trt 2'de gecenin bir yarısı izleyip bitirdiğimde, o ne ya, nasıl yani deyip kalmama neden olmuş hoş film. sebebi ise -büyük ihtimal anlatamayacağım üzere- şöyledir: film ilk bakışta gayet bayık geçmektedir, doğru düzgün olay bile yoktur. bilmem kaçıncı yüzyılın kasabaları, soylu-zengin-köle ayrımları filan göze çarpıyor ilk başta, ama oturup bunlar üzerine de kasılmamış, he tamam deyip geçiliyor. filmdeki esas karakterler, karısıyla arası pek iyi olmayan ve son zamanlarda istediği güzellikte resimler yapamayan bir ressam ve bu ressamın evinde hizmetçi olan güzel, sessiz sakin bir kız.
*. bir tablo siparişi yetiştirmesi gereken ressamımız, hizmetçi kızın resmini yapmaya başlıyor herkeslerden gizli, giderek de kızın güzelliğine hayran oluyor. kızımız da bir yandan utanıyor, bir yandan ilgiden memnun, bir yandan da boyaymış, ışıkmış, gölgeymiş gibi konulara merak sarıyor. arada ressamın karısıyla, karısının hizmetçiyle olan ilişkileri vs derken ressam kızın kulağında ince küpelerle muhteşem bir tablosunu yapıyor ve film bitiyor.
film garip bir şekilde insanı kendine bağlıyor, şömine karşısında şarap yudumlamak gibi, öyle sakin, öyle sedasız, öyle bulutları pembeleştirici bir şekilde akıp gidiyor. bittiğindeyse dudağınızda hafif bir tebessüm...
ben sevdim, çok sevdim. hatta iki kere izledim. her yurdum insanına değil belki ama, sinemayı seven, farklı tarzlardan zevk alan kişilere kesinlikle öneriyorum.