bir nevi kaçıştır. çağlar boyu insanların yeniye, daha iyiye ulaşma çabası için yer değiştirmeleridir. tebdil-i mekanda ferahlık vardır derler, evet vardır. ama göç değildir bu. göçte nankörlük, gidipte dönmemek vardır.
yaşamakta olduğu yerlerdeki tüm kaynakları tüketip yeni yaşam alanı bulmak amacıyla yapılan seyahattir.göçebe topluluklarda sanat,kültür,toplum yaşamı gibi kavramlar çok gelişmiş olmaz ve genellikle savaşçılardır.
tam karların eridiği günlerdi
taşan çaylar gördük yol üstünde
testere sesleri duyduk dağa varınca
koruda hızarcıları gördük.
bazen bir söz çalınır dillerinden
şimdi uzak dağlarda, o koruda
bir dönem dallarında dolanırdı ya
öyle bir rüzgar geçer yüreklerinden
takalar vardı geride çayın ağzında demirli
sulara kapılmış inen kol kol tomruklar gördük
böyle bir göç dendi mi
ayırır gövdeyi kökten
dal kırar, yağrak soldurur
söker çadırını yörük.
bazen bir söz çalınır dillerinden
şimdi uzak dağlarda, o koruda
bir dönem dallarında dolanırdı ya
öyle bir rüzgar geçer yüreklerinden..
kalp caysa da vur kıyılarıma
yağmur ol yağ bana
gül solsa da dur kapılarıma
müjdeler ver bana
göğsünde avutsaydın
uzanıp da öpseydin
beni sevseydin sevseydin
söylemesen de anlardım
gel kıyılarıma kapılarıma
gel bana
gel odalarıma gir uykularıma
tutulaydım ay yerine
aşk her yerde göç her mevsim
uzanamadım ellerine
biraz çocuk kalsaydım
elinden su içseydim
beni sevseydin sevseydin
konuşmasan da anlardım
gel odalarıma uykularıma
gel bana
gülay ın bir ermeni türküsünün melodisi üzerine yazdığı mükemmel sözlerden oluşan mükemmel türküsüdür.
sözleri de şöyledir:
siyahın gölgesinde güz
ellerinde ağır ezgi
önümden geçen yaşlı çınar
gözleri deniz dengi
uzağımdan geçmez vakt-i zaman
herbirimize bu yazgı
gelen yağmur gökten inince
içim ağlar inceden ince
acıdan boğazımızda
düğümler büyürlerken
yürü oğul
yürü oğul yürü gidelim de buralardan
göçe güller sermiş siyahından kervan
yürü oğul yürü gitmeliyiz buralardan
yürü oğul yürü göçmeliyiz buralardan
kurbanın insanlar adlı albümünün kapanışı denilebilecek parça.böylesine güzel bir albüm ancak böyle güzel bir sonla bitirilebilir dersiniz.çok agresif bir distortion vardır bu parçada.
enfes bir fuat saka çalışması. halen nasıl hakkında giri girilmemiş hayret verici doğrusu. bir kez dinleyin sigara yakarsınız. sigara içmiyorsanız gene sigara yakarsınız. o derece.
derler ki ; kuşlar bir memleketten digerine göç ederken,asla dişi kuşu geride bırakmazlarmış.göç ne kadar zor olursa olsun,erkek dişisini göçü tamamlatmak istermiş.onları ayıran tek şeyin;pusuda yatan avcıların olduğu söylenir.eğer erkek kuş göç sırasında dişisini kaybederse,bir zaman sonra o da göç yolunda ölürmüş
insanlık tarihini savaşlar kadar etkileyen bir olgu. tarih kavimler göçünü yazar ilk kitlesel insan hareketi olarak. avrupa'nın tarihin değiştirir. türklerin orta asya'dan anadolu'ya gelmesi de aynı derecede önemli bir tarihi harekettir. şimdi yoksul ülkelerden bir zamanlar onları sömürerek zengin olmuş ülkeler yönelik bir göç süreci var. dünya siyasetinin en önemli gündem maddesi.
insanların umut arayışını fırsat olarak değerlendirenlerce yürütülen yasadışı göç ise yaşadığımız dönemin en büyük insanlık dramı. yeni kölelik düzeninin adı.
pek çok müzik eleştirmenine göre türk pop-rock tarihinin en iyi albümü sayılan, nazan öncel'in 1995 tarihli üçüncü albümü.sanatçı, ben böyle aşk görmedim albümüyle başladığı, 90'ların başındaki caf caflı pop kültüründen kopma isteğine nihayetinde ulaşmış ve kendi çizgisini kabul ettirmiştir.
1970li yılların ortalarına kadar gelişmiş kapitalist ülkeler tarafından ucuz iş gücü sağlamak, ülke içi ücretleri dengede tutmak ve yerli işçi sınıfının el sürmeye pek yanaşmadığı işlere yerleştirilmek üzere görece az gelişmiş ülkelerden belirli bir program dahilinde gerçekleştirilen göç dalgaları bugün özellikle gelişmiş kent merkezlerinin -beklenmeyen- adeta sonunu hazırlamıştır. sosyalist blok'un çözülüşü, bunun sonucunda orataya çıkan etnik çetışmalar, kuzey-güney ülkeleri arasındaki gelir ve yaşam standardı uçurumunun genişlemesi, az gelişmiş ülkelerde uygulanan "kalkınma" programlarının kırsal üretimi ve geleneksel (emek yoğun) sektörleri çökerterek yoğun işsizliğe yol açması, küresel ısınmanın yol açtığı ekolojik sorunlarla birlikte büyüyen açlık, kuzeyli kültür endüstrisinin iletişim araçları aracılığıyla ihraç ettiği "çekicilik" vb. olgular, göçü denetim dışı devasa ve küresel ölçekte bir gerçekliğe dönüştürmüştür. kalkınma süreci yani az gelişmiş bölgelerin dünya ekonomisiyle bütünleşmesi mevcut toplumsal yapılarda öylesine bir kopuşa yol açmaktadır ki, önceki yaşam tarzları geçersiz hale gelmekte ve göç tek çözüm gibi gözükmektedir.
güneyden kuzeye yönelik bu kitlesel (ve küreselleşmiş) göç kuzey metropollerinin çeperlerinde yoğun bir etnik varoşlaşmaya yol açmıştır. yasal ya da yasal dışı yollardan göç ettikleri ülkelerde göçmenler çok kültürcü söylemlere karşın, son gelenlerin durumu en kötü olmak üzere umarsız bir yoksulluğun, ayrımcılık-dışlanma-marjinalleşmenin ve kendi aralarındaki (rekabetçi) çatışmaların yanısıra, ırkçı saldırıların öznesi hedefi olmaktadır.
kim bilir, büyük metropolleri birer cehenneme çeviren bu durum belki de güneylilerin spontane öç alma yöntemidir kuzeylilerden.
güzel olmasına güzel de, sanki a perfect circle'ın the package* şarkısının elektro gitar tonunu alıp bununla gravity* şarkısının üzerine çeşitlemeler yapıp elde edilen şarkıya biraz nekropsi havası vermek gibi olmuş. özünde iyi de çevresi kötü gibi.
zordur göçmeler..hele bir de zorunlu göçmeler ise hele bir de sıfır kilometre bir yaşam ise, işte o zaman sudan çıkmış balık misali solmaya yüz tutmaya hazır gözlerinle sağı solu incelerken bir yandan kendini suya atmak için çırpınıp duruşu gibi kök saldığın yere geri dönmek için çabalar durursun...
niyeyse her göç sözünü duyduğumda aklıma bir kış günü kamyona doluşumuz geliyor..1000 kilometre yolu üzeri branda örtülü 78 model bir kamyona 11 kişi tıkış tıkış oturuşumuz geliyor. sonra bir yolüstü lokantasında duruşumuz..köy yerinden ilk çıkışımız, küçücük bir köyden kocaman bir dünyaya açıldığımız ilk lokanta..tenteyi kaldırıp seslendi bizlere babam:
-aç olan gelsin. yemek yiyeceğiz.
yemek dediğin de çorba..geçtik oturduk lokantaya..4 kişiye dört tane çorba... hiç ilgimizi çekmemişti inanır mısınız...ben ve benim bir büyüğüm olan abimin gözleri sadece ve sadece koca bir ekmek sepetinin içindeki ekmeklerdeydi..ee köy yerinde somun ekmeği tandır ekmeğin arasına sarıp yiyenlerin olduğu bir dünyamız vardı bizim...zaten çorbaya ilk kaşığımızı atışımızda yüzümüz ekşimişti limonsuz olmasına rağmen.. muzır bir ifade ile ufaktan ekmeklere yumulmaya başladık..neyse ki babamın fırça atmasıyla frenleyebildik ve çorbayı beğenmediğimizi belirtme fırsatı bulduk..bunları hep türkçe anlatıyorum ama o zamanlar ilkokul 1. sınıfta öğrendiğimiz türkçe kadar konuşabiliyorduk sadece.. onu da babam anlamayacaktı zaten..anlayacağınız kürtçe yaşadım..
böylesi ilklerle karşılaşıyorsun işte...sonra yeni bir şehir, yeni bir yaşam, yeni bir okul, yeni bir ev.. yeni arkadaşlıklar demek isterdim ama kuyrukluyduk biz..
sonra film şeridini geri çeviriyorum...köyden ayrılmak zorunda kaldığımız ana...karların üstünde kapkara insanlar..bir silüet beliriyor minik,ufacık..köydeki, okuldaki en yakın arkadaşım mikail'e kayıyor ağlayan, üzülen, sarılan insan bedenleri arasında..yanıma yaklaşıyor...yeni tanışmış iki insanın ürkekliği gibi sarılıyoruz birbirimizi...ne çok fazla yakınlaşıp birbirini yaralayan, ne de çok mesafeli durup ısıtmayan iki kirpinin yaklaşma mesafesinde sarılıyoruz birbirimize...cebinden çıkardığı hatıra çakı... ve üzeri branda ile örtülü kamyon...yüzünü hatırlamıyorum mikail'in...belirli belirsiz böylesi bir dostumun olduğunu hatırlıyorum sadece...kimdi neydi, ne oldu bilmiyorum bunları...
sonra sona sardım filmi...3 kardeş ilk okul kapısından girişimizi, kaydoluşumuzu, önlüklerimizi alıp okula başlamamızı ve bu süreçte sürekli garip garip bakışları, alaycı gülüşleri...dişlerini kırmak istiyorduk hepsinin...
ve okulun ilk günü..öğretmen ayağa kaldırır ve sorar:
-oğlum say bakalım mevsimleri
-sonbahar, kış, ilkbahar yaz...
-bakın arkadaşınız yeni gelmiş ama mevsimleri biliyor.
işte o an anladım yabancı olduğumu...sadece kimliğimde türk yazıyordu...geri kalan her bir şeyim kürttü.. cevaplarım da kürttü..varlığım da, yabancılığım da, kuyruğum da...anladım istenmeyen bir yere zorunlu olarak göç ettiğimizi o küçücük bedendeki ağır düşünüş yapımla..
an'a geliyorum..çocukluğumda duymadığım özlemleri duyuyorum şu anda.. köy çeşmesi'nden su almaya gidişimi, kar yağdığında dama çıkıp damın kardan arındırılmasından dolayı yerde oluşmuş kar yığınının üstünden atlayışım geliyor..ayağım karın içine battıydı da bir keresinde...cemal abi gelip çıkarmıştı beni..tandıra düşüp ayağımı yaktığım ana gidiyor beynim..halamın oğluna pantolunu indirip taşaklarımı gösterdiğim ve sonrasına fırlattığı taşla yarılan kafama dokunuyorum.. her traş oluşumda yeniden beliren o iz köy yerindeki çocukluğumdan kalan nadide bir hatıra gibi çakılı kafamda..
göç diyorduk..taşınma ile karıştırmıyorum hiç...göç zorunludur, tıpkı ermeni tehciri gibi istemeden yapılır..istemeden yerinden yurdundan kopuştur...ama taşınmada gram duygusallık yoktur..daha iyi bir yaşama gidiştir..
şimdi ise yalnızlığımdan göçüyorum..yıllardır bir mucitin icadı üzerine titremesi gibi yarattığım yalnızlığımdan göç etme vaktidir..nicedir tasarlıyordum böylesi bir göçü...kalabalığa göçüyorum. bu kalabalığa ben dahil iki kişi ile başlıyorum..bilmiyorum alışır mıyım..yoksa sıcak diyarlara gideyim derken yolunu şaşırıp yeniden soğuğa gidip yaşamını yok eden bir göçmen kuş mu olurum..bilmiyorum..adımdan gayrısını da bilmek istemiyorum.. ama bu sefer göçerken umutlu göçüyorum..tek amacım da iki kişilik bir yalnızlığın düşüne yatmak.. yeni bir yaşam umuyorum..yazılmış öyküleri unutup, yeni bir yaşama başlamak ve sürdürmek..bu sefer tek değilim..iki kişilik bir yalnızlığa göç ediyorum..ruhumla, bedenimle, beynimle...iyisi mi unutmalı hüzünleri çoğaltan herşeyi...
metin-kemal kahraman'ın dediği gibi
"yazılmış öyküleri unutmalı
kırık bir kuş yolculuğu anlatır
geçmiş ölüler tarlasından kendi yarasıyla
o günden beri bir fotoğrafın yası tutulur"