merhaba! itü sözlük, içeriği dünyanın değişik noktalarında bulunan yazarlarca oluşturulan bir interaktif sözlüktür. daha fazla bilgi alabilir, üye olarak içeriğin genişlemesine katkıda bulunabilirsiniz.
  • görseller

    • güzel sanatlar fakültesi
  1. 1

güzel sanatlar fakültesi

  1. bu başlıkta
  2. bakın dur
  3. sırala
  1. çoğunlukla iki aşamalı, bazen imgesel-yarı imgesel şekilde sınavlar yaparlar, bazı okullar bunun haricinde mülakat da uygularlar öğrencilerini seçmek için. sanırım en çok torpil konusu konuşulan okullardandır bunlar, zira sınavda yanınızda oturan, daha iki çizgiyi bir araya getiremeyen adamın okulda olduğu da görülebilinir. içerisi genelde farklı olabilmek için türlü sirk hayvanlıkları yaparlar... dikkat çekmek adına türlü şebeklikler...
  2. ülkenin en önemli eğitim kurumlarındandırlar.zira her yıl bu fakültelerden yüzlerce "yetenek" geçer. pek azı sanatçı olur, genellikle reklam camiasında sanatı paraya dönüştürme uğraşında buluruz kendilerini.
  3. öğrenim süresi dört yıl olan ve 10 bölümden oluşan genç yetenekleri sanatçı ünvanına hazırlayan egitim kurumumuz.
    türkiye'nin bu alandaki ilk fakültesi 02.09.1975 tarihinde ege üniversitesi bünyesinde kurulmuş olan dokuz eylül üniversitesi güzel sanatlar fakültesi'dir ve 1982 yılında dokuz eylül üniversitesi'ne bağlanmıştır.
  4. bu okulların en büyük özelliği, giriş sınavlarındaki abukluklardır.

    ilk aşamada 1. olup yerleştirme listesinde adınızı görmeyebilir, veya kıl payı geçtiğiniz baraj sınavından sonra okula 1. girebilirsiniz. yanınızda sınava girmiş "oha lan çöp adam çizerek okula girmeyi bekliyo heralde verdiği paraya yazık" diye düşündüklerinizin sizi solda sıfır bırakmış olduğunu görüp camı çerçeveyi indirmek isteyebilir, önünüzden geçen kırmızı yaka kartlı profesörlere gülümserken içinizden yedi ceddine sövebilirsiniz.. girdikten sonrasi ayrı bir başlık altında incelenmeli, ya da akıl sağlığını korumak için hiç bakılmamalıdır..
  5. muhtemelen kıskançlığın, entrikaların, anlaşmazlıkların hem öğrenciler hem de öğretmenler arasında en çok yaşandığı fakültedir. ne yazık ki türkiye'de hakkını veren okul sayısı da çok azdır. zaten sayıları çok olsaydı ülkede sanatın durumu bu olmazdı diye düşünüyorum. genelleme yapmam yanlış olsa da türkiye'nin çeşitli okullarında okuyan gsf öğrencisi arkadaşlarım, gsf mezunu kuzenlerim ve gsf'den aldığım derslerdeki gözlemlere dayanarak söyleyeceklerimi şöyle sıralayabilirim:

    -okula hazırlanma aşamasında ve kazanamama durumunda herkesin ağzından genelde aynı cümle duyulur: "güzel sanatlarda çok torpil dönüyo abi! bok gibi çizenleri almışlar, görsen ilkokul çocuğu çizmez çizdiklerini." gerçekten doğru mudur bilinmez ama kimi okullarda yaşanabilmesi mümkün. öss gibi optik okuyucudan geçmemesi, bir kurulun karar vermesi insanı düşündürebilir. ama benim okulumda(anadolu üniversitesi) yaşanması imkansız diyebilirim. okulun grafik departmanında çalışıp, bütün grafik hocalarıyla arası çok iyi olan bir arkadaşımın grafiği kazanamaması beni buna inandırdı.

    -hazırlık aşamasında aynı atölyeye giden öğrenciler birbirini tanıdığından kimin kazanıp kimin kazanamayacağı hakkında yorum yapma hakkını kendinde bulur. kendilerini genelde en iyisi olarak görürler. güzel sanatlar lisesi mezunları çoğunlukla hedef tahtasıdır. diğer liselerden mezun olanlar: "ben 4 yıl bunun okulunu okusam böyle çizmezdim" der.

    -sınavlar geçilip okula kayıt yaptırıldıktan sonra egonun yükselmesi durumu hakimdir öğrencilerde. hepsi kendini birer sanatçı olarak görmeye başlar. hazırlık sınıfı varsa, bu yıl hep gelecek sene ne eserler ortaya çıkarılacağı konuşulur. şu hazırlık bir atlatılsa her şey çok güzel olacaktır. bir de bu öğrenciler çoğunlukla yabancı dilde başarısızdır. "ileride ne işime yarayacak ki" anlayışı hakimdir. daha da vahim olanı "ben mezun olduğumda 5000 lira maaşla başlayacağım işe" düşüncesi vardır ki, türkiye'de yaşamasan halkın galeri galeri gezdiğini sanırsın.

    -dedikodular hazırlığın geçilmesi durumunda da devam eder. alınan notlar beğenilmez "x hoca x'i kayırıyor" başlıklı sohbetler edilir. birbirinden notları saklayan, ödevleri yanlış ileten, diğerinin ödevini bozan kişilerin varlığı tarafımca görülmüştür.

    -öğrencilerin azımsanamayacak kadar çok sayıda olanı gündemden, tarihten, hatta kültür ve sanat başlıklı haberlerden yoksundur. piercing ve dövmeleriyle ortamların kralı olma savaşı verip "entellektüelim" derler.

    tüm bunlar aslında sanatı bilmeyen çoğunluğa sahip bir toplumun meyveleridir bana göre. yanlış aşılanmış bilgilerle aslında büyük bir kitlede ne kadar küçük kaldıklarını farkedemeyen bir gruptur. bu grup büyük olasılıkla mezuniyetten sonra fark edecektir türkiye'de yaşadığını...
  6. içerisinde envai çeşit güzel sanat çeşitleri olan ve bununla uğraşan envai çeşit çirkin kızın bulunduğu fakültedir.

    şimdi oradan, 12819 online okuyucu tarafından bazılarınız '' yürü git lan ne güzel kızlar var bi kere. kızıl saçlısı, mor saçlısı, sarışını vs.'' diye çemkirecek. dur kardeşim sen hipnotize edilmişsin o kızlar tarafından. demek istediğim de bu ya. sen güzel kızlarla aynı atölyede değil sen flormar ile, sen lancome ile, sen avon ile, sen loreal ile aynı atölyedesin durum bundan ibaret.
  7. ''makyaj yapmıyorsun '' dedim. '' biz makyajı tuale yaparız '' dedi. o an aşık oldum.

    en azından bu diyaloğu -üniversite yıllarında- sadece gsf'de duyabilirsiniz.
  8. "seks yapmıyorsun," dedim, "biz seksi heykelle yaparız," dedi. o an, "bir siktir git," dedim.
    burada okuyanların sevişmemelerinin sebebi bu lan, uzak durulası bir yer.
  9. sabah 7de gözlerimi açtım. gece 3te yatmıştım ve akşamdankalmaydım. önce evimden dikimevine yürüdüm oradan metroyla beşevler'e geçtim. ömer'i bekliyordum.saat 8:30da buluşucaktık sözde. saat 08:24tü ve paşamız hala uyuyordu. 17 cvpsız çağrı ve 3 mesajdan sonra pes ettim ve beşevleri gezmeye başladım. bi sahaf vardı, hakan günday'ın 'piç' isimli eserini şaka gibi bir fiyata, 3 liraya, satın aldığım sahaf. oraya gittim. kapalıydı. ömer'in sınava gireceği güzel sanatlar fakültesine doğru yürüdüm ve kapısındaydım: hacettepe üniversitesi güzel sanatlar fakültesi. vuf! ismi bile güzel. sonra merdivenlerde duvarlarda oturan kızlara bi baktım şöyle. vuf! hepsi seksi, hepsi güzel. kulaklıkla zeki müren dinliyor, güzel kızları izleyerek "iki gözüm iki çeşme" eserine klip çekiyordum. bu arada ömer zahmet edip uyanmış, 5 dakikaya oradayım diye mesaj atmıştı. vay aminor. sınava ben girmeyecektim, ömer girecekti, ben ondan önce sınav yerindeydim ama, güne yine güzel bir şakayla başlamıştık. "bi içeri gir bak, yoklama alıyorlar mı?" diye mesaj attı ömer. girdim fakülteye ve sordum danışman dayıya. "niye yoklama alsınlar ki sırayla çağıracaklar işte" diye tersledi beni danışman dayı. danışman olmuştu olmasına ama adam olamamıştı abi, e sen adam değilsen, müslüman değilsen, yaralı parmağa işemiyorsan, danışman olmuşsun neye yarar? diymi, yazık, insanlar laçka olmuş ya.

    geldi ömer nihayet. "ben girecem zaten sınava, zahmet etmeseydin" şeklinde bi babanne imasıyla karşıladım ömer'i, -soğusundu hayattan- gözümün gönlümün açıldığını ekledim sonra. oraya onun için geldiğimi düşünüyorsa yanılıyordu, güzel kızlar için oradaydım. girdik fakülteye. aman allahım. cennetten bir köşe, kuşların bahar senfonisi, martıların çiftleşmesi, bebeklerin gülümsemesi.. şu kız kim ömer? diye sordum. "damla işte" dedi. damla, ömer'lere kursta hareket çalıştıran kızdı, daha önce de konusu olmuştu aramızda ve ilk görüşümdü onu: 17 yaşında bir taş, dalgalı saçları, dolgun göğüsleri, renkli gözleri ve enfes bacaklarıyla bir beton! kadın erkek eşitliğinden bahsedenlere götle güldürecek kadar güzel, bir erkek ne yapabilirdi onun karşısında, hangi erkek patron bu kıza emir verebilirdi, bu kızın izin isteğini reddedebilirdi?.. yavaş yavaş doldu fakültenin bahçesi, güzel sanatlar fakültesine girmek için evvela güzel olunması gerektiğine kanaat getirdim ve ilerdeki çardakta oturmayı teklif ettim ömer'e. bi kız girmek üzereyken biz ondan önce davrandık ve biz girdik çardağa, kız "yaa ben de oturabilir miyim?" dedi. tabi ki oturabilirdi. kıza şöyle bi baktım ve işte karşımızda güzel sanatların belki de tek çirkin kızı. bu nerenin cenabetliğiydi lan? ortamın tek çirkini bizim çardağa düşmüştü. güzel değildi, ne işi vardı bu fakültede? bildiğin sinirlenmiştim aminor. sonra bi defter çıkardı ve 50 saniyede bi insan resmi çizdi, niye burada olduğunu anladım ve saygıyla ömer'e döndüm.

    ömer'in sırası geldi ve gitti ömer. çardakta allahın kazuletiyle oturuyorduk. kulaklığımı taktım ve diğer yöne bakarak müzik dinlemeye başladım. baktığım yönde sınıflar falan vardı ve kapısından giren her kız ya şortlu ya taytlı ya da etekliydi. burada okumalıydım ben. insan olan, insanlıktan yana olan güzel sanatlar okumalıydı. benim okulumun tam karşısındaydı fakülte ve ömer burayı kazanırsa bu fakülteden çıkacağımı sanmıyordum. içeri giren kızları izleyerek müzik dinledim yarım saat. sonra terli terli geldi ömer. hareket sınavından çıkmıştı. şan sınavı için birazdan gitmesi gerekiyordu. "şan sınavında ne söyleyim lan?" dedi. "ne biliyim abi" diye karşılık verdim. "bişey söyle onu söylicem" dedi. "zeynep" dedim. gitti. çardaktaki kızın yanına arkadaşı geldi, bi ümit baktım, lanet olsun, arkadaşı da kendi gibi çirkindi. aman allahım. döverdim ben bu insanları. bağırarak konuşmaya başladılar, kulağımdaki kulaklığa rağmen duyabiliyordum seslerini; bizim kazulet kız 91liydi ve güzel sanatlar okuyordu, hala ingilizce sözlüklerini atmamıştı ve buna inanamıyordu, geçen gün doğumgünüydü ve doruk doğumgününü kutlamamıştı, gösterecekti o doruğa doğum gününü unutmasının ne olduğunu!.. ömer şan sınavından çıktı ve nihayet kızlar da defolup gittiler. tirat sınavı kalmıştı geriye bir tek, yarım saat sonra falan girecekti ona da. çardakta öylece otururken önümüzden taş gibi bir kız geçti ve "yok abi" dedi ömer, "araba şart, para kazanınca ilk edineceğim şey araba" "evet abi" dedim. "şimdi şurdan iki kızla tanışsak ve kızları eve götürmek icab etse, otobüsle mi götürecez aminor eve, 'siz geçin biz biletleri basarız' mı diyecez bu kızlara?.." güzel sanatlar kimyamızı bozmuştu, silkinip kendimize gelmemiz için bi ulus bentderesi, bi sincan etimesgut, bi mamak yeşilbayır görmemiz gerekiyordu..

    tirat sınavı için ömer gitti. çardağın oturaklarına uzandım bende. 30 saniye geçmedi ki; neşeli bi baba-kız çardağa geldi. doğruldum ve oturdum fakat babayla kızı zapt etmenin imkanı yoktu. "yat yat yat yat! rahatsız olma yat!, uzun yoldan geldin, yol yorgunluğu yat!" diye diye bağırıyolardı hep bir ağızdan. "teşekkür ederim, yatmak istemiyorum" diye püskürttüm. "nereden geliyosun?" diye sordu kızın babası. ben buralıyım dedim. "girdin mi sınava?" diye sordu. "arkadaşım girdi sınava onu bekliyorum" dedim. "arkadaşın nereden geldi?" diye sordu. "biz buralıyız" dedim. arkadaşının sıra numarası kaç?" diye sordu. "109" dedim. "biz bursa'dan geldik" dedi. sonra kız atladı "yaa çok saçma bi sistem yaa!" ellerini masaya vuruyordu. allah ne verirse hayırlısını versin. "benim sıra numaram 275 bana akşama kadar sıra gelmez!" diye feryat etti ve ellerini masaya vurmaya devam etti. kızın stresten kafayı yediğini düşünmeye başladım. "evet" dedim, "gece 12de sınava girenler oluyormuş.." "ya şimdi uyusam uyku sersemi olmaktan korkuyorum uyumasam uykusuzum" dedi kız ve yerdeki ayaklarını bir anda toplayarak diz kapaklarını göğsünde birleştirip elleriyle sarmaladı. bana saldırmasından falan korkuyordum. ramazan ayında içtiğim için ve cenabet olduğum için miydi tüm bu olanlar yoksa? yeri gelmişken şahadet getirip müslüman mı olsaydım lan? derken iki orta yaş kadın daha girdi çardağa. sağda orta yaş iki kadın, solda kafayı yemiş kızıyla babası, ortada ben. resmen kuşatılmıştım. gelen orta yaş kadınlara sorular yönelttiler. kadınlar cevap verdiler. orta yaş kadının birisi alenen alpaslan türkeş'ti. erkek olsa ayırt etmenin imkanı olmayacak kadar bir benzerlik. diğer kadın ise detone üzerine kurulu bir yaşamı seçmiş, d harfine her an t ve c harfine her an ç diyecek hissi vererek konuşmayı hayat felsefesi edinmişti, p ç t k harflerini bastıra bastıra söylemesi de cabasıydı. kız, sorular soruyor aldığı cevaplar karşısında eline ayağına hakim olamayarak ani, garip ve ürkütücü hareketler yapıyordu, babası "seninle ne yapıcaz ezgi be" gibi hayat dolu cümleler kuruyordu, benim, gencay'ın iki gün önce zımbaladığı kemerim kopmuştu ve kemeri tutarak outurken bu kemerle ne bok yiyeceğimi düşünüyordum, detone kadın es vermeden konuşurken, alpaslan türkeş teyze'den gelecek olası bir "ne mozaği ulan, türkiye mermerdir mermer!" feryadını bekliyordum, nası bi ortama düşmüştüm lan birden, ömer gelirse binlerce soru soracaklardı ömer'e, onu bu zulümden kurtarıyım ve çardağı terkedeyim dedim ilk önce, sonra beni bu duruma o sürükledi madem, cezasını da çekecek arkadaş diye düşündüm ve terk etmedim çardağı. bursa'lı baba siyasetten konu açıp "geçen hacı bektaşa gittim, hükümet gereken önemi vermiyor oralara, alevi açılımı diyolar, romen açılımı diyolar, bu mu açılım!" diye parladı. "e abi şimdi akepeye değil de cehepeye mi oy verelim" gibi bi cümle sonu gelmeyen aptalca bir tartışmaya zemin hazırlayabilirdi, desem mi lan diye ilk bi düşündüm, eğlenirdik aminor, sonra ömer'i seçti gözlerim ve vazgeçtim, çardağa doğru geliyordu ömer, beni kuşatılmış gördü ve hemen gülmeye başladı yavşak, gününü görecekti. çardağa girdi ve bursalı babanın kızı ömer'e 15 saniyede 154 tane soru sorup, elini ve kolunu masaya vurmaya başladı. şimdi de ben gülüyordum, hem de karpuz kabuğu görmüş eşşek sıpası gibi onulmaz bir neşeyle gülüyordum. ömer net ve sert cevaplar verip kızı püskürttü. oluşan kısa süreli sessizliği değerlendirdik ve topukladık çardaktan.

    tirat sınavına girmeden hocalar 10 dklık bir ara vermişler. yani henüz tirat sınavına girmemişti ömer. kapının oraya geldik ve yeni kızların geldiğini gördüm. inceden kesmeye başladım etrafı, ömer'in adı okundu ve gitti. kulaklığımı taktım, "sen kimseyi sevemezsin" isimli eseri açtım zeki müren'den ve izledim etrafı: cennetten bir köşe, kuşların bahar senfonisi, martıların çiftleşmesi, bebeklerin gülümsemesi.. çıktı ömer sınavdan. ve çıktık fakülteden, gözümüz arkada kalmıştı, birgün yine gelecektik buraya, belki yarın belki yarından da yakın, ama gelecektik, gelmeliydik.
  1. 1