açıkçası mesele filme gelen kitap gelmeyen kitaptan biraz daha üst bir açıdan değerlendirilmelidir. burada söz konusu olan kitaba yaklaşmayı başaran yönetmen ya da başaramayan yönetmendir. eğer bir yönetmen -hele senaryoya da hakimse- kitapla kurduğu iletişim dolayımında (her ne kadar kendi yorumunu işin içine katıyor olsa da, -ki katmak zorunda, elbette yorumlayacak-) kitabı bir film için yeniden kurabilir. zaten söylenmesi gereken de büyük ölçüde budur.
bir romanı film haline getirmek, romanı aynen filme almak demek değildir. -ki böyle olsaydı, o filmi kimse izleyemezdi. en sıradan romanların bile aynen filme alındığını söylemek güçtür, bunun nedenlerinden biri romanın edebiyat tekniği açısından filmsel anlatımdan çok çok farklı olmasıdır. örneğin romanda koalylıkla anlatabileceğiniz ruhsal bir bölümü filmde vermeniz hiç de kolay değildir. günümüzde bunun için çok daha değişik filmsel yöntemler kullanılsa da bunu genel olarak romanın etkisini yakalayacak tarzda gerçekleştirmek hâlâ mümkün değil. içe bakış tekniğini, karakterin mekanı algılayışını, diğer karakterlerle arasındaki gerilimi ve çatışmayı kuracak diyalogsuz unsurları, betimlemelerin büyüsünü filme aktarmak kolay değil.
ama bir filmi oluştururken romanın genel olarak havasına erişmek mümkün. şimdi
yüzüklerin efendisinin her türlü
hollywood olanaklarına ve popüler film türünün gerektirdiği tüm şeylere rağmen romanın havasını alıp bir adım ileriye götürdüğüne kim karşı çıkabilir? elbette bu
peter jacksonun dehası ve dahası romanı özümsemiş olmasından kaynaklanır. hepimiz biliyoruz ki, jackson, bu roman serisinin hayranlarını kızdıracak ölçüde, düzeltmeler, değişiklikler yapmıştır. evet, romanın özüne sadık kalmıştır; ama ortaya çıkan yapıt romanı bir bakıma aşmıştır. daha doğrusu onu filmsel olarak görselleştirirken yeni bir kimlik kazanmasını sağlamıştır.
gülün adı örneğinde de durum buna benzer.
jean jacques annaud, romanı iyi anlamış ve romanın sinemaya uyarlanmayı gerektirecek en önemli ve ilginç yönlerini benzersiz biçimde harmanlamayı başarmıştır. ortaya çıkan yapıt, tarihî bir polisiye içinde entelektüel bir iç-gözlemin karakterler aracılığıyla sunulması olmuştur. bu filmi beğenmemek; ancak romanın daha da yoğunlukla aktarılmasını beklemekten kaynaklanır ki, bu mümkün değildir. zaten annaud, romanın dokusunu algıladığı için bu biçimiyle çekmiştir filmi. üstelik romanda olmayan unsurları da başarıyla romanın yapısıyla çatışmayacak biçimde birleştirmiştir.
the shinning'e gelecek olunursa, film
stephen king'in yapıtının sıradan olmasından değil, daha çok kubrick'in mükemmel film yönetimi ve dehasından kaynaklanan bir biçimde başarılı sayılmalıdır. zira stephen king'in romanlarını filmsel örgüye kolaylıkla adapte edilebilir bir tarzda yazdığını söylemek abartı olmaz. kubrick'in hem tema hem de görsellik açısından filme verdiği havanın altını çizmek gerekir.
son tahlilde, edebî değere sahip olduğunu düşündüğümüz romanlar filme uyarlanabilir, fakat o edebî değerin sinemasal bir değere dönüşmesi yönetmenin becerisine ve öngörüsüne bağlıdır. yani yönetmen çıkar en güzel romanı yerin dibine batırır, yönetmen çıkar en kötü romandan başyapıt çıkarır.
-tabii bunlar karşılıklı olarak değişkenlik gösterir, ama dediğim gibi romanı anlamayan adam, roman ne olursa olsun ondan film yapamaz.-