merhaba! itü sözlük, içeriği dünyanın değişik noktalarında bulunan yazarlarca oluşturulan bir interaktif sözlüktür. daha fazla bilgi alabilir, üye olarak içeriğin genişlemesine katkıda bulunabilirsiniz.
  1. 1

güçler birliği

  1. bu başlıkta
  2. bakın dur
  3. sırala
  1. yasama yürütme ve yargı yetki ve sorumluluklarının tek elde toplanması. amaç acil durumlarda hızlı kararlar alıp bunları uygulayabilmektir.
  2. türkiyenin yavaş yavaş içine sürüklendiği oluşum. zira van cumhuriyet savcisının yediği son nane artık iyice gösteriyor ki yargı da hükümet kontrolüne geçmiş. eh, zaten yasama (bkz: meclis) yürütme (bkz: bakanlar kurulu) da bizim, orduyu da iyice yıprattık mı efendime söyleyeyim gelsin ılımlı islam, gitsin laik düzen.
  3. diktatör rejimlerde, imparatorluklarda ve askeri diktalarda varolan rejimdir. bakanlar kurulu, hsyk, meclis hükümetinin tek bir güç olması ve tek bir grup veya tek bir kişi tarafından yürütülüyor olmasıdır. şuan türkiye cumhuriyeti'nde oluşturulmaya çalışılan birliktir. lakin cümle içerisinde birlik yazdığı için olumlu bir şey sanılmaması gerekmektedir. güçler birliğinin varolması demek yargılayanın da kanunları yazanın da ülkeyi yönetenin de tek bir kişi veya tek bir grup olmasıdır ki bu ülkenin bastırılmış bir toplum oluşturmaya taban hazırlar. örnek verecek olursak bunun için en güzel örnekler adolf hitler ve mussolini'dir. güçler birliğini sağlamışlardır ve bu sayede sendikaları, dernekleri ve medyayı da arkasına alarak ülkede farklı seslerin çıkmasına, insanların hakkı yendiğinde itiraz edebilmesine engel olmaktadır. tıpkı mussolini döneminde italya'da bireyin haklarını kısıtlayan ve ayrımcılık temelli yasalar çıkarıldığında basında hiç bir olumsuz tepki olmaması ve övgü ile bundan söz edilmesi gibi ülkede bağımsız medya kalmadığından toplum gerçekleri göremiyor ve görse bile sesini çıkaramıyordur; buna bir başka mussolini örneği verecek olur isek dünyada en fazla dernek, vakıf ve sendikanın kurulduğu dönem mussolini dönemidir; çünkü mussolini ilk önce sendika ve diğer sivil toplum örgütlerini ele geçirmiş ve bastırmıştır; hatta kendi yandaşları tarafından yenilerini de kurdurmuştur. sebebi ise tek sesliliği sağlayabilmek ve kitleleri peşinden koşturabilmektir. bir işçi sendikası bir yasa hakkında olumlu tepki verdiğinde o sendikaya üye olan herkes buna o tepkiyi vermiş sayılmaktadır ve öyleymiş gibi davranılmaktadır. işte bütün bunlar faşizan yönetime doğru götürür ülkeyi; bu yüzden türkiye cumhuriyeti'nin bu yolda en kısa zamanda dönmesi ve fok balıklarını rahat bırakması gerekmektedir.

    (bkz: başbakanın fok balıklarına bile laf atması)
  4. atatürk'ün ömrü boyunca savunduğudur. meclisin üstünde bir güç olmasını istememiştir atatürk ve meclise de kendi hükmettiği için devrimler konusunda güçler arasında bir uyumsuzluk meydana gelmemiştir. atatürk sonrasında da chp bu fikri sürdürmüştür. ta ki tahmin edin ne zamana kadar. evet menderes tek başına iktidar olana kadar. ondan sonra chp güçler birliği konusunda ciddi şekilde muhalefet yaparken menderes atatürk'ün izinden gittiğini belirtmiştir.
  5. kurtuluş savaşı sırasında atatürk'ün bulabildiği en iyi çözümdür.

    yani kimse kusura bakmasın, o savaş ortamında yok yasa geçti yok geçmedi yok yargıya intikal etti diye beklemek anlamsızdı.

    sonrasında güçler birliğini bozmak için adım atamamıştır şeyh said ve arkasındaki andavallar sağolsun.

    şimdiki iktidar adnan menderes'in izinden gidiyordu ne oldu sonra?

    de siktirin gidin kalıbına soktuğumun nankörleri.
  6. bu tipler atatürk'ün her devrimine muhaliftir. her yaptığının tersini hedefler.

    ama konu güçler birliği oldu mu, hemen atam izindeyiz moduna geçerler.

    ikiyüzünü sittiklerim!
  7. atatürk'ün teorik olarak ta nereden esinlendiğini bilmeden ve genel yaklaşımını tanımadan atatürkçü olan ve tarafsız bir şeyler de yazılsa sövmekten öte gidemeyenlerin anlamayacaklarıdır. kendi fikrime gelince; güçler ayrılığından yanayım.

    otoriter düşüncenin, diktatör yönetimlerin teorik lideri olarak görülen jean-jacques rousseau (1712-1778), osmanlı’nın son dönemini ve cumhuriyet’in kurucularını, aydınlarını fikri yönden etkileyerek türk modernleşmesinin simgesi haline gelmiştir. rousseau, insan doğasına ilişkin çözümlemesiyle, insanın uygarlık tarafından değiştirilmemiş doğal halinin birçok açıdan daha üstün olduğu fikri ve modern demokrasi anlayışına temel oluşturan toplumsal sözleşme öğretisiyle ün kazanmıştır. “devletçi” anlayışının önde gelen savunucularından olan ve “genel irade” kuramıyla bilinen rousseau’nun devlet-toplum-birey hakkındaki fikirleri, kıblelerini paris’e çeviren ve cumhuriyet’in temellerinin bu düşünceler üzerine inşa edecek olan jön-türkleri derinden etkilemiştir.

    rousseau’nun hayaletinin 1921-24 anayasalarındaki etkilerine ve hala süren izlerine geçmeden önce, katı bir şekilde savunduğu “devletçilik”i ve “genel irade” kavramlarını açıklayalım.

    rousseau, “devlet nasıl ortaya çıktı” sorusuna cevap verirken liberal düşüncenin kurucularında sayılan j. locke gibi “toplum sözleşmesi ile” cevabını verirken, “toplum sözleşmesinin nedeni” hakkındaki ve “devlet nasıl olmalıdır” sorularına verdiği cevaplarla locke, montesquieu gibi özgürlükçü ve bireyi haklarını savunan düşünürlerden net bir şekilde ayrılarak hobbes’in de savunduğu “devletçi” bir yaklaşımı ele almaktadır. “devletçi” anlayışa göre, devletin gücü sınırsızdır. devlet ölümlü tanrıdır, ona karşı gelinmez. devlet araç değil amaçtır. birey ise amaç için kullanılan ve harcanabilen araçtır. devlete bağımlı olmayan bağımsız değildir (hegel). devlet kutsanmıştır (montal god). karl schmitt’e göre devlet hukukun önündedir, hukuku oluşturan devlettir. devlet istisnalara karar verir, hukuku askıya alabilir. rousseau’ya göre birey hayatını devlete borçludur, prens birine öl derse o birey ölmelidir. çünkü yaşama hakkı devletin bireye verdiği bir lütuftur (a conditional gift of the state).

    devletçi yaklaşım birey hak ve özgürlüklerini devlet karşısında görmezden gelir. hukukun üstünlüğünü reddeder ve kanun çıkartanların hukuka bağlayıcı olamayacağını savunur. devlet hukukta istisnalara karar verebilir ve bekası için hukuku askıya alabilir. hikmet-i hükümet kavramını içselleştirir ve böylece çıkarlara dayalı icraatları meşrulaştırabilir.

    “genel irade” rousseau’nun ortaya attığı bir terim olarak, tek tek bireylerin iradelerinin toplamı ancak bu bireylerin iradelerini bağlayan bir güçtür. “genel irade” her zaman haklıdır, kamu yararını ve çıkarlarını hedefler. o halde genel iradeye itaat mutlak olmalıdır. savunduğu “organik devlet” anlayışı ile bireylerin iradeleri genel irade içerisinde erimesi gerektiğine inanır.

    rousseau’nun egemenlik hakkındaki görüşleri devletçi olduğu kadar otoriterdir. güçler birliğini mutlak bir şekilde destekleyen rousseau, siyasi farklılıklara, toplumdaki çeşitliliklere ve özellikle de siyasi partilere karşıdır. solidarizm (dayanışma anlayışı) ile “kuvvetler birliğine” dolaylı yoldan katkı sağlamakta ve bu anlayışla mevcut otoritenin şekillenmesi desteklemektedir. savunduğu güçler birliği ve tek partili yönetim ile dolaylı yoldan paternalizmi (vesayetçilik) de ön görmektedir. hikmet-i hükümet ile paternalizmi birleştirerek devletin istisna kullanıp hukuku askıya alabileceğini, bunu da “beka” adı altında meşrulaştırabileceğini, çünkü “genel irade”nin yanılmaz bir güç olduğunu savunmaktadır. devletçiliğin incili sayılan “toplum sözleşmesi” kitabında “kutsal devlet”in kurtarılması için demokratik düzene müdahale edilmesinin meşru olduğunu savunmuştur.

    birey hak ve özgürlüklerini görmezden gelen, menfi çıkarların ve makamların maşası olabilecek ve hukuki anlamda yapılacak bütün eylemleri meşrulaştırabilecek olan “devletçi” anlayışının türk modernleşmesine ve özellikle 1924 anayasası’na etkileri, “hobbescu bir leviathan’ın belki de en çağdaş formu olan rouuseaucu cemaatin üstünden olmuştur.(*) devletçilik anlayışı teorikte osmanlı’nın zihni yapısına uygun gözükse de pratikte ve prensipte, en basitinden “insan”a verilen değer itibariyle bile tabandan zıttır. nitekim, zamanın siyasi ve sosyolojik yapısı ve siyasi aydınların fikri yapılarınca “devletçi” anlayış içselleştirilmiştir. osmanlı’dan miras kalan “milli kültür”, cumhuriyet döneminde de rousseaucu devlet anlayışı “solidarizm”in ve “korporatizm”in benimsenmesini kolaylaştırmıştır.

    osmanlı’nın son döneminde yetişen aydınların ve cumhuriyet kurucularının, fransa’ya yönelmiş olmaları ve rousseau’yu fikri önder olarak görmeleriyle rousseau’nun “devletçi” anlayışı türk modernleşmesinde ve çıkarılan anayasalarda etkisini göstermiştir. rousseau’nun “genel irade”si anayasaya şekil vermekle kalmamış, türk modernleşmesindeki ve anayasalcılığındaki otoriter siyasal damarının özüne de işlemiştir. “solidarizm” ve “genel irade” ilk anayasaların düşünce temelini oluşturmaktadır. “güçler birliği” ve “tek partili yönetim” rousseau’nun solidarist düşüncesiyle bire bir aynı zihnin ürünüdür.

    1924 anayasası’nın anayasa yargısı konusundaki tavrı, aslında anayasa koyucuların amaçlarıyla da örtüşmektedir. anayasa, devrimlerin gerçekleştirilmesi ve yerleştirilmesi için uygun bir vasıta sağlamalıydı. devrimci kadrolar, reformların hukuk duvarına çarpmasını istemeyecekti.(*) işte bu noktada rousseau’nun devletçi anlayışı devreye giriyor ve korporasist ve paternalist düşüncesinin ürünü olarak kamu otoritesi elinden modernleşme ve devrimciliğe, osmanlı’nın milli ve vicdani esaslarıyla çerçevelenmiş olan “beka” kavramı kullanılarak insan hak ve özgürlüklerinden ödünle toplum mühendisliğine soyunuluyordu. hikmet-i hükümet anlayışı ile “olağanüstü haller” olgusu hukuka aykırı işlemleri meşru kılmada türk siyasetine rousseau’dan adeta bir hediye olarak kalıyor.

    osmanlı’nın mirası olarak kalan “milli kültür”ün rousseau’un devletçi anlayışı benimsemekte kolaylık sağladığını yalnız prensipte farklı olduğunu belirtmiştik. “devletin bekası için” kavramını daha iyi açıklamak maksadıyla da bu görüşlerdeki farklılığı da açıklayalım. rousseau’nun devletin bekası için ölümünün, milli ve dini bir değer olan “şehit”lik kavramını bulandırmaması adına bir örnek verelim. osmanlı ve günümüz milli ve dini zihniyet çerçevesinde “devletin bekası için” şehitlik, devleti temsil eden merciler için değil vatan, millet, diyanet olgularını benimsenmesi ve sahip çıkılması adına devletin bir “araç” görülmesiyle tanımı yapılabilir. rousseaucu anlayışa göre “devletin bekası için” görüşünde devlet amaç olmakla birlikte bireyin canı devleti temsil eden ve bunların egemenliği adına ölümünün istenmesi üzerine, araç olarak kullanılıp ölmesi demektir. örneklerle açıklayacak olursak istiklal savaşı’nda gazi, şehit olmak ve istiklal mahkemelerinde asılmak ikilemini söyleyebiliriz.

    rousseau’nun güçler ayrılığı düşüncesindeki kararlılığı, bizde 1961’e kadar süren bir kararlılık halini almıştır. anayasal devlet’in olmazsa olmazlarından olan “güçler ayrılığı”nın ihlali birey hak ve özgürlüklerini korumasında ve siyasi iktidarın sınırlandırılmasında gecikmeye sebep olmuştur.

    1946’ya kadar süren tek partili yönetim ile rousseau’nun vasiyeti tutulmuştur. demokratikleşme yolunda zaman kaybı niteliğini alan tek partili yönetim ile ancak çoğunlukçu despotizm sağlanabilmiş, cumhuriyet demokrasi olmadan aslında pek de erdem olmadığını göstermiştir.

    sınıflanmayı reddeden korporatist ideoloji, tek parti olan halk partisi’nde belirginleşmiş, siyasi çeşitliliği rousseau gibi reddetmiştir.

    jakoben görüş cumhuriyet tarihinde en çok benimsenen ve türk siyasetinin kanayan yarası hükmündedir. halkı bilgisiz, beceriksiz gören siyasi elit, kendini egemen olarak vasi ilan eder, ve insan(cık)ları karar alma mekanizması içerisinde etkisiz görür. tarihte hiçbir çağdaşlaşma ve halkı modernleştirme devrimleri kamu otoritesi tarafından zorla yapıldığı görülmemişken paternalist bir yaklaşımla bireylerin yaşam tarzları üzerinde söz sahibi olunmuş, siyasi ve yargısal denetimi bürokratik organlara konuşlayarak vesayetçi bir tutum sergilemiştir.

    “devletin bekası” adına yapılan her türlü icraatların meşrulaştırılması ve böyle bir zihniyetin benimsenmesi türkiye’de demokrasiye darbe vuran gelişmeleri doğurmuş ve özelliklede “derin devlet”in oluşmasına ve “mafya”nın fikri anlamda beslenmesine sebep olmuştur.

    çoğulcu ve liberal unsurlar taşıyan anayasal hükümlere rağmen, devlet seçkinlerinin zihin kodlarında solidarist düşüncenin derin izleri yatmaktadır. bu yüzden rousseau’ya otoriterizmin liberal maskeli düşünürü de denir. anayasa’da geçen “başkalarının hürriyetinin hududu” ifadesi “devlet/milletin menfaatleri”ni de kapsayacak şekilde genişletildiğinde, özgürlüklerin sınırlandırılması kolaylaşmaktadır. üstelik “milli menfaatler” kim(ler) tarafından tanımlanacaktır?(*)
    siyaset sembolleri okumaktır. osmanlı’nın son dönemlerine hitap eden ve cumhuriyet’in kurucu elitini oluşturanların fikir yapılarını ve uygulamalarını baktığımızda rousseau’nun sembolleştiğini görürüz. tek partili yönetimin bürokratik yapının konuşlanması tamamlanasıya kadar sürdürülmesi, anayasanın bürokratik ve siyasi çerçevesini tamamlayasıya kadar güçler birliğinin uygulanması, devrimlerde “genel irade” ve “beka” adı altında otorite tarafından yapılan yenilikler, halk partisinin korporasist uygulamaları, devlet politikasında solidarizmin benimsenmesi ve “halkçılık” ilkesini şekillendirmesi, vesayetçiliğin bürokratik yapı tarafından özümsenmesi ve anayasanın otoriter siyasi damarı beslemesi rousseau’nun fikirlerinin siyasi hayata yansıyan perspektifleridir.

    ne anayasal devletle, ne hukuk devleti ile, ne de “insan”a verilmesi gereken değerle örtüşmeyen rousseau’cu görüşler, maalesef türk modernleşmesine olan etkileri ile hala günümüzde etkisini göstermektedir. özgürlüklerin kısıtlanmasından, hukukun ıskalanmasına kadar birey hak ve özgürlüklerini zedeleyen, demokrasiye darbe vuran her türlü eylemin meşrulaştırılması, vesayetçi yaklaşımlarla rejimin ve “beka”nın koruyuculuk zihniyetinin benimsenmesi dünün olduğu kadarıyla bugünün de en büyük siyasi bulanımlarındandır. atilla yayla’nın belirttiği gibi keşke rousseau gibi bir düşünürün yerine bastiat ve temsil ettiği fikirler gibi hukukun ve insani değerlerin üstünlüğüne inanan bir vizyonu benimseseydik. o zaman belki de “rousseau’nun “canavar iktidar”ı kime emanet edilecek”(**) kaygısıyla siyaset gütmezdik. keşke…

    http://www.iolpmezunu.com/...
  8. mustafa kemalin çok öykündüğü osmanlı sultanlarına benzeme çabasıydı, bitti gitti. şimdi diktatör olma çabasında bir zevat yüzünden tekrar gündeme geldi. bununda sözde osmanlı hayranı olmasıda ironinin dibi gibi. -osmanlı hiçbir zaman sahip olduğu gücü fakirin, yetimin parasını hiç etmek için kullanmadı aksine o muazzam gücü gerçek devlet yöneticilerine yaraştığı gibi, milleti için kullanan az sayıdaki devlet adamlarının çıktığı bir hanedandı.- bu zevatta yarın öbür gün bunu yasalaştırıp 3. dünya savaşı çıkarmazsa iyidir.


    seri eksileyeceklere not: anti-kemalist olduğum kadar anti-islamist de bir insanım, osmanlıya olan sevgim de vefadan gelir. senin taptığın insanlar ve onların kalın kafana soktuğu saçma sapan fikirler veya kutsalın zerre sikimde değil.
  1. 1