|
|
- hikmeti kelimelerin kalbine koyan allah'ın adıyla..
- gülziya; masalını arayan kahraman.!
“bizi anlatıyorum gülziya,
kendimi hatırlamak için...
sahi ben sen miydim?!”
neresinden ve nasıl başlayacağımı bilemiyorum yazmaya….haddimden büyük bir işe mi kalkışıyorum onu bile bilmiyorum.kitabı tarif etmeye kelimeler yetmiyor...şöyle bir giriş yapmak gerekirse:
kitabın ilk baskısı birun yayınevi tarafından ekim 2004 te, ikinci baskısı ise aradan bir yıl geçtikten sonra yine ekim ayında aynı yayın evi tarafından yapıldı.bir murat çelik kitabı...
gülziya; murat çelik’in ilk kitabı. kitap ilk baskısını yaptıktan sonra ve benim elime bir konser vasıtasıyla ulaştıktan sonra o kadar çok okudum ki, o kadar çok not aldım ki...şunu belirtmem lazım gelir ki kitap murat çelik’in yaptığı her iş gibi buram buram kalite kokuyor.
gülziya...öncelikle ’post modern’ bir roman.sağlam bir kurguya sahip.bir yapboz gibi; küçük parçaların hepsi aslında büyük bir bütüne çıkıyor, her yol o ‘büyük ve bir’de birleşiyor...
bir anda okunması gereken kitaplardan ki küçük parçalar havada asılı kalmasın..bir anda ve bir çok kez okunmalı.ilk okuyuşta bir şey anlamadıysanız eğer pes etmek büyük bir hata. kendini ancak ikinci ya da üçüncü kez okumada teslim edecektir gülziya.kitabı okurken berrak bir zihin, sessiz bir ortam, dingin bir ruh hali; bütünü anlamayı kolaylaştıracak etkenlerden biri.
kitabın şiirsel bir anlatımı var.yer yer içerisinde şiirler de bulunmakta hatta.adından da anlaşılacağı gibi... (bkz: masalını arayan kahraman);
gülziya masalını aramakta
murat çelik masalını gülziya'da aramakta.
masal ve roman, geçmişle gelecek arasındaki bir köprüde sözcüklerin ince ince dokunmasıyla oluşmuş.alışılmamış ancak sağlam bir olay kurgusu okuyucu beklemekte.
“her masal vurur kahramanını....” gibi vurulacak, siz de kendinizi gülziya’da arayacaksınız,,,
murat çelik kitabı yazarken büyük ve küçük harf seçimi titizlikle yapmış.cümleler büyük harflerle başlamıyor, sadece vurgulanması gereken yerlerin tamamı büyük harflerle yazılmış ve ilk baskı dil bilgisi kurallarından mahrum.noktalama işaretleri, paragraflar ve bağlaçlar çoğu zaman kullanılmamış diyebilirim.bu yüzden okumak zor.mesela cümleler hiç bitmeyebiliyor..sevindirici bir haberdir ki ikinci baskı baştan sona düzeltilmiş.
jan garbarek, jethro tull, ravi shankar, tangerine dream, magna carta kitapta adı geçen müzisyenler ve müzik grupları. murat çelik’in müzik zevki hakkında küçük ip uçları bunlar…mesela caz müzik sevdiği ortaya çıkıyor…
kitabın kapağına değinmek istiyorum bir de...kitabın kapak resmi fazlasıyla soyut...murat çelik’in bir diğer kitabı olan aşkın elif hali’nin kapağı gibi ancak resimler farklı.tarif etmeye çalışırsak; bu beyaz bir heykel.dizleri üzerinde oturmuş kafası hafif öne eğik biri.hz. mevlana’nın böyle bir resmi vardı ama bu farklı.beyaz bir heykel...murat çelik bunu ‘seyyah’ isimli şarkısına çektiği klipte aslında açıklamış bir nebze de olsa.klibin sonunda ‘esselamun aleyküm ve rahmetullah’ diye selam verirken tam murat çelik (sadece bu görüntü var; murat çelik dizleri üzerine oturmuş, kafasını sola çeviriyor) o sembolik taş görüntüsü geliyor ve biz heykelin anlamını çözüveriyoruz...
kapak fotoğrafı haldun arslancan’a ait
(bkz: mahçup medeniyet, fotoğraf 2004)
‘yeryüzü oyunlarının’, hayatımızın, bize biçilmiş rollerin, aşkın ve boşlukların çatışmasını, çarpık yaşantılarımızı içimizi sızlatarak önümüze seriyor gülziya.
tam bir aşk kitabı, aşkın bütün halleri içinde saklı.
‘hüzzam makamında’ , hüzün tadında ...
gözyaşlarıyla yoğrulmuş bu kitabı, acının dozunun en çok yükseldiği anda damarlarıma enjekte ettim.şah damarımdan yakalandım.dönüp tekrar tekrar vuruldum.vuruldukça içime döndüm.lal oldum.
‘ah.! min’el aşk, min’el garaib........’
“bütün sokaklar tek bir sokağa çıkmak içindir ve bütün aşklar bir ve tek olan
o aşkı hatırlamak içindir...”
gecenin gündüze gebe, aşkın hüzne yoğrulmuş bu halleri
ya hay ya kayyum diye göklere öbek öbek savrulan duaları ile
gülziya yeniden varolmanın büyüsünü taşıyor.
“zamanın aynasında kendimize kestiğimiz kumaş geleceğimiz için biçtiğimiz yaşamı sarmadığına göre, biz hangi kendimizle giydireceğiz ki bedenimizi?”
“bilerek yaşadım seni
istemeyerek unuttum
işte öykümü anlatıyorum sana
sessizlik önümde diz çökmüş
gökyüzü içilecek kadar mavi
işte seni anlatıyorum bana..”.
bizi anlatırken bize ve o ‘bir ve tek olan’ı hatırlatırken bize; sözcükleri seçimi, şiirsel küçük dokunuşlardan ilk olarak kalbe ulaşıyor.nasıl bir kalp olabilir ki bunu yazan dersek eğer hemen cevabını kitabın girişinde saklı aslında, kelimelerde bir giz hali;
“hikmeti kelimelerin kalbine koyan allah’ın adıyla....”
kitapta geçen tabirle ;
“okuduğunuz sözcüklerin içini dolduran düşleriniz
içini düşlerinizle doldurduğunuz
sözcükleriyle boşalan bir yazar...” dır yazar...
ve gülziya bütün arayışların başlangıcıdır.en başından........
en başından dönülür kalbe.
en başından hatırlanır.
en başından ‘bir kadehle sunulur gözyaşları geceye’
ve ‘aklımızla kalbimizin kesiştiği yer’ düşer düşüncemize.
murat çelik’in dediği gibi ‘aklınızla kalbinizin kesiştiği yere dikkat edin...bir tek orası kaldı’
“hadi,
dönelim içimize tekrar
koşalım
kaldırımlar sıcaktır bu saatte
saatler soğuktur bekleyişlerimiz ılık...
yollarımız dağınık , yüksekliklerimiz çekici...”
bir hüzün...sebebi;
derinlerde gizli...tuzu kurumadan gözyaşlarımızın,
gece, hüzün, şarkılar....
-nefesine aşık bir ney- ,
üfler içimize
üfler de başlar hayat.
unutmak için gelişimizdir dünyaya
ve taşıyamadığımızın sorumluluklarımızdan kaçmak için
en güzel yol olan hatırlamak istemeyişimizdir.
oysa aşk böyle midir?
gülziya masalını arar...ben gülziya’da ararım.arayışımın başlagıcına çıkar tüm yollar ve der ki :
“aşk kurban vermeden anlamını kazanmıyor(du)
aşığın boynunda ibrahim’in bıçağının hükmü kalmıyor(du)...”
elde mi ki bu güzelliğine kapılmamak ifadelerin???özenmemek mümkün mü kurulan cümlelere?
“damarlarımı kuşatan duvarlarının ardında, beyaz geceli uykularımdan kalmış çarşaflara sarıp bir gülü kurutur gibi seni bırakıp unutabilirim de....nasıl olsa anonim yaşanıyor artık aşklar....”
ne bir ses ne de bir söz kelimeler anlatmaya yetmez bu romanı....
“ben
rengini kalbinde taşıyan ressam
yüzünün coğrafyasına
asılı kalacağım boşluğumla....”
“aşk gözlerimizin baktığı yerdir..!
hoş geldin...”
önce ve daima gözler...
ve sonlarına doğru kitabın;
“kalbinizin lunapark yeriyle yani
bir şiiri kanayarak yazmak....
ağrıyan yerlerinizi bir hediye gibi kabullenmek...
etrafınızdaki duvarları anılarınızla aşmaya çalışmak...
bir yanınız acırken diğer yanınızın acınızı çoğaltması
anılarınızı hatırlayacak kadar eskimek
sinemaya girerken çıkışınızla karşılaşmak
bir şiirin en nazik yerinde gülerek ağlamak......”
satırlarını okurken ben farkında olmadan hakim olmaya çalışıyordum gözyaşlarıma...
bir şiirin en nazik yerinde gülerek çalışıyorum ağlamamaya ...
“ölüm neremde çoğalır, bilirim
bu gözleri kezzapla yıkanmış bir seyyahın
ısrarla yere varan alnıdır....”
“bu
hepsi bu
bütün hepsi bu
bütün bildiğimiz
bütün unuttuğumuz
işte bizim
yani
gözlerini yanında taşıyamayanların
yaşam dediği boyalı ayna....
ya-sin!
hepsi bu”
hepsi budur...hepsi ama hepsi budur...daim olsundur murat’ın cümleleri...ben söyleyecek söz bulamazken o iadeyi selam istiyor.....
“ben
tarihi yasaklanmış bir aşk tarikatının
hala suskun kalmış birkaç onurlu yolcusuyla
herkesin herkesten sorumlu olduğu
en gizli masalları anlatarak
ve yaşam denilen bu tiyatro sahnesinde
geniş kanatlı atıyla göğsünüze inen
lacivert gözlü kahraman…
aklınızla kalbinizin kesiştiği yerde
çok eskiden çektirdiğiniz
ve ama öyküsünü unuttuğunuz
o fotoğrafların kime ait olduğunu
hatırlatıyorum size..
beyaz bir düşle aktım hayatınıza
selamünaleyküm!.”
ve son kez şunu diyorum ona;
-ve aleyküm selam...
- sesine aşık bir neyin nefesinde başlayan hayat...
|