seni düne kadar tanımazdım.icra ettiğin sanat dalının da müptelası değilim.son açıklamandan eşim bahsedince haberim oldu. anlaşılan her geçen gün arttığını düşündüğün "türban" takanların varlığı seni rahatsiz etmiş ki, ülkeni terk etmeye karar vermişsin.
olabilir! sekiz yıl önce, benzeri şeyleri bende yaşamıştım. benzer dediysem de hemen yanlış anlama. evet ben de vatandaşı olduğum iki ülkeden biri olan ısviçreye gelip yerleştim. hem de o zaman nişanlı olduğum, eşimi de ikna edip getirdim buraya. evet ben de senin “türban” benim “başörtüsü” dediğim problemden dolayı terk ettim türkiyeyi.
başörtü tercihimden dolayı hiç yadırganmadan, burada devam ettim üniversiteye..sonra da eğitimci oldum, isviçreliler okul öncesi eğitim için çocuklarını bana-başörtülü birine-emanet etmekte hiç tereddüt yaşamıyorlar..
benzerliklerimizi vurguladık ama bence asıl üzerinde durmamız gereken, farklarımız...
bir.. ben inancımın gereği olarak başımı örtmeme karşı gelenlerin faşizan baskılarından dolayı türkiyede üniversitemi son yılımda bırakmak zorunda kaldım. özel tercihime rıza gösterilmediği için ayrıldım.sen ise başkalarının özel tercihleri seni rahatsız ettiği için ayrılmak istiyorsun.
iki. ben isviçreliler nezdinde vatandaşlarıyım, dilleri anadilim gibidir. sen ise içinden çıktığı milleti küçümseyen batının öykünmecisi, benzerlerine mebzul miktarda avrupada rastladığımız tipik doğu sanatçısısın..
üç..ben gücünü asırlara hükmeden inancımın bana verdiği özgüvenden alan bir doğu kökenli batılı, sen ise gücü resepsiyonlarda, özel davetlerde, devlet eliyle kollanmakta arayan bir aydıncık...
dört.. ben kendimi ait hissettiğim doğu kültürümle de, bütün pozitif yanlarını gururla taşıdığım batılı yanımla da barışıkken, sen içinde doğduğun toplumdan nefret eden bir huysuz...
sanma ki, avrupa kentlerinin konforlu konser salonlarının kulislerinde “enforme” ettiğin batılılar hep senin gibi düşünüyor/ düşünecek. emin ol, bir süre sonra avrupada sana inanan pek az kimse kalacak. onlar da bu toplumun ayak takımından olacaklar.
öylesine eminiz ki, mukadder akibetten, batılı varlığımız ve dahi buradaki ikna ediciliğimiz seni çok şaşırtacak..
inanmıyorsan şayet, isviçrenin en meşhur televizyoncusunu ara, sor söylediklerimi...
buradan sana en “haddini bilen,sınırlarının farkında olan yanımla” haykırıyorum ki, sakın benim ülkeme gelme!
git dilediğin yere ama bu gideceğin yer isviçre olmasın. o faşist yanınla, o üstenci kibrinle, o vıcık vıcık ilişkilerinle, şımarıklığınla görgüsüzlüğünle git dilediğin yere. ama isviçreye gelme!
eğer bir yanlış yapar da gelirsen şayet, dilini tut zırvalarını burada açık etme. çünkü rezil olursun. ısviçrenin sahici aydınları sana öyle bir şamar indiriler ki, kendini hiç farketmeden, türk laikçilerinin kucağında bulursun.
"kendini hiç farketmeden, türk laikçilerinin kucağında bulursun" daki laikçiler kısmına takmış durumdayım ama.. bu eğitimci abla laikliğe kafayı takmış biri mi acaba ya da laikliği başörtü yasağı olarak uygulayanlara mı karşı?
kendi girimi ben anlayamıyorsam ne deseniz hak veririm eki eki.
edit:kadının yazdıklarını beğenmeyenler beni eksilemiş. ben yazdım sanki mektubu mk.
"eğer bir yanlış yapar da gelirsen şayet, dilini tut zırvalarını burada açık etme. çünkü rezil olursun. ısviçrenin sahici aydınları sana öyle bir şamar indiriler ki, kendini hiç farketmeden, türk laikçilerinin kucağında bulursun. "
kısmıyla ilkokul kompozisyonlarımı hatırlatan mektup.
(bkz: benim babam senin babanı döver)
fikir sahibi olmadan yazılmış çok yüzeysel bir mektup örneği. fazıl say'ın söyledikleri sadece türbana indirgenmiş ve böylelikle "ayar verdim lan ehehe süperim" havası yaratılmıştır. evet çocuklar birdahaki hafta kartondan süt yapacağız.
kendi ülkesine ve kendi ülkesinin aydınlarına bok atarak prim yapmaya çalışan sözde eğitimci özde eğitimsiz birinin anlamsız çemkirmesi.bu arada isviçre'nin sahici aydınları kimdir,nedir,in midir cin midir bir açıklama yaparsa seviniriz.
fazıl say'ın eline ulaşmış olmasını umduğum mektup.
ayrıca bu konuyla ilgili yazdığım yazıyı (daha doğrusu verdiğim bakınızı)bu kadar güzel anlatabilirdi bir mektup diyorum.
kişinin bazen kendini kiminle kıyasladığının farkında olması lazım tabi. en başta fazıl say'ın kim olduğunu bilmediğini söyleyip yazının ilerleyen kısımlarında fazıl say'ın avrupa'daki tanınırlığını kabul etmiş gibi...
türk laikçileri derken, bence, laikliği götünden anlayan, her fırsatta dinle çatıştıran, şu hayattaki tek görevleri kemalizm adı altında militarist rol üstlenmek olan kişilerden bahsetmiştir.başörtüsü yüzünden üniversiteye giremeyen ve başörtüsüne deli olan herkes bu ülkeyi terketse sanırım ülkede 3 5 kişi kalır ortada.bu mektup bir kez daha anlattı ki bizi birbirimize öyle düşürmüşler ki,gerek yok abi pkk ye falan..
e sus o zaman kadın. konuşan türkiye diye diye boku çıktı ortalığın, sıra isviçre'ye mi geldi? git milka ye, alplere çık kayak yap. biri güvercinin kanadına yazar, öbürü tanımadığı adama yazar. kafa bırakmadınız be insanda.
fazıl say'a bir telgraf geçmeyi düşünmeme sebep olan mektup. gerçi bunları kendi de düşünmüştür ama:
"fazıl ağabey sor bakalım onun başörtü dediği şey bulunduğu ülkenin rejimini tehdit ediyor muymuş?
sor bakalım onları kurtaran bir önderin yasaklarını delmek hoşlarına gidiyor muymuş?
kendi çıkarlarına ters düşen bir olguyu hangi saniye barındırmışlar? ne zaman bırakmışlar suni gerçeklerle yaşamayı?"
objektiflikten uzak kişisel görüşleri yansıtan bir mektup olmuş. yazan kadının nasıl eğitimci sıfatını aldığını merak ediyorum. kendini ifade etmesi hoş yaşadıklarını anlatmasıda kabul edilebilir. fakat sona doğru içindeki öfkenin dozunu arttırarak kağıda dökmesi hoş olmamış ki burda da kadının ilk olarak mantıklı yazmak istediğini fakat sonra yazdıkça daha bir sinirlenip kontorlünü yitirdiğini anlayabiliyoruz.
bir diğer dikkatimi çeken nokta ise ülkem'den türban yüzünden ayrıldık üniversiteyi yarım bıraktım nişanlımı ikna ettim demiş. yök kurallarını ne zamandan beri fazıl say koyuyor? hanımefendi bu ülkenin geçerli kurallarını beğenmeyip yurtdışına çıkma kararı almış ve bunu gerçekleştirmiş.
herşeyi geçtim laikçi nedir ya allah aşkına tüccar sıfatlı leblebici gibi? üniversite 3 e kadar türkiye'de okumuşta laiklik ile laik kavramlarını öğrenememişsen o diplomayı kurdeleli çerçeveye koyup oturma odana as. bu noktadan sonra zaten ip kopmuş düşündüğünü tartmadan yazmaya başlamış.
fazıl say'a mektubun sonunda "ülkeme gelme git başka ülkeye" demiş. türkiye'den ülkem diye bahsettiği mektubun sonunda isviçre'yi vurgulayarak "benim ülkem" tabirini kullanması vatan-mekan ilişkisini açıklayamayacak kadar saçma olmuş. aydıncık diye küçültülen bu herif new york philarmonic symphony orchestra ile birlikte çalmış, piyano virtözü olarak adını dünya da duyurmuş birisi. isviçre fransa ingiltere avrupa'da istediği ülkeye gitmek istese gider. en iyi şekilde de yaşar herşeyi geçtim avrupa'ya gitmiş görmüş geçirmiş birisi olarak senin bir eğitimci olarak "istemezüz" deme hakkını kendinde bulman çok şaşırtıcı.
son olarak demek istediğim eğer hanım efendi mektubunu girişteki gibi devam ettirip saygılı bir üslupla bitirseydi. görüşlerini belirli sınırlar haricinde kalıp kişilik haklarına mesafeli dursaydı. okunup değerlendirilebilir olacaktı. fakat son haliyle yalnızca koca bir yazık çıkıyor içinden.
çocuk yaşlarda alamadığımız "sanat eğitimi" malesef bizleri hoşgörü yoksunu bireyler olarak bugüne taşıyor, kanısındayım. çok farklı bir pencereden bakabilme olanağımız körelip, yok oluyor. fazıl say da sanat öğretmenleri açığının neden kapanmadığını, bu alanlara verilmesi gereken önemin neden giderek azaldığını sorguluyor. sanatçı duygusallığıyla belki, "ülkemden ayrılabilirim" diyor. ve belli ki sanatın hiç bir dalından nasibini almamış, yazık, bazı çevreler, eserlerini bir kere bile dinleme şerefine nail olamadıkları bu adama katı bir hoşgörüsüzlükle yükleniyorlar.
ve bir yimri-otuz yıl sonra da aynı durumdan rahatsız olacak sanatçılara, bugünün çocukları yükleneceklerdir, eminim.
efenim malesef türban ülkemizde bir siyaset aracı olduğundan, "isviçre'de türbanlı olmak"la "türkiye'de türbanlı olmak" kavramları arasında büyük farklar vardır. bunu hepimiz iyi biliyoruz. türbanın kültürel bir simge olarak genelde kabul görmesi durumu söz konusu olsaydı, kesinlikle türban bir sorun haline gelmezdi bugün. lâkin, durum böyle olmadığı gibi, hoşgörü aşılamaktan sonuna kadar kaçındığımız, hoşgörüden sakındığımız çocuklarımız da gelecek yarı yüzyılda türbanın bir sorun olarak anılmasına zemin hazırlayacaklardır. bunun bilincindeyiz.
isviçre'deki bir eğitimcimiz, nasıl olur da eğitime önem verilmediğinden dem vuran bir sanatçıya, üstelik onu tanımadan, eserlerini dinlemeden, bir karşı görüş geliştirip kendi dünyasında, bunu toplumla paylaşabilir?..
ki gördüğümüz kadarıyla kesinlikle ciddiye alınacak bir mektup da olmamış bu arkadaşın görüşleri... ama ne olurdu fazıl say'a hak veren içerikte bir mektup yazsaydı da sadece türban konusunda, bunun bir inanç ve kültür ögesi olduğunu ispatlama girişiminde bulunsaydı. o zaman bizler de bu ablamızın türbanı siyasi bir aracın ötesinde bir şey olarak algıladığına inanır, mantıklı bir bakışaçısıyla olaya yaklaşır, hak verirdik... ama sayın eğitimcimiz, tüm rengini belli etmiş mektubuyla...
hanım ablanın çelişkiler içindeki mektubu, umarım gerçek falan değildir.
hanım abla dediğim kişi faşizan(!) baskılardan dolayı ülkeyi terketmişmiş. tamam abla gitmişin zamanında da neden şimdi sen de faşizanlık yapıp " ya sev ya terket " muhabbetine giriyorsun?
ekleme: özgürlük kavramını sadece türbana odaklayan zihniyete selam edeyim. şu derneği bir incelemek lazım;
fazıl say'ı ülkeden gitmek istemeye vardıran uygulamalara dair söylediklerinin içini boşaltmak için "uydurulmuş" bir mektup. yöntem olarak da samanyolu tv.'nin bazı haberlerin içini boşaltmak için kullandığı yöntem seçilmiş. (söylenmeyenlerin söylenilmiş gibi kabul edilip onlar üzerinden cevab vermek gibi bir yöntemdir bu)
hayrünnisa gül ve emine erdoğan' ın baş başa oturup yazabileceği mektuplardan biri gibi. bu ikisinden biri de tc' yi aihm' e şikayet etmişti.bir an aklım bu olaya gitti ne alakaysa, ama şundan eminim ki bu mektubu yazan akp taraftarıdır.
bu ülkede başı örtülü kız öğrencilere faşizan bir baskı uygulanabileceği aklımın ucundan bile geçmiyor. faşizan baskı diye ciyaklama oralarda. lan çok pis küfür ederim var ya. faşizan baskıymış. ulan faşizan baskıyı tarif edebilir misin sen? benim ülkeme oradan bok atmayı kes de adam akıllı güzelim isviçre' nde sobanı yak evinde otur. git onların devlet dairelerinde türbanınla gez. bir daha da tanımadığın insanlara ve içeriğini bilmediğin konularla ilgili de mektup atma.
alp dağlarında yaşayıp oraları sevmeyip toroslara gelmiş yurdum insanı/ antalya
o kadar aptalca bir mantık üzerine oturtulmuş ki bu mektubun metni, kahkahalar atmamak mümkün değil.kendi tercihlerinden dolayı ülkeyi terkettiğini söyleyen biri, yine kendi tercihleri sebebiyle ülkeyi terketmeyi isteyen birisini saygısız, aşağılık olmakla suçluyor.bu eğitimcinin verdiği kararın sebebi kişisel tercihi olurken, başka bir ideolojik görüşe sahip olan kişinin seçimi neden tercih değil de saygısızlık olarak görülüyor anlamak mümkün değil.bu kadar tek taraflı, rasyonel olmaktan uzak, akıl-mantık çizgisine ters fikirlere sahip insanlar bulunduğunu görmek gerçekten acı verici.
not : bu eğitimciye çocuk emanet eden denyo isviçrelilere de kafam girsin.
isviçreli ablaya kısa mesaj*:
"sayın isviçre'li abla. sen de mükemmel ülken isviçre'de düşünce özgürlüğü var sanıp "ermeni soykırımı tarihsel bir yalandır" felan demiyesin. sonunu hayır etmezler."
lakin fazıl say'ın açıklamasının kişiliksizliğine değinmeyeceğim.