hazır gezip görmüşken bir de bunları anlatarak para kazanalım amacıyla yazılır(ya da ben çok fesatım).. bu kadim ve de kutsal yazı türüne örnek vermek gerekirse;
gözünüze parmaklarını beğyle beğyle sokarcasına parıldayan güneşli bir akşam üstünde biniyoruz uçağa. aylık 15.239.094.494.444 ytl kazanmanın verdiği coşkuyla kaypakça gülümseyen hostesleri görünce bir an için neşemiz kaçmıyor değil, fakat yolculardan birisinin sorduğu, "pilot havadayken önünü nasıl görüyor?!" sorusuyla kızgınlığımız, yerini tatlı bir tebessüme bırakıyor.
"iki dilim ekmek dağıtıp, kollarına can yeleği taktın diye sana o kadar para veren şirkete yazıklar olsun!" diyen arif bey'i, bilmem kaçıncı kez duymamazlıktan geliyor hostes elif hanım. adını, yemek servisine başlamış hostesler koridordayken, tuvalete gideceğim ayağına arka kabine sızıp hosteslerin çantalarını karıştıran fikri beyden öğreniyoruz. tam o sırada koltuklarımızın yanına servis arabasıyla yanaşan elif hanım –ki ne de güzel bir gülüşü vardı şu saniyeye kadar- elden ele dolaşan kimliğini fark edip de, "whatta hell?!" bakışı atınca, arif bey hiç çekinmeden konuya giriyor, "bu kimliğin buraya nasıl geldiğini siz de bizim kadar merak ediyorsunuz değil mi?!" elif –ki artık ona hanım diyemeyecek kadar kendimizden birisiymiş gibi görüyorduk- uzanarak, kimliği yürütmeye çalışan fikri beyin elinden sertçe söküp alıyor.
geride ise elif'in o kaypak 'maaşiynan' aldığı pahalı 'yasemen?!' kokusu. yüzümüzde hıyar gibi bir gülümseyiş. hostes tuşuna basıyoruz. elif gelmiyor..
...
akşam saat 19.00 civarında ayak basıyoruz san antonyo sokaklarına. çevreye bakınalım derken 2 defa üst üste aynı mahallede kayboluyoruz. arif ve fikri bey'i bir telaştır basıyor, "şerefsizim kaybolduk!" diyor arif bey, fikri bey ise, "sonumuz, bakkala sigara almaya çıkıyorum deyip de asla dönmeyen o adamlar gibi olacak.." diyerek arif bey'i körüklerken, "yapmayın beyler! yakışmıyor ama.." diye lafa girsem de, "arif abi! hani sen burada doğmuştun nasıl kaybedersin lan bizi allahsız?!" diye üstüne üstüne yürüyorum. o sırada fikri bey'in kızışmakta olan kavgaya hiçbir müdehalede bulunmadığı, aksine hafif bir "bakalım kim kimi dövecek?!" merakıyla bizleri süzdüğü de gözümden kaçmıyor. "neyse lan git başımdan!" deyip, arif bey'in iki ara bir derede yüzüme indirdiği tokatı unutturmaya çalışıyorum.
fazla vakit kaybedemeyiz. karnımız aç. çin ve meksika lokantalarının arasından geçerken, "olum domuz etini de bi denemek lazım lan?!" diyor fikri bey arif bey'e. ikisini de yakasından tutup bir fransız lokantasına sokuyorum. fransa kültürünün o barok ortamı ile, alışık olduğumuz betovın'ı dinleyerek günün tatlı yorgunluğunu üstümüzden atarken le garson bitiveriyor yanımızda. arif bey yeniden konuşmaya atlıyor, "lö yemeğhh, dö colah" gibi cümleler kuruyor, garsonun sağ gözündeki seğirmeyi fark edince sözünü kesiyorum, çat pat bir ingilizceyle ecdadım üzerine yemin ederim ki hakkında en ufak bir fikrimin dahi bulunmadığı garip yemekleri kendimden çok emin bir ifadeyle sipariş ediyorum, garson her seferinde, "are you sure mösyö?! you're amazing!" gibi laflar ettikçe sipariş ettiğim yemeklerden daha gelmeden korkmaya başlıyorum. ne içeceğimizi soruyor garson, "1978, sönpanard of cource, beyaz please?!" diorum.. az sonra garson geri dönüyor, "mösyö, böyle bir şarap markası yok!" diyor ve az sonra elinde kırmızı kayra cumartesi ile geri dönüyor.
lan bu garson niye yarı türkçe konuşuyor?! gülümsüyoruz.
işte yeniden sokaklardayız sevgili okuyucularım.. fakat arif ve fikri beyden kaçabilmek hiç de kolay değil doğrusu.. ben nerden bilebilirdim ahtopot kolu ve köpek balığı kuyruğu çorbası gibi şeyler sipariş ettiğimi.. daha önce fransız lokantası mı gördüm hayatımda?!
parasız, yorgun ve tek başınayım.. gecenin karanlığına bırakıyorum kendimi.. bir iki defa evsizlerin yanına oturmayı denesem de, "what the fucking on here?!" sözleriyle her defasında reddediliyorum. köpeklerle kovalıyorlar beni. işte tam da böylesine yılgın bir haldeyken rastlıyorum ona.. hüseyin bey'e! san antonyo'da bulunan 8 türk dönercisinden birisi. gerçi hüseyin bey ve yakın çevresi kendisine 'hüso' dese de.. neyse hiç karıştırmayalım bu konuyu.. dönerciye can yeleği bulmuş gibi atıyorum kendimi.. "abi sen türk müsün?!" sorusuna karşılık yüzünü ekşitip, "ne münasebet lan hayvan" duruşu segilese de, bıyıklarından ve topuğuna bastığı ayakkabısından türk olduğunu anlıorum hemen..
içecek ve yiyecek birkaç şey getirtiorum, bu arada da öykümü anlatırken, "lan oğlum san antonyo'da sizin işiniz ne?!" diye soruyor sitemkarca.. "abi" diyorum, "abi bütün fikir arif dallamasının başının altından çıktı.." "şu sizin asker kaçağı kumarbaz arif’den mi?!" "abi öyle demesek.. neyse abi.. bu facabook’tan bir kıza aşık oluyor abi.. kız bunu san antonyo'ya davet ediyor.." "e peki siz ne halt yemeğe takıldınız peşine?!" "abi, biz 1 yıla yakındır işsiziz.. belki kaçak olarak nakliyat işlerinde felan çalışır, eve ekmek götürürüz dediydik.." diyorum.. burnumdan akan mukus canımı sıkıyor.
hüseyin bey yarın gel işe başla, "ayrıca günlük de yazma!" diye ekliyor.. "m.na kodumun özentisi.. gezici misin lan sen?!"
hepinizi özledim annecim babacım, görüşebilmek ümidiylen.
not:insan bi mektuplarımı cevaplar di mi?!
(bkz:
yazıda umut sarıkaya akımı)