|
|
- (bkz: yörük)
- knut hamsun'un sırasıyla sonbahar yıldızları altında, hüzünlü havalar ve son mutluluk'tan oluşan üç bölümlük romanıdır. büyük şehir hayatını bir kenara bırakan hamsun'un köyden köye dolaştığı ve mevsimlik işlerde çalıştığı dönemini anlatır.
"senin okul bilgiçliğinden, ukalalığından, bu bilgiçliğine uygun yargılamalarından daha rezilce bir şey bilmiyorum. hayatında yön vermek için senin elinde ya bir din dersi kitabı var ya da bir pergel. hepsi bir; gel dostum, bağrımdaki son demirden sana bir pergel hediye edeyim." saygılarımla.
- hiç bir yere ait ol(a)mama durumudur.
yatılı okuldaki çocuklarda karşılaşabilinecek durumdur.
odanızı kardeşiniz almıştır, artık kardeşinizle bile kavga edemezsinizi, sanki bir başkası bir misafirmişsiniz gibi anne babanız sizi korur ve kavga kavramı bile ortadan kalkmıştır.
misaifr gibi bütün istedikleriniz yapılır, sanki sizin aileniz, hayatınız değildir. zaten misafirlik süresi bitince evli evine köylü köyüne mantığıyla yurdunuza dönersiniz.
- tolga karel'in müthiş(!) parçası.
- http://www.youtube.com/...
(bkz: tolga bunu neden yaptın)
- (bkz: göçebe çadırı)
- (bkz: nomadik)
(aytok, 24.08.2007 22:17)
- bir cemal süreya şiiri..
kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüsteyiz. yanyanayız. yol arkadaşlığı..
muhabbet ediyoruz diyeceğim ama aslında o anlatıyor, ben konuşur gibi yapıyorum sırf o susmasın diye..
tuhaf şeyler söylüyor ki zaten bu adam her vakit tuhaf şeyler söylüyor. gel-gitlerine kapılıyor insan, uçurumda açmış olmasından tedirgin..
yolculuk diyor aniden; hep bir yerden bir yere yolcuyum ben; sanki birine rastlamak için bu yolculuklar diyor. öyledir diyorum, öyle olması gerekir. ama birinden kaçmak da olabilir bu demek istiyorum, susuyorum..
yalnızlık diyor sonra, yalnızlığın başkentine gidiyorum her gittiğimde. evet, bu kesinlikle kaçmak diyesim geliyor bunun üzerine. susuyorum..
tutkulardan bahsediyor sonra. insanlar, tutkularıyla yalnızlıklarıını saklarlar sadece diyor. eyvallah diyorum, yüzümde eski bir tebessüm..
yürekli olmalı insan diyor en son. en çok da kendine karşı diyorum ben de utanarak. susuyor, yüzünde yepyeni bir tebessüm..
bu adamı seviyorum..
şiir uzunca denebilir. yine de verelim, meraklısı okusun:
sen sık sık gülen gülerken de
sevecen bir akdeniz çizgisini
sol yanına ağzının
iliştiren çocuk özenle
yabana mı atıyorum yani seni
yabana mı atıyorum saat altı buçukları
çocuk ve allah'ın en eski baskısını
değil, değil bunların biri
gözlerimin gemileri kuş istiyor
açılıp kapandıkça sevdam
kapanıp açılıyor bir mavi
şahmaran süt istiyor kefeninde
üç aylık ölmüş çocukların
kerem ile arzu geliyor aslı ile kamber
ay kana kana batıyor
ay kana kana batıyor
eşkiyalar gecenin yangınını izliyorlar uzakta
kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüsteyim
jandarma daima nesirde kalacaktır
eşkiyalar silahlarını çapraz astıkça türkülerine
ve bu dağlar böyle eşkiya güzelliği taşıdıkça
patronun karısını zimmetine geçirip
amasya'dan kars'a kaçmakta olan sayman yardımcısıyla
alevilikten konuşuyoruz uzun süre
yanımdaki hep bir gazetede marilyn monroe'nun resimlerine bakıyor
mariyln monroe öldü diyorum ona
ölümü siyah bir kakül gibi alnına düşürmesini bildi
şimdiyse cennette nietzsche'nin metresi olması gerekir
bunları diyorum daha ne varsa diyorum
işte hiçbir sebep olmadığını sevişmemeye
işte çocukluğumdan beri içimde bir önsezi olduğunu
bunun bir gün birine rastlamak gibi bir şey olduğunu
belki de bir günler bunun için aydın'da bulunduğumu
zaten nedense hep bir şehirden bir şehre yolcu olduğumu
işte eflatun kakalı çocuklar olduğunu kütahya'da
ankara'da dokunak yozgat'ta becerik olduğunu
van'da güreşçi develer gibi süslediklerini kamyonları
istanbul'da minarelerin lirik olduğunu köprülerinse dialektik
acemi bir bulut bozuyor görüntüyü eski bir şarkı gibi
bu şarkıyı ne zaman duysam aklıma
sinirli bir elin uysal bir bardağa
çok yukardan döktüğü bir içki gelir
sonsuz ve olağanüstü bir bira
köpüklene köpüklene biçimlendirir
soyunarak ağlayan bir kadını
acı bilincinde sonrasızlığın
ama bırakalım bırakalım bunları
yoldan piyade erleri geçiyor tahta bavullarıyla ve büyük yakalarıyla
ve faytoncular görüyorum
yere basışlarındaki ağırlığı azaltmak için
tanrısal bıyıklarıyla durumlarını paraşütlendiren
kars'tayım bu ne biçim kars bir kenarda
pekala yalçınlık iddiasında bulunabilecek bir tepenin üstünde
kars kalesi yükseliyor
gökyüzünü ankara kalesine göre daha soyut ve daha elverişli bir şekilde
hırpalayan bu kale de olmasa
n'olacak bakalım hırpalayan bu kale de olmasa
kuşkusuz artacak yalnızlığım sevgili çocuk
biliyorsun ben hangi şehirdeysem
yalnızlığın başkenti orası
bir de yine sevgili çocuk
biliyorsun kişi tutkularıyla
yalnızlığını adlandırıyor o kadar
arkada bir su devrile devrile akıyor
rastgele bir ağaca soruyorum
bir şey var sanki onu soruyorum
değil orda diyor belki biraz daha ilerde
tanrı meleğini ağırlamaya çalışan
ataerkil bir aile gözümü alıyor
dedelerin yüzlerinde erozyon
silip götürmüş bütün evetleri
annelerinse ağızlarında hiyeroglif
babalarınsa ağustoslar atasözleri
amcalarınsa avdan boş dönüyor elleri
teyzelerse elleriyle yargılıyor gök güzelliğini
ablalarınsa boyunları soru işareti
ağabeylerse utançlarından emrah
sıralanmışlar su boylarına
bıçakla soyuyorlar kelimeleri
ya suya giden küçük kızlar
onlar
tıpkı o kuşlar gibi
uçan daha bir süre
sonra da vurulduktan
bir mezarın doğurduğu iştahlı bir çocuktur anadolu şiiri
ey şiir arayıcısı ey esrik kişi
şu son dönemecini de aşınca gecenin
doğacak gün artık gündüze ilişkin değil
bu ağartı ancak yürekle karşılanabilir
bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil
tutsaksan ellerin sıvışır gider zincirlerinden
ve balyozla vursalar mısralarına
soylu bir demir sesi yükselir
soylu büyük ve mavi bir demir sesi
ellerim gece yatısına çağrılmış
ve
telaşsız görünmeye çalışan bir kafka gibi
yüzüm giyotine abone
|