeden daha aşağıda olmadığını ve bir katilden de daha yukarıda bulunmadığını anlayacaksın" diyerek bize şirinler konusunda derin açılımlar kazandırmıştır.
onlar yaşamın kendine duyduğu özlemin oğulları ve kızlarıdır.
onlar seninle gelirler senden değil. ve seninle olsalar da sana ait değildirler.
onlara sevgini verebilirsin, ama düşüncelerini değil, çünkü onların kendi düşünceleri vardır.
bedenlerini konuk edebilirsin ama ruhlarını değil,çünkü ruhları, rüyalarında bile erişemeyeceğin, yarınların
evinde konuktur.
onlar gibi olmaya çalışabilirsin ama onları kendine benzetmeye çalışamazsın.
çünkü yaşam ne geriye ne de geçmişin karanlıklarına ilerler.sen çocuklarının yaşam okunu fırlattıkları yaysın.
yayı geren sonsuzluğa giden yolun işaretlerini görür,ve okların hızla uzaklara gitmesi için bütün haşmeti ile seni
gerer. bırak okçunun elindeki gerilmişliğin mutluluk getirsin;
çünkü o, uçan oku sevdiği kadar elinde kalan yayı da sever''
en bilinen kitapları;deli,ermiş,gezgin ve haberci'dir sanırım..başka eserleri de vardır elbet..fakat özellikle deli,mümkünse ingilizce olarak,okunması gerektiğine inandığım bir kitapçıktır..aklımdan çıkmayan iki yazı vardır bu kitapçıkta biri "dostum" bir diğeri "yedi benlik".ikisi de insanın içinde neler döndüğüne net birer bakıştır..bir tanesini de buraya eklemeden geçemeyeceğim maalesef..
"yedi benlik"
gecenin en sessiz saatinde yarı dalmışken yedi benliğim birlikte oturup fısıltıyla tartışmaya başladılar:
ilk benlik:bütün bu yıllar boyunca burada bu delinin içinde günlerle onun acısını yenileyip gecelerle kederini tekrar oluşturmak dışında hiçbir şey yapmadan oturdum;artık bu yükü daha fazla taşıyamayacağım ve baş kaldırıyorum..
ikinci benlik:sen benden daha şanslısın kardeşim;çünkü bana bu delinin neşeli benliği olmak düştü.onun kahkahalarıyla güler,mutlu saatlerinde şarkı söylerim ve üç kanatlı ayaklarla dans eder gibi onun parlak düşünceleriyle dans ederim.güçsüz varlığım karşısında baş kaldırabilmeyi isterdim..
üçüncü benlik:ya bana;vahşi tutkuların ve hayali arzuların alevleriyle yanan sevgiyle-kurtulan benliğe ne demeli?bu deliye baş kaldırması gereken sevgi hastası benim..
dördüncü benlik:hepinizin içinde en mutsuzu benim çünkü bana iğrenç bir kin ve yıkıcı bir nefret dışında hiçbir şey verilmedi.bu deliye hizmet etmeye baş kaldırması gereken benim,cehennemin karanlık mağarlarında doğmuş olup fırtınaya benzeyen benlik.
beşinci benlik:yo,o benim,düşünen benlik,tuhaf benlik,aç ve susuz benlik,bilinmeyen ve henüz yaratılmamış şeylerinden arasında dinlenmeksizin gezinen benlik;baş kaldırması gereken sizler değilsiniz,benim..
altıncı benlik:ve ben,çalışan benlik,zavallı işçi,sabırlı elleri ve arzulu gözleriyle görüntülerden günleri yaratan ve şekilsiz maddelere yeni ve ölümsüz şekiller veren ben.bu yorulmaz deliye baş kaldırması gerekn sadece benim..
yedinci benlik:hepiniz bu adama baş kaldırmaktan ne kadar uzaksınız;çünkü her birinizin işlerini yapması için önceden belirlenmiş bir yazgısı var.ah,oysa ben kendi yazgısı olan sizin gibi miyim?benim hiçbir şeyim yok,ben hiçbir şey yapmayan,siz hayatı tekrar şekillendirirken sessizlikte oturan,hiçbir zaman hiçbir yerde olmayan benliğim.baş kaldırması gereken siz misiniz,yoksa ben miyim,komşular?
yedinci benlik bunları söylediğinde diğer altısı ona acıyarak baktılar,artık başka hiçbir şey söylemediler;ve gece daha koyulaşırken birbiri ardından yeni ve mutlu bir boyun eğmeyle uykuya teslim oldular..
fakat yedinci benlik her şeyin ardındaki hiçliğe bakarak gözlemeyi sürdürdü..
“ve bir genç dedi: konuş bizlere dostluk’a dair.
ve o cevap verdi,diyerek
dostunuzun sizin cevap bulan ihtiyaçlarınızdır.
sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.
ve sofranız ve ocak başınızdır.
zira ona açlığınızla gelir ve onu huzur için ararsınız.
dostunuz dobra konuştuğunda aklınızdaki “ret”ten korkmazsınız, ne de “kabul”ü esirgersiniz.
ve o suskunlaşınca onun kalbine kulak vermeyi sona erdirmez kalbiniz,
zira kelimeler olmaksızın, dostlukta, bütün düşünceler, bütün arzular, bütün umutlar doğarlar ve paylaşırlar, dağdağasız bir bahtiyarlıkla.
dostunuzdan ayrılınca kederlenmezsiniz;
zira onda en çok sevdiğiniz şey onun yokluğunda daha berrak hale gelebilir,
dağın dağcıya, ovadan bakınca daha berrak görünmesi gibi.
ve dostlukta ruhun derinleşmesinden gayrı bir niyet bulunmasın.
zira kendi esrarını ifşasından başka hiçbir şey aramayan sevgi, sevgi değil; ileriye fırlatılan bir ağdır: ve yalnızca işe yaramaz olandır yakalanan.
ve bırakın en iyi yanınız dostunuzun olsun.
eğer o sizin medcezrinizin alçalmasını bilmek zorundaysa bırakın onun kabarmasını da bilsin.
zira zaman öldürmek için aramak zorunda olduğunuz dostunuz nedir ki?
onu her daim zamanı diriltmek için arayın.
zira ona düşen, ihtiyacınızı karşılamaktır, boşluğunuzu doldurmak değil.
ve bırakın dostluğun hoşluğunda kahkaha bulunsun ve hazların paylaşımı.
zira küçük şeylerin şebneminde bulur gönül kendi sabahını ve zindeleşir.”