siyah ve beyazın karışımı, aşırı uçlarda olmama, olamama hali. hayatı dibine kadar yaşayamayan, en tepeye çıkmaktan, çıksa bile oradan düşücek olmaktan çekinen korkak kişinin rengi. üstüne çarpı atılasıca, olmadığı farzedilesice ruh hali.*
ak ile karanın karışımı. şahsi kanaatimce, yaşam dediğimiz ve görmek istediğimizi gördüğümüz, nesnel bakamadığımız bütün bu büyük projeyi, herşeyi, parçası olmaktan kaçamadığımız tümü en güzel simgeleyen renktir.
kabullenmek zor da olsa bardağın yarısı boş yarısı doludur, ifadeyi bölüp parçalayarak kendimizi kandırmak gerçek olan griliği değiştirmez...
siyah ile beyazın karışımı, siyahın beyaza yanaşması, beyazın siyahlaşmaya başlaması... ya da her neyse.
yokluğun ve mutlak varlığın arasıdır, hayattır.
herşeyin az da olsa çok da olsa zıttını içinde barındırdığını hatırlatır.
iki yas renginin birleştiği, bu yüzden karamsarlıkla bağdaştırılan, belki de o iki yasın karşıdakini görüp kendini farklı değerlendirmesinin yolunu açtığı için sürekliliği ve devinimi, hayatın bir şekilde sürekli değişerek devam edişini simgeleyen renktir.
gri beyazı reddettiği ölçüde siyaha, siyahı reddettiği sürece beyaza, sonunda her iki yolla da durağanlığa, kararlı safhaya, sona, ölüme yaklaşır.
gri herkes için farklıdır. nerden bakıldığı, ne görüldüğü, ne görülmek istendiği ve bu görülenin nasıl tanımlandığı kişiye göre değişir. belki bu her ara renk için belli düzeyde geçerlidir ancak gri bu farkın en geniş yaşandığı renktir.
"hiçbir renk yok siyah ya da beyaz değil o yalnızca gri.pompeii'nin külleri gibi gri gecenin karanlığı değil ne de günün ışığı. gri ölü bir adamın yüzüdür gülümsemez gözyaşı dökmez cesareti yoktur korkusu yoktur yürekli değil atılgan değil demir değil altın değil yaralanmaz iyileşmez tanrı değil ya da şeytan gri olan yalnızca gridir."
deoignoto'nun gri isimli ilk kısa filminin kapanış jeneriğinde akan şiir.
en çok ankara'nın kirinden nefret ederim bilir misin?
gri bir gök kapaktır
kubbe kubbe
ankara'da..
kuğuluda gezinen kuğulara takmış vaziyetim
bir hayli karanlık bir gecenin esmer sosyetiğiyim..
ister misin şimdi gece kulübü sarhoşluğumla türkü söyleyeyim..
en çok grisine takılmışım bu şehrin
bütün renkleri kendine benzeten grisine
bulanık bir yalnızlık gibi kederliyim
grisinde kaldım yalnız şehrin
pusuna gizlendim
gerisinde kaldım istanbul'un...istanbul'a özlem giderdim
meclisin önünden her sabah geçerim
kederli ağaçları meclisin..
içindeki karmaşadan habersiz
bir sokak çocuğu önünde
mendili elinde...
grisinde kalmış ankara'nın...
...istanbul'un gerisinde.....
cinnahın arka taraflarında
gri kaldırım taşları gibi sıra sıra
fahişe bedenlerinin içindeki saf yürekleriyle orospular aranmakta..
seni hatırlatıyor bu karmaşıklıklar bana ara sıra..
en çok köpeklerini severim ankara'nın
hiç ısırmadı beni ulustan geçerken yalnızlıkları...
seni de severim yanlış anlama
ama bir it bile olamadın ya o ayrı..
geceydi hatırlarsan ay parlıyordu kocaman
22:00 sularıydı..
sonra beş kuruşsuz yoldaydım
iki saatlik gecemizin ardında..
sense içinde kayboldun karanlığın
kayan bir yıldız gibi, olmayan mehtapta...
ulustaki emperyal oteline kadar sarhoşum, yolumu tutturdum
grisindeydim gene ankara'nın...istanbulun gerisinde...
bir düşmüş ki uyandım...bir parkın bankında
yalınayak çocuk cıvıltısıyla
üstüme güneş damlıyordu sabah mahmurluğuyla
açık griydi ankara...çimenler yemyeşil...
sonra taşlık bir denizine daldım ki şehrin
kendimi insan görmüş tarzan zannettim...
bana prag'ın arka sokaklarını hatırlattı..
gözlerini gördüm dost'un önünde,
yüksele akan gözlerin,
ankara'dan ödünç alınmış mahmurluğuyla...
süzülüp geçti bana bakarken,
bense bir otuzbeşlik yalnızlığımla sızmıştım..
kalbinin arka koltuğuna..
uyandıramadı kimse beni
hala uyanamadım
orada öylece duruyor varlığım
bir başka yanım da ankara'nın grisinde..
istanbulun gerisinde kalmış bahtsızlığım
dilenci bir yakarış gibi fahişe bir sözcük dilenmekteyim,
gel beni kurtar bu grilikten her kimsen?
gel beni kurtar sadece...yüzünü hiç görmedim ben!