göze hoş gelen anlamında göz isim köküne el yapım eki eklenerek oluşmuş bir kelimedir. zaman için ö yerini üye bırakmıştır ve günümüzdeki halini almıştır.
yazın sıcağında hafiften esen rüzgarken güzel olan, kışın kendini bir gösterip sonra kaçan güneştir güzel. değişir zamana ve mekana göre. ayak uydurmak zor olur buna. peşi sıra sürükler güzelliği arayanları. yorulmaz, yormaz da. asırlar boyu herkes güzele ulaşmak için çaba sarfeder, tam buldum derken bir diğerine kalır güzellikler.
bu dünya kimseye kalmaz, güzellikler geçer gider,anlamassın...güzel olduğu yerde kalmaz; bilirsin...bilirsin de bilmemezliğe vurursun!
göreceli bir kavram değildir. diğerlerinden keskin çizgilerle ayrılır. somut bir gerçeklik gibidir. hep güzelle karıştırılan ise insanların beğenileridir. asıl göreceli olan beğenip beğenmemektir. insanların beğenileri ise güzeli muallakta bırakamaz. onu değiştiremez. peki beğeniler neden örtüşmez de çil yavrusu gibi dağılmışlardır etrafa? biri kaf dağı’nda biri bir arının kanadındadır.(neden arı bilmiyorum ya da kaf dağı. diyesim geliyor.) neden bir insan güzeli göremez de çirkini beğenir ya da güzeli kötüyle niteler? çünkü…
çünkü insanın kendi iç sesini dinlemesi o kadar zordur ki! çünkü duyguları gerçeği bulanıklaştırır. çünkü ön yargıları bir sis perdesi çeker gerçeğin önüne. çünkü geçmişinden soyutlayamaz kendini. bunlar birer hakikat ve hayatımıza nasıl yansıdığına bakalım:
eğer bir kadın güzel bir kadını beğenmezse kıskançlık karışmıştır.
eğer bir şarkı bir insana güzel anılarını hatırlatıyorsa elbette o insan o şarkıyı beğenir.
eğer bir insan kötü eleştiriler duymuşsa ön yargıları engeller belki, güzeli görmesini.
bazen insanlar korkaktır ve içinden geleni söyleyemez. tıpkı masaldaki insanların kral çıplak demeye cesaret edemediği gibi.
bazen bize cevap verebildiği için beğeniriz. çünkü biz doyurulmayı severiz.
bazen kendimize koyduğumuz etiketler engeller güzele hakkını ya da çirkine layığını vermeye.
iç sesini dinlemekse aslında tüm saydıklarımı ve daha binlercesini kapsayan, hepsini bir araya getiren, aslolan. neyi neden yaptığını kavrayabilmek. hangisi nesnelliğinin hangisi öznelliğinin ürünü olduğunu ayırdedebilmek; kendinin farkında olmaktır.*ama bu çoğu zaman küçük bir yaradan ince ince sızan kan gibidir. çok zayıftır. oluk oluk akması, sizi ısıtması içinse yarayı deşmek gerekir. zordur içinden gelen sesi dinlemek! o incecik ipi çekmek, kaçırmamak için sımsıkı tutmak zahmetlidir çünkü bir anlık kendini kaybetmeyi, başka şeylere kapılmayı affetmez. kayıverir elinizden ve o kadar incedir ki hala elinizde zannedersiniz. elbetteki ben bir insan iç sesinden ibaret olmalı demiyorum. çünkü birey aynı zamanda çoğuldur bazen. elbetteki etkileneceğiz bazı şeylerden. sadece ben ayırdetmekten bahsediyorum; kendimize dürüst olmaktan ve dolayısıyla da başkalarına.
bazen de hakkaten anlaşılamadı ve değersiz şeyler prim gördü; göklere çıkarıldı.
güzelin hayatımızdaki yeri ise ondan zevk almaktır ve bir de egomuzu tatmin etmektir(şu da olabilir: egomuzun tatmin olmasından zevk almak).
ayrıca güzelden zevk almamak gayet doğal ve insancıl bir şey ya da aksi. eleştirilmesi gereken bi insan neden güzele ulaşmak için yeterli çabayı göstermez ya da bi insan neden başka bi insanın güzele ulaşması için yeterli çabayı göstermesine yardım etmez de ezer (evet ezer), küçümser. bu hep böyle oldu maalesef.
bir de şunu söyleyeceğim bizzat her an olan şeylerden bahsettim ve güzel hakkında bu kadar konuşma cüretini de buluyorum pek çok yerden evet.
güzelsindir, yüzün, gözün, ellerin, her bir şeyin güzel tanımı için eksiksizdir. güzelsindir, o kadar. arkadan güzel derler. böbürlenirsin. insanların seni tanımladıkları tek bir sıfatta sıkışıp kalmışsındır; güzel. çaresiz bir göze derman olursun, aynaları şenlendirirsin, iç açarsın. ama hepsi bir anlıktır. sonrasında ne gerçek adın kalır hafızalarda, ne de sıfatın. bir güzeldi derler, geçerler.
(bkz: kimse vazgeçilmez değildir)
türkler için güzelliğin gözle görülebilir ve elle tutulabilir olması gerektiği anlayışından yola çıkan dil felsefecilerine göre "göz" ve "el" sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuş bir sözcük. bu savı desteklemesi adına :
(bkz: karacaoğlan)
(bkz: ben güzele güzel demem güzel benim olmadıkça)
hatırlıyorum. bir güzel vardı...
öyle bir güzel ki; bakmaya doyulamayacak kadar alımlı, konuşmaya kıyılamayacak kadar kırılgan.
çok seveni vardı, çok da kıskananı.
o da bilirdi, o da farkındaydı bu güzelliğin.
çok talibi de vardı bu güzelin, ama o hiçbirini istememişti. en iyisini bulacaktı, ama belkide farkında değildi kimleri kaçırdığının. yıllar geçtikçe teklifler geliyor, ve o bunları hiç düşünmeden ve çekinmeden reddediyordu. "en iyisi için"
unuttuğu birşey vardı fakat, yaşlanıyordu... ve sonunda ne olmuştu? bir zalimin eline düştü o. ona ne acılar çektirmişti, çektirecekti... kabullenmek zorundaydı.
yıllar sonra karşısına kendisi gibi bir güzel çıktığında ona şu hikayeyi anlatacaktı;
- bir güzel tanıdım ben; bir güzel vardı...
öyle bir güzel ki; bakmaya doyulamayacak kadar alımlı, konuşmaya kıyılamayacak kadar kırılgan.
çok seveni vardı, çok da kıskananı.
o da bilirdi, o da farkındaydı bu güzelliğin. ve bir güzellik, kendisine layık...
karşısına bir dede çıkmıştı bir gün.
"sana bir güzellik, güzeller içinden... sana bunu sunacağım güller içinden"
kabul etti kız.
kuralları öğrendi; gül bahçesi içinden geçecek ve asla geri dönmeyecekti.
başlamıştı yolculuğuna. en güzelini aramaktaydı. ilerledikçe güzellerini, daha güzellerini görüyordu.
fakat gittikçe kurumuş olanlarını görmeye başlıyordu, belki daha iyisini bulurum dedikçe... daha da kötüye gitti.
bahçeden çıktığında elinde 2 yapraklı bir gül vardı. ne güzellikler feda etmişti...
işte bunları anlatmıştı o yaşlanmış kadın. o , güzel, kendisi gibi olmasından korktuğu kıza.
hayatta böyle değil mi zaten. hayat artık hep güne lanet okumakla geçiyor ne yazık ki. ve gün geçtikçe hep geçmiş aranıyor. artık günün kıymetini bilerek yaşamalıyız, hayatın tadını alarak, zindansız, güzel bir hayatın tadını alarak.
insanların tecrübelerinden ve doğadan aldığı her bilgiden,kültürden yola çıkarak oluşturduğu formdur.kendi yarattığı şeyi objeler üzerinde görmek ister.bu sebepten dolayı da sanat eserlerini kafasında yarattığı 'güzel' ile kıyaslar.beğenip beğenmemesi tamamen bu yaratılmış forma bağlıdır