gezerken seyreden, kösnül ve karamsar tabiatını sınırsız sorumluluğa lehimleyerek yaşamdan gerekli hazzın alınması gerektiğini düşünen ama bunu yaparken de özündeki bilgelik vasfından uzaklaşmadan, atavik dogmalardan arınmış bir özbenlik ile kutsal sırrı kozmopolise açıklama derdine düşmüş yaşam acemileri için söylenegelmiştir çoğu kez.
les fleurs du mal gibi kült bir eserin yaratıcısı
charles baudelaire için bir ön ad olmaktan çok bir altkimliktir flaneur;
allen ginsberg,
gary snyder,
william burroughs,
jack kerouac,
neal cassady gibi beat generation azaları için de söylenegelse de, en çok
arthur rimbaud'a yaraşır nezdimde. öyle ki; dağınık saçlarla "dünyanın anasını ben siktim, babası da alkışladı" minvalinde adımlamak yaşamı öyle kolay iş değil. en tâbi haklardan biri olan "tembellik hakkı"nın kullanım limitini geniş tutmak gerek en başta, pervasız olmak ama kopuk kalmamak, bilmek-yorumlamak ama irdelememek gerek.. birazcık dünyanın anasını sikmek lazım sözüm ona.
walter benjamin yazın literatürüne bu sözcüğü kazandırdığında
yusuf atılgan'ın
aylak adam'ından bihaberdi elbet..
on the road, her ne kadar bir flanör miti olsa da benim gözümde
turist ömer kadar etkili olamadı. ama yine de bu, "türkten flanör planör olmaz ulan, ne o öyle, karı gibin" fikriyatından uzaklaşmam için bir neden olamazdı elbette: haksız olmadığımın farkındalığına nailim çünkü bizden flanör çıkmaz.
-çok şükür- delikanlımız, aylağımız, serserimiz var bizim. ucuz şarap şişelerinde balık olan ayyaşlarımız, zom halde gezen delilerimiz, uçurtmaları elektrik tellerine takılan çocuklarımız falan var. zaten aylaklık bizim içimizde her zaman var: seviyoruz gezmeyi dolaşmayı, "uyumuyoruz ulan" demeyi, "ilk uyuyan ibnedir"leri, "alkolizm engellenmez"leri unutamıyoruz. unutmak için hatıra defterlerimizi yakalı çok oldu.
çünkü biz, içimizdeki serserinin sigarasını hâlâ yakamadık. yakamadık.