|
|
- (bkz: ensaio sobre a lucidez)
(lethe, 06.01.2009 09:15 ~ 09.01.2009 14:58)
- tamamı gülse birsel' in 30 ocak 2009 tarihli yazısı, güzel yazmış.
sokaktaki gariban kemancı!
abd'nin washington d.c. şehrinde, bir metro istasyonu. soğuk bir ocak sabahı, siyah tişörtlü ve beyzbol şapkalı bir adam gelir ve kutusundan kemanını çıkarıp sokakta çalmaya başlar.
45 dakika boyunca bach çalan sokak müzisyeninin önünden, işe gitme saati kalabalığı olduğu için, hesaplamalara göre binlerce insan geçer.
ilk üç dakika boyunca müzisyeni fark edip duraksayan sadece tek bir kişi vardır.
o da biraz yavaşlayıp durakladıktan sonra yoluna devam eder! bir dakika sonra kemancının ilk bahşişi olan bir dolar, keman kutusuna bir hanım tarafından atılır. hanım parayı attıktan sonra müziği dinlemeden yürümeye devam eder.
müzisyenle en çok ilgilenen 3 yaşındaki bir oğlan çocuğu olur. bir süre duraksayıp seyrettikten sonra annesi tarafından yola devam etmesi için aceleyle sürüklenir.
devam eden dakikalarda kemancıyla en çok ilgilenen çocuklar olur. çoğu seyredip, dinlemeye yeltenirler ama anne veya babaları buna izin vermez ve çocukları alarak yollarına devam ederler.
kemancının çaldığı 45 dakika boyunca sadece 6 kişi durup bir süre müziği dinler.
20 kişi de keman kutusuna para atar.
zaman dolduğunda kutuda 32 dolar vardır.
kemancı müziği bitirip toplanmaya başladığında herhangi bir tepki veya alkış olmaz.
kimse gariban kemancıyı tanımamıştır ama o aslında dünyanın en iyi müzisyenlerinden sayılan ünlü joshua bell'dir ve elindeki stradivarius kemanın değeri de yaklaşık 3 buçuk milyon dolardır! henüz iki gün önce boston'da verdiği konserin biletleri ortalama yüz dolara satılmıştır ve günler önce bitmiştir! joshua bell, bu 45 dakikalık mini konseri, washington post gazetesinin bir deneysel araştırmasına yardım amacıyla vermiştir. bu sosyal deney, insanların farkındalıkları, zevkleri ve öncelikleriyle ilgilidir ve bu amaçla uygunsuz bir saat ve kamuya açık bir alan seçilmiştir. konu şudur: acaba bu uygunsuz şartlarda güzelliği fark edebiliyor muyuz? değerini anlayabiliyor muyuz? ve yetenek, beklenmedik bir ortama yerleştirildiyse, onu algılayabiliyor muyuz? yıllardır birçok tüketim ürününün paket ve sunuşuyla ilgili araştırmalar yapılır ve benzer sonuçlar çıkar. paket tasarımı ve sunumu daha güzel olan ürün, ötekinin tıpatıp aynısı bile olsa, tüketici tarafından çoğunlukla "daha iyi" gibi algılanır.
ama sanatla ilgili böyle bir araştırma hiç yapılmamıştı.
sonuçlara göre, acaba insanların bir sokak müzisyeniyle dünya çapında bir kemancı arasındaki farkı algılamalarının tek yolu "sunuş şekli" midir?! bu ilginç araştırma, geçtiğimiz yıl washington post gazetesine bir pulitzer ödülü kazandırdı! "bakmak"la, "görmek" arasındaki farkı zaman zaman hatırlamak lazım.
sadece sanatta değil, hayatta da, bazen amerikalıların deyimiyle "durup çiçekleri koklamak" için vakit ayırmak gerekiyor.
eğer metro istasyonunun oradan geçenler, "iş, güç, vakit, yetişmek" kavramlarını birkaç dakikalığına akıllarından çıkarıp "hayat şu anda bana hangi hediyeyi veriyor" diye düşünselerdi, yani yolda durup çiçekleri koklasalardı, 45 dakikalık muhteşem ve bedava bir müzik ziyafetini kaçırmayacaklar, üstelik nefis bir anı edinmiş olacaklardı.
bugün iş yok...
bir durup bakın ve fark edin bakalım, hayat size hangi hediyeleri veriyor...
- hallerce olabilecek eylem. nazım hikmet'in dediği gibi:
bugün aklıma
yazısız ve çizgisiz
bir resim geldi, taranta - babu!
ve benim, birdenbire
yüzünü değil,
gözünü değil,
senin sesini göresim geldi, taranta - babu;
mavi nil gibi serin,
yaralı bir kaplan gözü gibi derin
sesini senin!
- anlamlı bir eleştirisi için a ay filminden yekta'ya kulak veriyoruz.
"göstermek daha mı önemli?
her gördüğünü gösterebiliyor musun?
söylesene her gördüğünü gösterebiliyor musun?
rüyalarının fotoğrafını çekebiliyor musun?
ışığın yetiyor mu? netliğini ayarlayabiliyor musun?
görmeyi sadece görmeyi biliyor musun?
hem ne göstereceksin? haberleşmek için mi? kimlerle?
kendinle habersiz kaldın mı hiç?
gösterilemeyen şeyler görüyorum hep.
gör! sadece gör!
ne olursun, o fotoğraflara görmek icin bak!
görüyor musun? görüyor musun nuran?"(mabel, 22.09.2009 23:02)
- orta amerika şamanizminde erk akışlarını algılayabilmek anlamına gelen ve göze içkin olmayan algısal sıçrama.
- görmek bile nispidir. kaşınan yeri parmak, gözden iyi görür. *
- adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa :
- buraların yabancısıyım demiş. parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :
- ben de buraya ilk defa geliyorum demiş. ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
- ıhlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş çocuk. kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
- iyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm ?
- tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.
üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde farketmiş çocuğun kör olduğunu.
çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini.
ışığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki. sizinkiler sağlam öyle değil mi?
adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
- artık emin değilim, demiş. emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.
gösterdim... gördü anlamına gelmez
söyledim... duydu anlamına gelmez
duydu... doğru anladı anlamına gelmez
anladı... hak verdi anlamına gelmez
hak verdi... inandı anlamına gelmez
inandı... uyguladı anlamına gelmez
uyguladı... sürdürecek anlamına gelmez...
alıntıdır
|