belki ilginizi çeker
  1. · gereksiz bilgiler ansiklopedisi
  2. · boşuna kasma yapmak için
  3. · bunları bilmeseniz de olur
  4. · virginia beach
  5. · nutella
  6. · tacoma
  7. · jan vennegoor of hesselink
  8. · bubiblof com
  9. · senin elinde ne var
  10. · smiley
gündem
  1. · 100 opera
  2. · günün tek cümlelik özeti
  3. · author
  4. · darbeci baro taksim e hoş geldin
  5. · metrobüse para vermeyen tkp li öğrenciler
  6. · tahrik edici erkek kokuları
  7. · yatmadan önce dinlenen son şarkı
  8. · nehir erdoğan
  9. · 

gereksiz bilgiler  

 sayfa  / 2
  1. (bkz: gereksiz bilgiler ansiklopedisi)
    (ya moor, 05.07.2006 14:48)
  2. hiçbir boyuttaki kağıt yedi kereden fazla katlanamaz.
    (ruya, 05.07.2006 23:03)
  3. dünyada sağlıklı bir vücudu sahip hiç kimse dirseğini yalayamaz.
    (ruya, 05.07.2006 23:03)
  4. (bkz: metin uca)
    (ataraksia, 05.07.2006 23:17)
  5. bide şu varmış kedi mırıldamasıdiye tabir ettiğimiz kedileri bir motors anmamıza neden olan o ses yara yileşmesine ve kemik kırıklarına falan iyi geliyormuş. hatta televizyondandan şöylebir diyalog sonucunda öğrenilmiştir..
    -hey dostum bilmemkaç (rakamı hatırlayamıyorum) desibeldeki seslerin yara iyileşmesine ve kemik kırıklarına olumlu etkisi olduğunu biliyor muydun?
    -peki sen bu desibeldeki sesin kedilerin mırıldanmasından çıktığını biliyormuydun
    (karışmasınkimselerbana, 19.06.2007 00:15)
  6. lüzumsuz bilgiler ansiklopedisinin 1. cildinin ilk başlığı "vücudumuz"

    insan vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre vardır. her dakika bunlardan 300 milyonu ölür. eğer sürekli olarak yenilenmeselerdi, bütün hücreler 330 gün içinde ölecekti. su, vücudun %69'unu teşkil eder. normal bir insanda yaklaşık 47 litre su vardır. teneffüs, terleme ve boşaltım ile her gün 2.4 litre su kaybedilir. su, vücuttaki çoğu dokunun %20 ile %80'ini ,beyin dokusunun ise %85'ini oluşturur. eğer 73 kilogramlık bir insanın vücudundaki suyun tamamı çıkarılacak olsaydı, geriye sadece 29 kilogramlık bir vücut kalacaktı. su dışında vücutta birçok madde daha mevcuttur. mesela normal bir vücutta, küçük bir sundurmayı yıkayacak kadar sönmüş kireç, 7 büyük sabun kalıbı yapacak kadar yağ, orta boy bir kavanozu dolduracak kadar şeker, 6 tuzluğu dolduracak kadar tuz, 9 bin kurşun kalem yapacak kadar karbon(13kg), 2 bin 2 yüz tane kibrit yapacak kadar fosfor, 25 milimetrelik bir çivi yapacak kadar demir, bir kaşık sülfür ve 30 gram diğer metaller bulunur.
    (gurbish, 19.06.2007 00:21)
  7. gereksiz olduğu bilindiği halde herkesin aklında bolca yer tutan ve öğrenmek için çoğu zaman ayrı bir merak duyulan işe yaramaz detaylardır.

    -timsahların iki gözü arasındaki uzaklık, ayaklarını uzunluğu kadardır.
    (thor, 19.06.2007 00:35)
  8. dünyada sağlıklı bir vücudu sahip hiç kimse avucunu ısıramaz.
    (bkz: boşuna kasma yapmak için)
    (s a t o, 19.06.2007 00:46)
  9. insanlar gıdıklanınca neden gülüyor?

    bu tür gülmenün sinirsel-fizyolojik bir nedeni yok. bilimadamları bu tepkinin kültürel olduğu görüşündeler. çocuklara "gıdı gıdı" yapınca onların gülmelerinin beklenmesi de bu kültürel yaklaşımın bir yansıması... ancak, vücut dokunmaya karşı gerçekten bir tepki gösteriyor... sinir alıcıları beynin belli bir bölgesini dokunma halinde hemen uyarıyorlar.


    cerrahların önlüğü neden yeşil?

    cerrahların önlüğünün yeşil renkte olmasının nedeni, insan kanının kırmızı renkte olması... kırmızı, gözün oldukça güç algıladığı bir renk... gözün billur tabakası bu rengi saptamak için bir dizi manevra yapmak zorunda kalıyor. bu da rengin "retina" tabakasında bir süre oyalanması sonucunu doğuruyor. kuşkusuz gözün bu rahatsızlığı beyni de meşgul ediyor. oysa yeşil renkte böyle bir sorun yok... gözün retina tabakasında dolaysız olarak yansıdığı içim, ne gözü ne de beyniyoruyor. işte bu nedenle, bugün bir çok ülkede cerrahların yeşil önlük giymeleri kein bir kural...
    öte yandan aynı şekilde operasyon salonunda kullanılan ve hastayı örten örtülerin rengi de yeşil... bunun nedeni de cerrahi müdahale sırasında akan kanın retina tabakasında yaratacağı etkiyi en alt sınıra indirmek... çünkü, beyaz örtü kullanılsaydı, göz daha etkili bir renk olan kırmızı üzerinde yoğunlaşacak ve cerrahı rahatsız edecekti.

    rakı'ya su katıldığında neden beyazlaşıyor?

    anasonlu içkiler, alkolün içinde eriyen, ama suda erimeyen koku içeren maddelere sahipler... anasonlu içkilerden alkol oranı genel olarak yüzde 40 civarında olduğu için, bu miktar erimesini sağlıyor. bu nedenle , içki susuz halinde saydam bir görüntü veriyor. oysa anasonlu içkilere su katıldığı zaman alkol miktarı azaldığı için, suyun içinde eriyen koku verici maddeler ortaya çıkmaya başlıyor. üstelik bu maddeler ilave edilen suyun içinde erimiyorlar. böylece karışım süt gibi beyaz bir hal alıyor.

    mum, neden havadaki sigara dumanını alıyor?

    bütün mumlar, yanma sırasında eğer alevleri yeterince temiz ise sigaranın dumanını emerler. bunun nedeni, mumum ateşiyle yükselen hava kolonunun sigara dumanı içinde bulunan karbon maddesini kendisine çekmesi ve bu emilen karbon maddesnin alev ile temas ederek yanması... bugün bütük klasik mumların üretiminde parafin maddesi kullanılıyor. bu parafin maddesi ne kadar az miktarda yağ içerirse, ateşi de o kadar güçlü ve mükemmel oluyor. bunun sonucu havadaki sigara dumanını daha etkili bir biçimde emiyor...

    insanların tırnaklarının üzerinde neden beyaz lekeler oluşur?

    halk arasında bu olay, organizmanın vitamin eksikliğine bağlanır. oysa, tırnaklar üzerinde zaman zaman beyaz lekelerin oluşmasının kesinlikle patolojik bir rahatsızlıkla ilgisi yoktur... bu olayın nedeni, tırnağın altında küçük bir hava boşluğunun olmasıdır. bu hava boşluğu zaman içinde büyür ve yukarı doğru çıkar. daha sonra da kendiliğinden kaybolur. ancak, bu hava boşluğundan kaynaklanan beyaz lekeleri anımsatan mantar oluşumu tamamen farklı bir şeydir. "lökonik hastalığı" adı verilen bu durum, tipik bir deri mantarı rahatsızlığıdır ve genellikle tırnaklarında mantar olan kişilerle el sıkışılması yoluyla geçer. bu mantar hastalığı ağızdan alınan bazı ilaçlarla tedavi edilir.


    hayvanların kan grubu var mı?

    tüm hayvanların kan grubu bulunmaktadır. ancak yapısında "hemolenf" maddesi taşıyan böceklerde kan grubu yoktur. hayvanların kan gruplarını tespit etmek ilk olarak keçiler üzerinde denendi. hayvanlar arasında en çok kan grubu çeşitliliği olan hayvan ise domuz ki 15 farklı kan grubuna sahip. köpeklerde 5, kedilerde ise 3 farklı kan grubu bulunmakta.
    en zehirli hayvan hangisidir?
    avustralya'da yaşayan bir ahtopot türü , ufak boyuna karşın zehiri dünyanın en öldürücü zehiri olarak biliniyor. zehrin bir damlası bizim yaşamamamız için yeterli. ahtopot , başının alt kısmını avını sokmak için kullanıyor. ve tükürük bezlerinde salgıladığı zehir karışımını ısırdığı bölgeye yayılıyor. zehir solunum sistemini hedef alıyor , sinir hücrelerinin işlevlerini durduruyor, bölgeyi felç ediyor ve kurbanını böylece boğuyor. zehrin panzehiri ise henüz bulunamamış.

    denize yıldırım düştüğünde deniz canlıları ölür mü?

    su iyi bir iletkendir. ancak herhangi bir anda denize yıldırım düştüğünde, açığa çıkan elektirik enerjisi , denize küresel olarak homojen dağılmaktadır. çarpışmanın gerçekleştiği nokta çok hızlı bir şekilde ısınır ve buharlaşmaya başlar. bu noktalarda onlarca metrelik çarpışma dalgaların oluşur. bu dalgaların gücü, yüzülebilir mesafelerde dahi balıkların ve insanların ölümüne neden olur. etkisi, bir yüzeye düşen bombanınkiyle aynıdır.
    işitme engellilerin dili her ülkede aynı mı?
    evrensel bir dilleri olmayan işitme engelliler' in tabi olduğu dünya sağırlar fedarasyonu tarafından ortak bir dil geliştirildi. ancak her ülke kendi alfabetik yapı düzenine göre işaretleri geliştirmeyi uygun görmüş. örneğin fransızlar' ın işaret dili alfabedeki 26 harfe eşit olan 26 farklı işaretten oluşuyor.

    göz rengimiz hangi hallerde değişir?

    insan göz rengi anarenk olarak değişmemekte. ancak birtakım ton farklıkları oluyor. yaşlılık devresinde bu duruma sık rastlanmakta. bunun nedeni, gözün saydam tabakasının önündeki zarın yaşlılık nedeniyle daha incelmesi. tam tersi olarak bebeklerdeki durum ise iris tabakasının özellikle yeni doğanlarda pigmentasyon gelişmediği için göz rengi sabit değil. göz rengi ise 1 seneye kadar sabitleniyor.


    uçak nasıl havalanır?

    havalanmanın ardında "bernaulli ilkesi"(akışkanlar mekaniğinin temel ilkesi) yatmaktadır. bir akışkanın hızı artıkça sıvıdaki basınç azalır. uçak kanatlarının üst yüzeyleri dışbükey , alt yüzeyleri ise neredeyse düz olarak tasarlanmıştır. bu da kanadın üst kısmıdaki havanın alttakinden daha hızlı hareket etmesine yol açar. hava sıkıştırılamaz; kütle ve enerjinin korunumu ilkesi hava içinde geçerlidir. yani kanadın üst kısmından geçen havanın aynı süre içinde daha uzun bir yol katetmesi gerekir. bu durumda bernaulli ilkesi bize kanadın altındaki basıncın üstündekinden daha yüksek olacağını söyler; bu da uçağın havalanmasına olanak verir.
    uygulamada havanın kanatlara yapışmasının ve vizkoz (akmazlık sonucu ortaya çıkan) kuvvetinin de hesaba katılması gerekir. aeorodinamik havalanma kuramı bir bütün olarak oldukça karmaşıktır ; ancak kuram içinde kanat çevresindeki hava akışının dalgalı bir hareketle ilerlemesinin etkisi olduğu çok açıktır. dolaşım hızı kanadın üzerinde havanın akış hızına etki eklenirken , kanadın altında ters yönde bir etki yapar; bu da havalanmayı daha kolay hale getirir.

    hava akımının akışını açık havada koşarken veya rüzgara karşı dururken veya bu ikisinin bir bileşimi olarak rüzgarda koşarken rahatça hissedebilirsiniz. bu konu için de ilerleyen aylarda circumspice'ta ayrıntılı bir araştırma dosyamız yayınlanacaktır.

    hale nasıl oluşur?

    ay'ın çevresindeki hale ışığın kırılımı ve ayrılması sonucu ortaya çıkar. gökyüzünde beyaz renkli ince bulutlar vardır; bu bulutlar öyle incedir ki ay'ı onların ardından rahatça görebilirsiniz. bu ince bulutlar küçük altıgen buz kristallerinden oluşmaktadır. ay tarafından yansıtılan güneş ışınları ,bu kristallerin içinden geçerken (bir prizmada olduğu gibi) kırılırlar.
    kırılmaya eşlik eden ayrılma sonucunda renkler ortaya çıkar . hale pembemsi bir görüntüye sahiptir çünkü pembe renk tayfının ortasında yer alır. pembeyi rahatlıkla görürüz ancak onu çevreleyen mavi, gökyüzünün mavisi içinde kaynar. hale, buz kristallerinin halenin merkezi etrafında eşit olarak dağıldığını gösterir biçimde daireseldir.

    hamakta yatmak neden rahattır?

    düz bir tabureye oturduğunuzda ,ağırlığınız küçük bir alan üzerine baskı yapar. rahat sandalyelerin oturacak yerleri genellikle kavisli olur; bu durumda ağırlığınızı daha büyük bir alana yayma olanağına sahip olursunuz. başka bir şekilde söylersek, birim alana düşen basınç azalır. yumuşak bir yatağa uzandığımızda , girintili çıkıntılı bir biçimi olan vücudumuzun her tarafı daha düzgün bri şekilde dağılmış olur ve basınç her yerde dağıtılmış olur ve basınç her yerde azalır. bir hamakta veya yumuşak bir yatakta rahat etmemizin nedeni işte budur.

    yapraklar neden sonbaharda renk değiştirir?

    yazın ağaçlara baktığımızda tek bir renk görürsünüz , o da yeşildir. yeşilin farklı tonlarına rastlamak mümkündür tabii ama sonuçta hepsi de aynı fırçayla boyanmış gibidir. yapraklarda klorofilden başka, ksantofil( sarı renk verir), antosiyanin (parlak kırmızı rengi verir), karoten (portakala rengini verir) gibi bazı pigmetlerden de çok az miktarda bulunur. ancak klorofilin baskın oluşu nedeniyle renkler kendi renklerini göstermezler ve yapraklar çoğu zaman yeşil görünürler.
    soğuk günlerin başlaması ve kısalan günlerde güneş ışığının zayıflamasıyla birlikte birçok ağaç
    " üretim birimlerini" kapatır. yapraklardaki besin ,dallara ve gövdeye doğru geri çekilir. klorofil parçalanmaya başlar ve o yok olurken diğer pigmentler kendilerini gösterme fırsatı bulur ve yapraklar kırmızı ve sarı renklere bürünürler. son olarak da kurumuş yapraklar düşer ve ağacın dibindeki toprağa besin sağlanmış olur. sonbaharda başlayan süreç de böylece sona erer.

    tabii ki hep yeşil kalanlar da vardır; bu ağaçlar canlı ve yeşil görünmeye devam ederler. bunlar yıl boyunca yaz veya kış olsun yapraklarını hiç dökmezler. bu durum ya güneş ışığının yıl boyunca hemen hemen aynı kaldığı bölgelerde görülür ya da bu ağaçların yapraklarının biçiimi diğer ağaçlardan yapraklarının biçimi diğer ağaçlardan farklıdır. bu ikinci gruba çam ağaçlarını örnek gösterebiliriz.


    kuşlar neden v şeklinde uçar?

    kuşlar gelişigüzel bir şekilde değil, sürü halinde uçar. uçarken de hepsi belirli bir sıraya girer ve havada bir "v" şekli oluşturur. bu v şekli, karşılaştıkları hava direncini azaltır. bir kuş kanatlarını arkasında kalan hava yukarı doğru yükselir. onu izleyen kuşun bu hava yükselişlerinden yararlanması mümkündür. ancak aynı zamanda birbirlerinin yoluna çıkmamaları için de öndeki kuşun kanatlarının birinin ucu hizasında uçması gerekir. bu bakımdan göçmen kuşlar içinben avantajlı uçuş biçimi v şeklinde olandır. böylece harcadıkları enerji miktarını en aza indirirlerç bu da yaşamlarını sürdürmek için çok uzun mesafeler katetmek zorunda olan göçmen kuşlar için oldukça yararlıdır.
    bu uçuş düzeni o kadar etkilidir ki, kuşlar bu sayede yaklaşık % 23'lük bir enerji tasarrufu sağlar. bu şekilde, yere indiklerinde fazladan 6-7 gram daha yağları kalmış olur. bu artan yağ ise gereksiz değildir; rüzgarların ters yönden esmesi durumunda kullanılacak yedek yakıttır


    böcekler suyun üzerinde nasıl yürür?

    su yüzeyi çok ağır olmayan nesneleri taşıyabilen ve üstelik bu nesneleri yüzeyi delmedikleri sürece ıslatmayan gergin ve ince bir zar, "bir kabuk" gibidir. böceklerin bacakları aralarına hava sıkışmış tüylerle kaplıdır, su yüzeyine basarlarken yastık işlevi bu tüyleri ıslatmazlar. böceklerin ayakları yüzey gerilimi tarafından yaratılan "kabuk" üzerine baskı yapmaktadır. deri ise gergin durarak böceklerin batmasını engeller.
    su kuşlarının söz gelimi ördeklerin tüylerinin üzeri salgıladıkları yağlı bir maddeyle kaplıdır. suyun onların tüylerini ıslatmaması da bu yüzdendir.

    buzulun en dipte kalan kısımları erirken geri kalanı niye erimez?

    normal hava koşulları altında buz 0°c'ta erir. ancak buzun üzerindeki basınç artarsa daha düşük sıcaklıklarda da eriyebilir. bir buzulun alt kısmında üstteki buzun ağırlığının yarattığı kayda değer bir basınç vardır. sonuç olarak alt taraftaki buz kolayca erir. böyle olmasaydı, buz miktarının sürekli artışı buzullarının kendi ağırlıkları altında göçmelerine neden olurdu.


    yağmur bir anda boşalmak yerine niye damla damla yağar?

    bunun nedeni su damlacıklarının bulutlarda oluşmasıdır. bir bulut ,buharın toz zerrecikleri ve elektirik yüklü parçacıklar üzerinde yoğunlaşmasıyla oluşur. bu damlacıkların çapları genellikle 1 ile 10 mikron arasındadır. (1 mikron = 0,0004 cm) bulutlar yukarı doğru belirli bir hızla (genellikle 1 ile 10 m/s) hareket ederlerken su damlacıklarını da doğal olarak beraberlerinde götürürler. damlacıklar yükseldikçe yoğunluklarının artması sonucunda büyürler.

    iki veya daha çok damlacığın çarpışarak birleşmesiyle damlalar oluşur. damlalar havanın artık onları yukarı doğru taşıyamayacağı kadar büyüdükleri zaman( yani damlaların ağırlıkları, yükselen hava tarafından uygulanan itme kuvvetini aştığında ), yağmur olarak aşağı düşmeye başlarlar. bu kesiksiz bir süreç olduğundan bir bulutun yağmur olup tamamen aşağı indiğini çok nadir olarak yaşanan " sağanaklar" dışında pek göremeyiz.


    deniz kıyısından yürürken ıslak kuma bastığımız yerler neden kuru gözükür?

    bir kumsalda kumların üst kısımları çok ıslak olmadığında, kum tanecikleri mümkün olduğu kadar birbirlerine yakın durumdadırlar. biri üzerlerine basacak olursa, tanecikler sıkışır ve kendilerini yeni duruma göre ayarlarlar. bu yeni düzenlemede, hacim ve dolasıyla kum tanecikleri arasındaki gözenekler artmıştır. sonuç olarak su bu yeni ortaya çıkan boşlukları doldurmak için aşağı doğru akar ve ayakizinin kumun geri kalan kısımlarıyla kıyaslandığında daha kuru gibi görünmesine yol açar.

    tekerlekler hızlandığında neden geriye doğru gidiyormuş gibi gözükür?

    bir teker hız kazanırken, tekerin sanki hareket etmiyormuş gibi bir an yaşanır. bu görüntü "stroskobik durum" olarak adlandırılır. bu durm teker belirli bir hıza eriştiğinde çubuklarının hep aynı yerlerde göründüğü kareler boyunca izlenebilir. ancak bu durum yaşanmadan az önce tekerin hızı öyle bir seviyededir ki çubuklar bir tam tur yapmadan bir kareden diğerine geçilir. bu da tekerin hızı arttığı halde geriye doğru dönüyormuş gibi görünür; daha sonra ise hız arttıkça ileri doğru hareket etmeye başlar.

    soğan neden gözümüzü yaşartır?

    soğanın içinde bir ,ya da birkaç kükürt atomu içeren moleküller vardır.soğanı kestiğiniz zaman bu kükürt atomları bir takım dış elementlerle temasa geçerler ve bir enzim oluştururlar. bunun sonunda ortaya uçucu bir yağ çıkar ve bu yağ gözleri tahriş ederek gözyaşlarının akmasına neden olur.

    bulutların biçimi neden farklıdır?

    hava neme doyduğu zaman, yoğunlaşmayla küçük damlacıkları veya buz parçacıkları oluşur. sonra bunlar bulutlara dönüşmek üzere buharlaşırlar. buharlaşma ,geliştiği atmosfer katmanının yüksekliğinden ve yapısından (basınç ,sıcaklık) kaynaklanan farklı görünümler sunar. meteroloji uzmanları ,bulutları yüksekliklerine göre üç grupta sınıflandırırlar . ilk grup yer yüzeyinden yaklaşık 2000 m yüksekliğe kadar uzanan düzeyde bulunur. "stratus denilen bu durumda bulutlar ,kesintisiz katmanlar oluştuturlar. strato-kümülüs" ,ince ve eşit kalınlıkta birbirini izleyen katmanlar görünümünde olurlar.
    "nimbo-stratus" ise ,kenarlı tırtıklı ,çoğunlukla yağmur habercisi kara bulutlardır.orta düzeyde yer alan bulutlar ,topraktan 2-7 km, yükseklikte bulunurlar. bunlardan "alto-kümülüs" ,gevşek yığınlar , yada oldukça dağınık yumaklar halindedir. "alto stratus" ise kalın ve kara katmanlar şeklindedir.yeryüzü'nden 5-13 km ,yükseklikte yuvalanan en üst düzeydeki bulutlar ,ender olarak yağmur taşırlar.

    balıklar susar mı?

    okyanuslarda yaşayan balıkların susuzluktan kuruyup büzüşmemeleri için bir hayli su içmeleri gerekiyor. "ozmozis" denilen bir memtot ile su ,balıkların gövdelerine durmaksızın girip çıkıyor. su ,balığın vücudunda erimiş tuzun az olduğu bölgelerden çok olduğu bölgelere doğru hareket ediyor. deniz suyu, bir balığın vücudundaki sıvıdan daha tuzlu olduğundan ,balığın vücudundaki su sürekli olarak dışarı akıyor. bu şekilde ,vücutlarında su kaybı meydana gelen balıklar bu eksikliği gidermek için sürekli olarak suç içmek zorundadurlar.

    platin neden değerli?

    bir maddenin değerini ,onun kimyasal-fiziksel özellikleri ,çıkartılmasının kolay olup olmadığı belirler. ,platin ,gümüş renginden oldukça ender bulunan bir metaldir. yeryüzünde her bir ton toprakta yaklaşık 10 miligram platin olduğu tahmin edilmektedir.aslında altına oranla iki misli daha bol bir metaldir.ancak, çıkartılması çok karmaşık bir işlem gerektirir. platin asla saf halde bulunmaz .iridyum ,rutenyum ,paladyum ,rodyum ,nikel ,bakır , ve demir gibi elemanlarla karışmış durumdadır. altın gibi parçalanmayan bir metaldir ve sadece nitrik asit ve klorhidrik asir karıştırılmış suda erir. bugün özellikle dişçilikte kullanılan platin ,800'lü yıllarda ,rusya'da paranın temel hammaddesi olduğu için çok değer kazanmıştı.

    hıçkırık nasıl oluşur?

    diyaframdaki spazmların doğal bir sonucudur.diyafram ,aslında nefes alıp vermede rol oynayan ince bir kas tabakasıdır. bu tabaka dinlenme anında geriye doğru kabarır ,kasılma anında ise düzleşir ve şaağıya doğru iner. bu göğüsün hacmini artırır ve ciğerlere hava gitmesine neden olur. spazma giren diyafram aniden ve büyük bir kuvvetle kasıllır ve sesli olarak havanın dışarı atılmasına neden olur, böylece de hıçkırık oluşur. hıçkırığın en yaygın nedenlerinden biri, midede gaz olmasıdır. bu gaz ,hızlı yemekten ,ya da yemekle birlikte hava yutmaktan oluşur. halk arasında hıçkırığı engellemek için kullanılan basit yöntemler korkutmak ,nefesi tutmak ,ya da bir bardak sı içmektit. oldukça basit ,ama spazmı önleme de etkili bir yöntemdir.tarihte bilinen en uzun hıçkırık süresi ,1922'den 1990' kadar devamlı hıçkıran charles osborne'dur. osborne normal bir yaşam sürmeyi başarmıştı.

    nişan alırken neden tek gözümüzü kapatırız?

    iki gözümüzü kullanmak bize derinliği ve uzaklığı kestirme olanağı verir, tek gözle baktığımızda ise iki noktayı aynı hizaya daha kolay getiririz. ilerideki hedefe ok atmaya hazırlanan bir kişi iki gözü açık olduğunda okun ucunu hedefe nişanlayamaz çünkü iki gözümüzden birer doğru çıktığını varsayarsak, bu doğrular arasında küçük bir açı vardır ve okun ucunda kesişmezler. yani iki gözümüzü aynı anda kullanırsak az da olsa farklı noktalara nişan alırız. bu durum bir gözün kapatılmasıyla engellenebilir. ancak bunun bedeli de uzaklık ve derinlik hissini kaybetmektir.

    sis lambaları neden sarıdır?

    bir sis lambası hem sisi delip geçebilmeli hem de kullanıcının önünü aydınlatabilmelidir. kırmızı ışık sisi en rahat geçen ışıktır; çünkü(beyaz ışığı oluşturan renkler arasında) sis parçacıkları tarafından en az saçılıma uğratılan renkteki ışık odur. uzak uyarı işaretlerinin kırmızı olmasının nedeni de budur. ancak kırmızı ışık aydınlatma bakımından zayıftır. bir sürücü hem uyarı ışıklarını hem de ilerlediği yolu görebilmelidir. evrim süreci içinde oluşmuş olsa gerek ki, insan gözünün en duyarlı olduğu ışık güeş ışığı içerisinde en bol miktarda bulunan sarı ışıktır. sarı ışık sisi delme konusunda kırmızı ışıktan pek de aşağı değildir; üstelik bize gereken uzaklığa gidebilme ve aydınlatma özelliklerinin optimum bileşimine sahiptirler.

    ıslak kağıdı yırtmak neden kuru bir kağıttan daha kolaydır?

    kağıdı yırtarken kağıdı oluşturan selüloz liflerinin arasındaki kohezyon kuvvetini yenmemiz gerekmektedir. işe su karıştığında, elektrostatik kaynaklı olan bu kohezyon kuvveti zayıflar. bu durum, tuz benzeri çözürlerin (söz gelimi sodyum kloris), artı ve eksi yüklü iyonlar arasındaki elektrostatik çekimin zayıflaması nedeniyle suda erimelerine benzer. kağıt söz konusu olduğunda bu etki kolayca saptanabilir; çünkü su kağıdı ıslatır ve lifler arasındaki boşluklara girerek aralarındaki kohezyon kuvvetini zayıflatır.


    musluktaki su neden aşağıya doğru indikçe incelir?

    aşağı indikçe suyu sıkıştıran ve daraltan bir kuvvet yoktur. bunun nedeni iş sırasında kütlenin korunumudur. su sıkıştırılamaz olduğundan , bir saniye içinde akışın her bir kesitinden geçen suyun kütlesi veya diğer bir deyişle hacmi eşittir. su aşağıya doğru aktıkça hızlandığından, bir saniyede her bir kesitten geçen su miktarı artar; bu da kesit alanın küçülmesi anlamına gelir. suyun akışının daralmasının nedeni su üzerine etkili olan yerçekimi kuvvetidir.


    arılar nasıl vızıldarlar?

    vızıltı sesi bu böceklerin kanatlarını çırpmaları sonucunda oluşur. herhangi birşey saniyede 16 kereden daha fazla titreştiğinde belirli bir perdeden bir ses çıkarır. bilim adamları bu sesi bir müzik notasıyla eşleştirerek, o böceğin saniyede kaç kere kanat çırptığını söyleyebilirler. normal bir karasineğin vızıltısının fa notasına denk düştüğünü biliyor muydunuz? kara sinek kanatlarını saniyede 352 kere çırpar. bu sayı balarıları için (eğer bal ile yüklü değillerse) 440'tır. bu sırada çıkardıkları nota la'dır. bal taşırlarken ise nota si'ye düşer,; yani saniyede 330 kere kanat çırparlar. görüldüğü üzere masum vızıltılar bile bize önemli bilgiler veriyor.

    geceleri kediler neden bizden daha iyi görür?

    kedilerin gözlerinde ,insan gözlerinden farklı olarak ışığı yansıtan tapetum lucidum kristalleri bulunur. kedilerin gözlerinin retinasının arkasında bu madden oluşan bir katman vardır. bu katman, üzerine düşen ışığı yansıttığından ışık retinadan iki kere geçmiş olur; böylece kediler bizim için çok kötü sayılabilecek aydınlanma koşullarında bizden daha iyi görebilirler. üstelik kedilerin retinalarında çubuk hücreler, koni hücrelerden çok daha fazladır çubuk hücreler parlaklığa tepki gösterirken, koni hücreler renkleri seçme konusunda duyarlıdırlar. kedilerin kısmen renk körü olmalarının nedeni de işte budur. ancak bu sayede karanlıkta bizden çok daha iyi görebilmektedirler.

    geceleyin neden bu kadar kaliteli fotoğraflar çekiliyor?

    gece hiçbir zaman tam olarak karanlık olmaz;dolasıyla gece "görme" yollarından biri az miktarda da olsa mevcut olan ışığı yükselten bir alet kullanmaktadır. bu tür aletlere görüntü güçlendirici adı verilir. görüntü güçlendirici monte edilmiş bir kamerayla gece karanlığında çok kaliteli görüntüler elde etmek mümkündür.

    görüntü güçlendiricilerde ,üzerine düşen ışığın yoğunluğuna göre elektron salan yani "fotoemisyon" yapabilen bir maddeden yararlanılır. bu elektronlar fosfor ekranının üzerinde düşürüldüğünde, fotoemisyon yapabilen katmanın üzerine düşmüş olanlardan çok daha fazla elektron üretilmiş olur. bu yolla genellikle askeri amaçlar için kullanılan küçük bir gece dürbününde bile milyonlarca kat güçlendirme sağlanabilir.

    ağaçlar topraktan aldıkları suyu en yukarıdaki yapraklarına nasıl ulaştırıyorlar?

    özsuyu yapraklara kadar çıkar ve daha sonra fotosentez ürünleri ile birlikte aşağı iner. sı köklerden yukarı odunsu çıkar. fotosentez ürünleri ise yapraklardan aşağıya diriodunun canlı hücrelerini kullanarak inerler. yapılan deneylerde özsuyu yükselişini sağlayan "motor" un , ağacın canlı dalları ve yapraklarında olduğu ve enerjisini güneş ışığından aldığı ortaya çıkarıldı. yapraklar fotosentez yaparlarken, havaya bol m iktarda su buharları bırakırlar; bu sürece "terleme" adı verilir. su molekülleri yapraklarının alt yüzeylerinde bulunan gözeneklerden buharlaştıkça, yüzey gerilimi kuvvetleri tarafından aşağıdan çekilen yeni moleküller onların yerlerini doldurur. su kolonu kökçüklerden yapraklardaki kılcal damarlara kadar sürekli bir biçimde çıkmaktadır. yani bu işi başaran hava basıncı değil suyun içindeki kohezyon kuvvetleri ve su ile hücre duvarları arasındaki adhezyon kuvvetleridir. bu kohezyon ve adhezyon kuvvetleridir. bu kohezyon ve adhezyon kuvvetleri, su kolonuna 300 atmosfer basıncı kadar yüksek bir gerilme dayanıklılığı sağlar. ancak sistem içinde oluşacak tek bir hava kabarcığı bile bu mekanizmayı bozar ve özsuyunun on metre civarında bir yere kadar düşmesine neden olur. bu kadar hassas bir mekanizmanın bir ağacın rüzgarda sallanan uzun dalları için bile güvenilir bir biçimde çalışması, odunun katmanlı yapısının çok ince bölümlere ayrılıyor olmasından kaynaklanmaktadır. böylece kolonlardan birinin içinde bir gaz kabarcığı oluştuğunda sadece o kolonda sorun çıkar.
    diriodun bölümünde gerçekleşen ve esas olarak aşağı doğru olan taşınım ise hala tam olarak anlaşılabilmiş değildir. bu durmdan ozmotik basınç(bir çözeltinin içindek erir maddelerin çözeltinin her yerinde eşit derişikliğe gelmelerinin önlenmesi için çözeltiye uygulanması gereken basınç) sorumlu olabilir.

    niye yıldızlar parıldarlar da gezegenler parıldamaz?

    gezegenlerin parıldamasına dünya'nın atmosferi yol açar. söz gelimi atmosferi olmayan ay'da olsaydınız, yıldızlara baktığınızda parıldamayacaklardı.
    yıldızlar o kadar uzaktırlar ki birer nokta kaynak olarak görünürler. atmosferde yaşanan hava akımları atmosferin yoğunluğunun düzensiz bir biçimde değişmesine neden olur. sonuç olarak da bir yıldızdan gelen ışık ışınları atmosferden geçerken rasgele sapmalara(kırılmalara) uğrarlar. yoğunlukta görülen bu züdensiz değişimler zaman içinde , bir yıldızın görünen konumunda hızlı değişikliklere yol açacak kadar çok yaşanır. ancak yıldızın konumunda hissedilir hızlı oynamalara yani parıldama etkisi olarak adlandırılan duruma neyin yol açtığı tam olarak anlaşılabilmiş değildir. burada işin içine bizim anlaşılması güç görsel algı mekanizmamızın ince ayrıntıları giriyor olabilir.
    dünya'ya görece daha yakın olan gezegenler ise birer nokta kaynak gibi değil de küçük, yuvarlak ışık kaynakları olarak görünürler. dünya'nın atmosferindeki dalgalanma bu yuvarlak üzerindeki bütün noktaların oynamasına yol açsa da bu oynamalar yuvarlağın içinde birbirlerinin etkisini az çok götürürler ve sonuçta ortaya sabirt bir ışık etkisi çıkar.
    yüzeyindeki farklı noktalardan gelen ışık ışınları, görüntülerini gezegenin "görünür" çapının dışına kadar kaydıracak derecede büyük sapmalara uğradıklarında gezegenin parıldaması farkedilebilir bir hal alır. bu durum havadaki karışıklık aşırı derecede olduğunda ve gezegenler (zaman zaman venüs ve merkür için geçerli olduğu gibi) ufka yakın konumdayken yaşanabilir.

    parfüm kokusunu neden oda içinde hemen algılarız?

    koku, uçucu bir maddenin burundaki sinirlere ulaşması sonucunda oluşan bir duyudur. bu uçucu madde katı veya sıvı halde olabilir. söz gelimi parfümler genllikle uçucu yağlar veya alkolde eritilmiş hoş kokulu maddelerdir. bu maddelerin molekülleri hava içinde kolayca hareket edebilir.
    odadaki hava hareket etmiyor gibi görünse de aslında havanın içindeki moleküller sürekli olarak oradan oraya dolaşmaktadır; bu sırada önlerine çıkan parfüm moleküllerini de sürüklerler. parfümm molekülleri karmaşık bir yayılma süreci sonunda oda içerisinde dolanırlar. oda boyunca hızla yol alan birkaç molekül bile bizim koku duyumuzu harekete geçirmeye yeter. burnun içinde koku hücreleri olarak bilinen özel hücreler bulunur. parfüm molekülleri bu hücrelere ulaştıklarında, beynin koku almadan sorumlu bölümüne elektiriksel bir sinyal gönderilir. kokunun yapısı, parfüm molekülünün koku hücresine bağlanış biçimidir.

    tebeşiri tahtaya sürttüğümüzde neden sinir bozucu ses çıkar?

    tahtaya tebeşirle yazı yazarken tebeşiri tahtaya doğru bastırır ve hareket ettiririz. tebeşir ile tahta arasındaki sürtünme, tebeşirden parçacıklar kopmasına neden olur. kopan bu parçacıklar tahtaya yapışırlar. sürtünme gerekli olandan az ise tebeşir kayar ve tahtaya art arda birçok kez değer. o gıcırtı sesisnin ortaya çıkmasının nedeni de budur. tebeşir ile tahta arasındaki sürtünme kuvveti, tahtayla tebeşir arasındaki açıyla ve iki nesnenin değme alanlarının büyüklüğüyl bağlantılıdır. sinir bozucu ses ile sürtünme az olduğunda karşılaşırız.

    ağrımızı dindirmek için derimize neden şişe bastırırız?

    sıcak su dolu şişenin ısının derideki bazı lifleri(ağrı sinirlerini ) uyarır. bu uyarım omurilik boyunca geçerek ağrıyan kasa ve çevresindeki damarlara ulaşır. damarlar genişler ve bu da kas dokusundaki " ağrı faktörü" nün azalmasına yardımcı olur. ağrı faktörü zehirli asitler üreterek ve kasların kasılmasına ve kramplara yol açarak ağrı yaratır. ağrı faktörü'nün şiddetinin azaltılması ağrıyı hafifletir. bu tür bir hafifleme yumuşak bir masaj ile de sağlanabilir.

    neden horlarız?

    ağzımızın arka kısmında sarkık duran yumuşak bir et parçası vardır. kişi sırtüstü ve azğı açık biçimde uyuyorsa, derin nefes aldığında bu et parçası öne arkaya doğru hareket eder. horultunun nedeni budur. horlama genellikle horlayan kişinin ağzının kapatılmasıyla ve yan dönmesinin sağlanmasıyla engellenebilir.


    bozuk parayı elimizle ittirerek neden bir süre devrilmeden gider?

    bir bozuk parayı masanın üstünde ince kenarı üzerinde durdurmaya çalıştığımızda ,paranın dengesiz olduğunu görürüz. bunun nedeni paranın yere değen kısmının yani tabakanın çok küçük oluşu ve en ufak bir eğikliğin ağırlık merkezinden geçtiği varsayılan düşey doğrunun taban alanı dışına çıkmasını sağlamasıdır. bu durum ip üstünde yürümeye benzer diyebilirz. parayı ittirdiğimizde ise , yuvarlanmasına ve merkezinden geçen, düzelemine dik olan bir eksen üzerinde açısal bir hareket edinmesine yol açmış oluruz. tıpkı doğrusal hareket gibi açısal hareketin de eylemsizliği vardır. üzerinde onun dönme durumunu değiştirecek herhangi bir dıl kuvvet etkisi yoksa para sonsuza kadar açısal momentumunu koruyarak yuvarlanmaya devam edecektir. ancak uygulamada para ile masa arasına her zaman için paranın yavaşlamasına ve sonunda devrilmesine neden olan sürtünme kuvveti vardır. para devrilmeden önce sağa yada sola doğru bir eğri çizer. buradan bir ders çıkarılabilir; öyle ki paranın sağa mı yoksa sola mı doğru döneceği pratikte tahmin edilemez. oysa aslında teoride paranın davranışı kesin bir biçimde belirlenebilir, çünkü para hareket yasalarına uygun davranmaktadır ve bu yasalar sayesinde ne yapacağı saptanabilir. ancak hareketini etkileyen bilinmeyen ve kontrol edilemeyen o kadar çok etken vardır ki masanın sallanması buna bir örnek sayılabilir, bunların hepsini öngörmek ve göz önüne almak olanaksızdır. buradan çıkarabileceğimiz sonuç ise belirlenebilirliğin uygulamada kesinliği garanti olamayacağıdır. buda kaos hallerinden biridir...

    saatin akrep ve yelkovanı niçin sağa dönüyor?

    ilk olarak eski mısırlılar, güneşin her gün düzenli bir hareketle doğup, belirli zamanlarda gökyüzünün aynı noktalarında bulunup, battığını gözlemlediler ve bunun bir günü zaman parçalarına ayırmada kullanılabileceğini keşfettiler. böylece güneşin bu hareketinden yararlanarak ilk güneş saatini yaptılar. bu saat, meydanlık bir yere yüksek bir taş koymak ve güneşin hareketi sırasında, bu taşın gölgesini takip etmekten ibaretti. mısır, konumu itibari ile kuzey yarım kürede fakat ekvatora da yakın bir ülke olduğundan, güneş doğduğunda, gölge hemen tam batıda oluşuyor, güneş yükseldikçe gölge kuzeye, yani sağa doğru hareket ederek, güneş batışında doğu yönüne ulaşıyordu. yani gölge bugünkü tüm saatlerin akrep ve yelkovanında olduğu gibi soldan sağa doğru dönüyordu.
    daha sonraları, pendulumlu, pilli saatlerde de yön değişmedi, hatta sağa doğru dönüşler 'saat yönüne dönüş' diye adlandırılır oldu. avustralya gibi ekvatorun güneyindeki ülkelerde, güneş doğarken taşın gölgesi güneye düşer ve güneş yükseldikçe sola doğru dönüş yapar. ilk saat orada keşfedilseydi, bugün akrep ve yelkovan ters yönde dönüyor olabilirdi.

    sabun kiri nasıl gideriyor?

    aslında sabun bir antiseptik, yani mikrop öldürücü değildir. normal bir deri üzerinde, ölü deri hücreleri, kurumuş ter, çeşitli bakteriler, yağlı ifrazatlar ve toz vardır. sabunun özelliği, mekanik olarak derimizin üzerinden bunların alınmasını sağlamasıdır. suyu ve yağı (ne yağı olursa olsun) aynı kaba koyarsanız birbirlerine hiç karışmazlar aksine su ve yağ molekülleri arasında birbirlerini iten bir güç vardır. elimizi sadece su ile yıkadığımızda, derimizin üzerindeki yağ tabakası, suyun derimize temasına mani olur, onu dağıtır ve tam anlamı ile temizlik sağlanamaz. işte burada sabun devreye girer ve aracılık rolünü üstlenir. sabunun bilinen tarihi 2000 yıldan da öncesine uzanır. hatta anadolu'da 4000 yıl evvel hititlerin yaktıkları bitkilerin külleri ile ellerini temizledikleri bilinmektedir. sabun, tarihinin her döneminde ucuz ve kolay bulunabilen malzemelerden yapılmıştır. romalılar sabun yapabilmek için, kireç taşını ısıtarak kireç elde etmiş, bu ıslak kireci sıcak ağaç külleri üzerine püskürtüp sonra da karıştırmışlardır. oluşan gri çamuru sıcak su dolu bir kazana dökerek keçi yağı ile saatlerce karıştırarak kaynatmışlar-dır. kirli kahverengi kalın bir tabaka oluşunca, soğumaya bırakmışlardır. soğuma sonucu sertleşen tabakayı parçalara bölerek sabun olarak kullanmışlardır.
    işte sabun budur. her sabun kireç gibi bir alkali madde ile bir çeşit yağın karışımıdır. günümüzde alkali olarak kireç yerine genellikle kostik soda kullanılıyor. keçi yağı yerine de, sığır ve koyun yağlarından elde edilen don yağları, hurma, pamuk çekirdeği ve zeytinden elde edilen yağlar kullanılıyor. alkali ve yağdan meydana gelen sabun da anne ve babasının özelliklerini taşır. yani bir taraftan yağı severken diğer taraftan suyu sever. sabun moleküllerinin bir ucu yağı, diğer ucu da bir alkali olan suyu çeker. ellerimizi ovuşturduğumuzda yağ ve kirler, dolayısıyla içindeki bakteriler parçalanır. sabun molekülleri bu yağlı kirleri sararlar suyla birleştirirler ve artık çözünemez hale getirirler. musluktan akan su ile de uzaklaşır giderler. ellerin kurulanması ile de bakterilerin çok sevdiği nemli ortam ortadan kalkmış olur. günümüzün modern marketlerinde ise sabunun, bazı katkı maddeleri, boyalar, parfümler, deodoranlar, bakteri giderici maddeler, kremler, losyonlar ve reklamlarda söylenilen diğer maddeler eklenmiş hali ile karşılaşıyoruz. şampuan, diş macunu, tıraş kremi ve kozmetikler, sabunun sodyumun değişik bileşikleri ile yapılmış diğer adlarıdır. eğer kostik soda yerine potasyum kullanılırsa, daha yumuşak olan sıvı sabun elde edilir.

    asansör düşerken zıplanılsa ne olur ?

    düşünün ki, asansörünüz bozuldu ve 60-70 km/saat, yani saniyede 18 metre hızla düşüyor. siz de son saniyede yukarı zıplıyorsunuz. yukarı zıplamanız olsa olsa saniyede 4-5 metre hızla olabilir. yani siz yine de yaklaşık saniyede 13-14 metre hızla yere düşmeye devam ediyorsunuz. ister saniyede 18 metre, isterse 13 metre hızla yere düşün, sonuç fark etmez. sizi yerden kazımak zorunda kalabilirler. lütfen panik yapmayın, asansörü tutan tek bir kablo değildir, en azından 5 veya 6 kablo vardır. bu kabloların her biri tek başına asansörün ağırlığını taşıyabilir. diyelim ki, bu kabloların hiçbiri görevini yapmadı, asansörü durduracak bir başka fren donanımı daha vardır. hatta bazı asansör boşluklarında ilaveten yaylı veya yağlı, hayati tehlikeyi önleyecek özel sistemler de bulunur.

    nasıl sarhoş olunuyor?

    ilk yudumla birlikte, alkol ağız ve yemek borusu ile temas ettikten sonra, ciddi miktarda kana karıştığı ilk durak olan mideye gelir. ancak alkolün kana karışması en çok ince bağırsaklarda olur.
    büyük bir kısmı ince bağırsaklarda kana geçen alkol, derhal merkezi sinir sistemimizi etkilemeye başlar. birkaç dakika sonra beyne geçerek sinir hücrelerini etkiler ve mesaj iletimini yavaşlatır.
    içmeye devam edilirse, beyindeki görme, denge, konuşma ve muhakeme ile ilgili sinir merkezleri etkilenmeye başlarlar. bu arada alkolün baskılayıcı etkilerini yenebilmek için, kalp kası zorlanır ve nabız artar.biraz daha içilirse şuur kaybı meydana gelebilir. daha da devam edilirse, alkolün kandaki oranı alkol zehirlenmesi seviyesine ulaşır, solunum yetmezliği nedeni ile ölüm kaçınılmaz olur. alkol oldukça yavaş yakılır. 100 gram saf alkolün vücutça yakılması yaklaşık 10 saat sürer. karaciğerde yakılan her bir gram alkol için 7.1 kilokalori açığa çıkar. yapılan araştırmalara göre abd'de insanlar genel olarak kalori ihtiyacının yüzde l o'unu alkolden karşılamaktadır. alkoliklerde bu oran yüzde 50 olup ciddi beslenme bozuklukları görülür. alkol karaciğer yetmezliği yanında, kalp hastalığı ve kanser riskini de artırır. beyinde hücre kaybına yol açar, uzun sürede beyin hücrelerindeki dejenerasyon artar, psikiyatrik bozukluklar başlar.

    lavabodan su niçin sağa dönerek boşalıyor?

    lavabonuzu veya küvetinizi su ile doldurun ve tıkacı aniden çekin. su düz olarak delikten boşalmayacak, döne döne bir hortum oluşturacak şekilde boşalacaktır. bu dönüş yönü kuzey yarımkürede sağa doğru, yani saat yönünde, güney yarımkürede ise tam tersidir. bilim insanları buna 'coriolis' kuvveti diyorlar. her iki yarımkürede böyle birbirine ters yönde hava akımlarının ve okyanus akıntılarının olduğu herkes tarafından kabul ediliyor da, bir lavabodan boşalan suda, böyle küçük bir ortamda dünyanın dönüşünün etkili olup olamayacağı tartışma konusu. dünya kendi etrafında dönerken her tarafındaki hız aynı değildir. ekvatordaki biri, bir günde dünya çapı kadar yani 40.000 kilometre giderken bir diğer ifade ile saatte 1670 kilometre hızla yol alırken, tam kutuptaki bir insan sıfır hızla sadece kendi etrafında dönmektedir. aynı şekilde gökyüzünde asılı gibi duran bulutlar rüzgarın etkisini katmazsanız yere göre hareketsizdirler ama altlarındaki kara parçası ile birlikte dönerler. bu durumda ekvatordaki bulutlar da kutupdakilere nazaran hızlı dönmektedirler. a'yi ekvatorda, b'yi ise onun tam kuzeyinde 45 derece paralelinde iki nokta olarak düşünelim. bir top mermisini a'dan tam kuzeye nişanlayıp attığımızda, atış sırasında ekvatorun dönüş hızı b noktasına göre neredeyse iki kat olacağından mermi b noktasının doğusuna gidecektir. aynı şekilde kuzey kutbundan hemen hemen hareketsiz bir konumdan tam güneye atılan bir mermi 45 paralelinde dünya dönüş hızı daha çok olduğundan bu sefer hedefin batısına düşecektir. yani kuzey yarımkürede kuzeye veya güneye atılan her şey atanın konumuna göre sağa gitmektedir. bu durum güney yarımkürede ise sola doğru gerçekleşmektedir. her iki yarımkürede kuzey - güney doğrultusunda hareket eden hava akımları ve okyanus akıntıları bu durumdan etkilenirler. kuzey yarımkürede sağa, güneyde sola dönerler. ancak bu, dünya yüzünde büyük bir ölçekte okyanusların dibindeki sürtünme ve bulutların, hava akımlarının üzerinde bulundukları yerle birlikte hareket etmelerinin etkileriyle oluşan bir tabiat olayıdır. bilim insanları bunun lavabo veya küvet gibi nispeten mik-ro ölçüde de mümkün olup olmadığını hala tartışıyorlar. bir kısmı burada suyun musluktan çıkış şekil ve hızının, lavaboya düştüğü noktanın, lavabonun ve suyun gittiği yerin yapısının etken olduğunu söylüyorlar, diğerleri de ideal şartlarda 50 kere deney yapın ve görün diyorlar.

    yıldızların ışıkları gece niçin kırpışıyor?

    geceleri gökyüzünde gördüğümüz yıldızların birçoğu bizim güneşimizden de büyüktürler ama o kadar uzaktadırlar ki, ancak birer nokta olarak gözükürler. gezegenlerin yıldızlardan farkları, güneş sistemimiz içinde bizimle beraber güneşin etrafında dönüyor olmalarıdır. bu nedenle çok uzak olan yıldızlar gökyüzünde 'sabit' dururken, gezegenler sürekli yer değiştirirler. bu gezegenler güneşe yakınlık sırası ile merkür, venüs, dünyamız, mars, jüpiter, satürn, uranüs, neptün ve plüto'dur.
    güneş sistemimizde bile mesafeler o kadar büyüktür ki, dünyamıza 8 dakikada gelen güneş ışığı, neptün'e ancak 4 saatte ulaşır. zaten güneş sistemimizde bulunmalarına rağmen neptün ve plüto teleskop kullanmadan dünyamızdan görülemezler. güneş neptün'e o kadar uzaktır ki, bu gezegenden bakıldığında görünümü parlak bir yıldızdan farksızdır. güneş ışıklarının dünyamıza gelmek için 8 dakikada aldığı bu yolu, saatte 1000 kilometre hızla giden modern bir jet uçağı ancak 17 yıl civarında gidebilirdi.
    güneş sistemimizin dışındaki mesafeler ise inanılmaz. örneğin, andromeda galaksisinin ışığı dünyaya 2.2 milyon yılda ulaşmaktadır. yani biz bu galaksiyi bu kadar yıl evvelki hali ile görüyoruz. şimdi ne yapıyorlar acaba? aysız berrak bir gecede gökyüzünde gözle görülebilen yıldız sayısı 7000'dir. küçük bir teleskopla 25 milyon yıldız görülebilir. ama örneğin abd'deki mount palomar gözlem evindeki teleskopla tüm gökyüzü taranabilse 2 milyar yıldız görülebilir. halbuki sadece samanyolu galaksisinde 100 milyar yıldız olduğu tahmin edilmektedir. yıldızların göz kırpıyormuş gibi ışıklarının kırpışmasının sebebi, çok uzaktan geliyor olmaları ve atmosferimizdir. yeryüzünde nispeten ılınan hava devamlı olarak yükselme meylin-dedir. bu durum gece de devam eder. yıldızların zayıf ışıkları bu yükselen hava dalgası içinde kırılırlar. bazen gözümüze tam olarak ulaşamazlar, yani kesik kesik gelirler. bu evimizdeki sıcak radyatörün veya bir ateşin ya da yazın çok sıcak yolların üzerindeki yükselen havanın arkasındaki şekillerin görüntüsünü dalgalandırmasına benzer. gerçi görülebilir gezegenlerden gelen ışıklar da yükselen hava dalgaları ile kırılır ama onların ışıkları daha güçlü olduklarından gözümüze ulaşmada kesinti olmaz ve göz kırpmazlar.

    yıldırım nasıl düşüyor?

    gökyüzünde yılda 3 milyar şimşek veya yıldırım oluşmaktadır. bir diğer deyişle yılın herhangi bir zamanında dünyanın üstünde 2000 yıldırım bulutu vardır ve dünyamıza her saniyede 100 yıldırım düşmektedir. güçlü bir fırtına, hiroşima'ya atılan atom bombasından 100 kat daha fazla enerji açığa çıkarmaktadır. kim bilir? belki bir gün gelecek yıldırımları da enerji kaynağı olarak kullanmayı öğreneceğiz. bu gök olayı insanlığın ilk tarihinden itibaren ilahi bir işaret olarak görülmüştür. yıldırım düşmesi insanlar için tehlikeli olmasına rağmen insan yaşamına faydası da vardır. yıldırımlar yeryüzündeki bitkiler için faydalı maddeler olan nitratlar ve oksijenin de yeryüzüne inmesine neden olurlar. her şey güneş ışıkları ile yeryüzünde ısınan havanın yükselmesi ile başlıyor. tabii içinde buharlaşan suyu da yukarı taşıyarak. bu yükselen hava yaklaşık 2-3 kilometreye ulaşınca havanın soğuk katmanlarına rast geliyor. soğuk havalarda nefes verince nefesimiz nasıl buharlaşıyorsa aynen o şekilde buharlaşı-yor ve gördüğümüz bulutu oluşturuyor. bu bulutlar daha sonra hava akımları ile 20.000 metreye kadar tırmanabiliyorlar.aslı tam bilinememesine rağmen bulutların bu yükselişleri sırasında içlerinde oluşan buz kristallerinin birbirlerine sürtünerek bir statik elektrik enerjisi açığa çıkardıkları öne sürülüyor. bu elektrik enerjisi bulutların üst katmanlarında pozitif(+), alt katmanlarında ise negatif(-) yüklü olarak birikiyor. bulutun içinde-ki yük havayı iyonize edecek güce ulaştığında şimşek oluşuyor. yağmur bulutlarının alt yüzeylerindeki büyük negatif yük içindeki elektronları iterek orayı da pozitif yüklü hale getiriyor ve bu yük saniyede 1000 kilometre hızla toprağa iniyor, yani kısa devre yapıyor. yıldırımın bu andaki ısısı 30.000 derece olup güneşin yüzeyindeki ısının 5 katı kadardır. yıldırım düşerken çok şaşırtıcı bir şey oluyor. yerden de buluta doğru bir boşalma oluyor. yerden 100 metre yükseklikte bu iki akım birleşiyor ve iletkenliği çok fazla olan bir koridor oluşuyor. işte bundan sonra yıldırımı hiçbir şey durduramaz, pozitif yük hızla buluta doğru onu nötr hale getirmek için yükselir,işte yıldırımın havadan yere mi, yoksa yerden havaya mı oluştuğunu yaratan soru bu.bu koridordan yerden göğe doğru neredeyse ışık hızının üçte biri hızla yükselen akını yıldırımın göze gelen şiddetli ışığını da yaratır. ardından yine yukardan yere iner ve iki taraf arasındaki potansiyel farkı sıfırlanana kadar bu olay 10-12 kez tekrarlanabilir.

    yaşanmış en düşük ve en yüksek sıcaklık kaç derecedir?

    şimdiye kadar dünyamızda tespit edilebilen en düşük sıcaklık güney kutbunda eksi 89.6 derece ile antarktika vostok istasyonunda ölçülmüştür. sanılmasın ki güney kutbu devamlı kar yağışı aldığı için dünyanın en soğuk yeridir. antarktika daima karla kaplı olmasına rağmen dünyanın en az yağış alan çöllerinden daha kuraktır. soğuk hava çok uzun aralıklarla da olsa düşen her yağışı dondurup, koruduğu için sürekli kar ve buzlarla örtülüdür. ortalama sıcaklık olarak güney kutbu eksi 49 derece ile kuzey kutbundan 2 derece daha soğuktur. çünkü güney kutbu deniz seviyesinden daha yüksektir, güneşten daha az ışık alır ve güneşin gittiği zamanlarda bu ışığın getirdiği ısıyı süratle kaybeder. dünyadaki buzların yüzde 90'ı güney kutbundadır, buzlar denizin altında 600 metre derinliğe kadar iner. yaşam ancak buz parçalarının kıyılarında penguen ve fok sürüleri olarak görülür. kuzey kutbu, altında hiçbir kara parçası olmaksızın, denizin üstünde yüzen bir buz kütlesidir. kuzey kutbunda bulabileceğiniz her taş mutlaka göktaşıdır. dünyamızda ölçülebilecek en düşük soğukluk eksi 273 derecedir. bundan daha düşük sıcaklıkta moleküller hareket edemeyeceği için buna 'mutlak sıfır' denilir. dünya üzerindeki ortalama sıcaklık 5-10 derece artsa grön-land ve antarktika'daki buzullar erir, okyanuslardaki su düzeyi 100 metre artar ve tabii dünya haritası da önemli bir şekilde değişirdi. dünyada bugüne kadar saptanabilen en yüksek sıcaklık gölgede 58 derece olarak 13 eylül 1922 tarihinde libya'da el-azi-zia'da ölçülmüştür. tabii en yüksek sıcaklık insanı en fazla rahatsız eden sıcaklık anlamına gelmez. burada havadaki nemin, yani rutubetin çok önemli bir rolü vardır. göremeyiz ama havanın içinde su da, daha doğrusu su buharı da vardır. atmosferde bulunan su miktarı toplanabilseydi, dünya yüzeyini 2,5 santimetre kalınlığında bir su tabakası kaplardı. ancak havanın içine alabileceği su miktarının bir sınırı vardır. bu suya doyma seviyesine gelince hava artık içine su alamaz. insanlar terleyince ter buharlaşıp havaya karışamaz ve artık terleyemezler, rahatlayamazlar. çok kuru bir havada 35 derecede terleyebildiğiniz için fazla bir rahatsızlık duymaya bilirsiniz de, nemli, suya doymuş havada 25 derece bile bunalma

    solak hayvan var mı?

    birçok hayvanda sol kolunu ya da bacağını kullanma eğilimi gözleniyor: şempanzeler, papağanlar, kediler,
    fareler ve hatta kırkayaklar gibi. bazı primat türleri, hem sağını hem de solunu kullanıyor. uzmanlar ön
    bacaklarından birini diğerine tercih eden kedilerin, her iki bacağını da kullanan türdeşlerinden daha çok av yakaladığını gözlemlediler.

    bir atlet en fazla ne kadar hızlı koşabilir?

    hız limitimiz, kaslarımızın hangi hızda kasılıp gevşediğiyle doğru orantılı. kasların oksijene ihtiyacı var ve teorik olarak ne kadar çok nefes alırsak o kadar hızlı koşarız. ancak gitgide artan bir hızla koşarsak, sonunda kalp krizi geçirebiliriz. vücudun buna karşı kendisini nasıl koruduğuna dair en son
    geliştirilen düşünceye "merkezi düzenleyici teorisi" deniyor. 2001 yılında, cape town üniversitesi'nden prof. tim noakes'in teorisine göre, beyin, kaslara ne zaman yavaşlamaları gerektiğini söylüyor. stirling üniversitesi'nden angus hunter da, "merkezi sinir sistemi kaslara elektriksel sinyaller göndererek ne zaman kasılmaları gerektiğini söylüyor" diyor ve şöyle devam ediyor: "beyin, hız limitine ulaştığımızı hissedince, gönderdiği sinyaller, kasların kasılması durana kadar gittikçe zayıflayarak sürüyor." bu sistem, ne kadar formda olduğumuza ve genlerimize bağlı. hunter, atletlerin performanslarının bir gün son noktaya geleceğini düşünüyor: "100 metre koşusunu 9,8 saniyenin altına indirme rekorları bir süre daha devam edecek, ancak en düşük zamanı hayal edemiyorum."

    egzersiz sonrası krampların nedeni nedir?

    kaslarda, şiddetli bir ağrı ile beraber istek dışı meydana gelen kasılmalara kramp deniyor. çoğunlukla yorgunluk, fazla terleme ve ishalden sonra görülüyor. egzersizlerde görülen krampların sebebi
    şöyle: egzersiz yapmaya başladığımızda iskeletimizi birleştiren eklemlerde bulunan kaslarda istem dışı çekilmeler, gerilmeler meydana geliyor. normal bir egzersizde, kaslar iki farklı ve değişen sinir sinyali gönderiyor. biri kasların toplanmasına yol açarken diğeri de rahatlamasına sebep oluyor. en son teoriye göre, kasın 'toplanmasını' sağlayan sinyaller, kaslar kendini yorgun hissettiğinde etkili oluyor. kasılmış durumda sıkışıp kalan kas, beyne acı hissi veren sinyaller göndererek tepki veriyor.

    aıds insanlığı yok edebilir mi?

    bu sorunun cevabı "neredeyse" kesinlikle hayır. aıds, günümüzde yüzde yüz ölümle sonuçlanıyor olsa da, hastalığın başkalarına bulaşma hızı epeyce yavaş. aıds, daha yaygın hale geldikçe ya bizim davranışlarımız git gide tekeşliliğe ve güvenli cinselliğe yönelik olarak değişecek ya da doğal ayıklanma, bu davranışları ilk aşamada göstermeyi tercih edenlerden yana olacak. tabii bu olasılıkların her ikisi de aids aşısının ya da tedavisinin bulunmaması varsayımına dayanıyor. bununla birlikte, mutasyonun yol açacağı bir değişiklik ya da bir laboratuvar uygulamasındaki kaza, nezle kadar bulaşıcı bir hıv virüsünün ortaya çıkmasına neden olabilir. aıds'in çok uzun olan kuluçka evresi, hastalığı kapmış insanların, henüz semptomların görülmediği durumlarda bile, aıds 'i çok büyük kitlelere bulaştırmalarına neden olabilir. şimdilik en önemli sorun, bir kişinin hıv taşıyıp taşımadığının, bulaştırıcı konuma geçmeden en kısa sürede nasıl tespit edileceği noktasında odaklanıyor.

    gökkuşağının iki ucu arasındaki uzaklık nedir?

    gökkuşakları aslında dairesel ve bu dairenin merkezi, güneşi arkanıza aldığınız anda, başınızla aynı çizgisel hat üzerinde. biz, arada dünya olduğu için, bu dairenin sadece bir kısmını görebiliyoruz. ancak uçak yolcuları, doğru koşullarda tamamen dairesel gökkuşakları görebiliyorlar. gökkuşağı, güneş ışınlarının havadaki su damlalarına girdiğinde, damlanın arka tarafından yansıtılıp, gözümüze doğru yönlenmesiyle oluşuyor. damlanın içinde iki kez yansıma yapan bir ışık, ilk gökkuşağının dışında, ikinci bir gökkuşağı meydana getiriyor. ilkinden daha sönük beliren bu gökkuşağında, ikinci yansıma nedeniyle renk sırası ilkinin tam tersi. günbatımı sırasında gökkuşağı, en tepe noktası ufuktan tam 42 derece yüksekte bir yarım daire oluşturuyor. dairenin gerçek çapı yağmurun nerede yağdığına bağlı. yağmur ne kadar uzaktaysa, gökkuşağı da o kadar büyük oluyor. zaman zaman bunun tam tersi de görülebiliyor. nasıl mı? küçücük bir gökkuşağı görmek için bir fıskiyeyi, güneş gökyüzünde alçak bir konumda ve tam arkanızdayken çalıştırmanız yeter!

    hiç uyumayan hayvan var mı?

    hayvanların çoğu, ya gündüz ya da gece aktiftir. bu durum, onların, belli sıcaklık ve ışık koşullarına uyum göstermelerini, günün geri kalan bölümünde de enerji depolamalarını sağlar. ama, gün ve gece
    döngüsünden yararlanmayan birçok canlı vardır. örneğin, ışığın ulaşamadığı okyanus derinliklerinde yaşayan balıklar, hiçbir zaman uyumazlar. bunun yanında, uyku ve uyanıklık durumları arasında çok az fark bulunan canlılara da rastlanabilir. köpekbalığı, suyu solungaçlarından dışarı boşaltmak için sürekli yüzmek zorundadır. benzer şekilde, albatros da uçarken uyur.

    damarlar derinin altında neden mavi görünür?

    araştırmacıların vardığı sonuca göre, ışık, açık renk tene vurduğunda, daha uzun ve daha kırmızı olan dalga uzunlukları, derinin altına inerek kan damarları tarafından emiliyor. kan damarları üzerinden geri yansıyan ışık, kısa dalga uzunluklarına oranla daha güçlü. bu nedenle damarlar mavi-mor görünüyor. koyu tenlilerin damarları aynı etkiyi göstermiyor. çünkü melanin maddesi, derilerinin üzerindeki hemen tüm ışık dalga uzunluklarını emiyor. utandığımızda, maviye dönmek yerine kızarmamızın nedeni, kan damarlarının derinliğiyle ilgili. bir damarın mavi görünmesi için, derinin en az 0,5 mm'nin altında olması gerekiyor. utandığımızda içi kanla dolan kılcaldamarlar, yüzeye çok daha yakın olduğundan kırmızı görünüyor.

    dünyada ne kadar bakteri var?

    hesaplandığı kadarıyla, sadece vücudumuzda 100 trilyon bakteri yaşıyor. hayvanlar da dahil insanlarda
    bulunan miktar, dünyadaki toplam bakteri sayısının yüzde birinden azını oluşturuyor. bakteriler, atmosferde 65 kilometre yükseklikte ve deniz tabanının 11 kilometre altında barınabiliyor. ancak, yüzde 92 ile 94'ü toprakta yaşıyor. bu ince katmanda, toplam 5x10³° bakterinin sıkışmış olduğu tahmin ediliyor. bakteriler, yüksek mutasyon hızları sayesinde değişen çevre koşullarına ayak uydurup hayatta kalabiliyorlar.

    solucan ikiye bölündükten sonra nasıl uzuyor?

    yersolucanı ikiye bölününce ölmüyor. tabii kesik, yaşamsal organların bulunduğu bölütlerin aşağı kısmında bulunuyorsa. böylece yaralar hızla kapanarak iki ayrı solucan ortaya çıkıyor. çoğu asalak olan
    yassısolucanların gövde bölütleri yok. bu nedenle, gövdelerinin her iki ucundan kendilerini yenileyebiliyorlar. her bir yenilenmede, gelişimden arta kalan kök hücreler kullanılıyor. yassısolucanlar daha fazla kök hücre üretemediklerinden, araştırmacılar canlıyı şimdiye kadar üç defadan fazla kesememişler.
    (leak, 29.06.2007 22:57 ~ 28.01.2008 22:47)
  10. gereksiz bilgi dediğimiz bu bilgilerin gereksizliği aslında kısa vadede somut bir fayda getirmemelerinden ileri gelir.yani bir bilgiyi kısa yoldan paraya çeviremiyorsanız, o bilgi gereksiz bilgidir. bu gereksiz bilgileri de ayrı bir kitapta sanki çok büyük mucizelermiş gibi toplanır, entel , yarı-entel insanların dikkatini çekecek şekilde pazarlanır.
    elbette ki bu günümüz toplumunun bakış açısı, benim değil.
    (scherzi, 29.06.2007 23:15)
  11. (bkz: @440285)
    (cosi e cosi, 29.06.2007 23:18)
  12. karpuzun yüzde 92 oranında su içermesi
    el tırnağının ayak tırnağına oranla 4 kat hızlı uzaması
    (rafraf8, 29.06.2007 23:27)
  13. (bkz: bunları bilmeseniz de olur)
    (never walk alone, 29.06.2007 23:32)
  14. öncelikle "kullanmadığımız bilgi gereksiz midir?" sorsunu sormalıyız. eğer öyleyse "yemek yemeyi, sıçmayı, uyumayı ve tabii para kazanacağımız mesleği öğrenelim, gerekli bilgileri alalım, bu yeterli olur." düşüncesini benimsememiz gerekir ki bunun da uygulaması çok zordur. bilgiyi gereksiz bulan zihniyet, bir nevi koyundur zaten.
    bildiğimiz her şey; bizi diğer insanlardan farklı kılar, bakış açımızı geliştirir, mantığımızı oluşturan kulenin katlarını meydana getirir. yükseklerden uçup aşağıdaki insanlara bakmak gibi bir faydası da vardır. size bilgi topu olun demiyorum. sadece hayatı etkilemeyecek bilginin de önemli olduğunu, kişiliği geliştirdiğini, farkındalığı arttırdığını ve gereksiz olarak nitelenemeyeceğini söylemeye çalışıyorum.
    baştan sona subjektiftir tabii.
    ve belki alakalıdır, (bkz: agnostisizm)
    edit: ilginç, alakalı değil aslında hava olsun diye yazmışım, ilahi ben.
    (hopeless, 29.06.2007 23:52 ~ 25.01.2009 19:16)
  15. üzümü mikrodalga fırına koymayı denerseniz patlar..
    (crimson, 30.06.2007 00:00)
  16. bir kağıt hangi boyutta ya da kalınlıkta olursa olsun 7 defadan fazla katlanamaz.
    (epilofs, 30.06.2007 00:13)
  17. insanın en güçlü kasının göt kası olduğu.
    (babil, 30.06.2007 00:16)
  18. insan asla kendini gıdıklayamaz.
    (anubis 84, 30.06.2007 00:48)
  19. teyzemin oğlunun üç lafından ikisi "eyvalla"
    (busburak, 30.06.2007 00:53)
  20. ilk kibriti 1827 yılında john walker isimli bir adam üretmiş.
    (jellyjam, 30.06.2007 00:53)
  21. barbie bebeklerin vücut hatları 97-72-82 ye tekabül etmekteymiş.
    (jellyjam, 30.06.2007 00:59)
  22. (bkz: gereksiz başlıklar)
    (ses deneme, 30.06.2007 01:46)
  23. insanların gülmesi, surat asmasından daha kolaydır. çünkü gülmek için 17, surat asmak için ise 43 kasın çalışması gerekir.
    (bilginsel, 17.11.2007 16:42)
  24. » hiç bir kuyrukla kaşık tutulamaz, tutulsa bile yemek yenemez.

    » devamlı aşağı inildiğinde dünyanın öteki tarafından çıkıl(a)maz. [aşağı (tanım): yerçekiminin tersi] (bugs bunny çizgi film icabı çıkabiliyor)

    » bazı demokratik ülkelerde oy oranının yüksekliğinin anlamı yoktur.

    » saçlarının gür çıkması için östrojen kullanılmasının yan etkileri vardır.

    » dondurma, isminin çağrışımlarının aksine bir silah çeşidi değildir.
    (anka, 16.04.2008 14:18)
  25. sağlıklı zekaya sahip bir insan kendini gıdıklamaz,dirseğini yalamaya çalışmaz.
    gereksiz ama en doğru bilgi.
    (han20, 16.04.2008 14:32)
 sayfa  / 2

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil