1. arkeoloji eğitimi almıştır ve ankara üniversitesi iletişim fakültesi'nin radyo ve televizyon bölümü'nden mezun olduktan sonra, çeşitli gazetelerde başbakanlık muhabiri olarak görev almıştır. acikistihbarat com'dan yazıları takip edilebilir.

    *
    *
  2. konuları fazlasıyla abartılı ve uç noktalarda ele alarak, mücadelenin en ateşli olduğu ve ittifaklar meselesinin en yakıcı olduğu şu günlerde hiç de mücadeleye katkı sağlamayan yazar.

    aslında açık istihbarat'ın klasik huyudur bu. sitenin genel yayın yönetmeni behiç gürcihan ve onun eşi fatma sibel yüksek'in bu tarz çıkışlar yapmasını yadırgamıyoruz bu yüzden. lakin bu tavırların ne türden katkısı vardır, yarar mı getirir, yoksa zararı mı olur, oturup düşünmek gerekir.

    bunu yalnızca ece saygun'un tayyip erdoğan filminde yardımcı kadın oyuncu rolüne soyunmasının ele alındığı yazı üzerinden söylemiyorum elbette; ki o yazıdaki ana fikirde de -üslup bakımından olmasa da- ortaklaşıyoruz. mesela öyle ya da böyle mücadeleye katkı sağlayan, insanların bazı şeylerden haberdar olmasını sağlayan odatv'yi tamamen karşı cepheye atarak, aslında bir proje olarak kurulduğu suçlamaları da açık istihbarat ve fatma sibel yüksek'in tavırlarından biridir. yine ece saygun ile ilgili yazmış olduğu yazıdaki abartılı "şımarık subay kızı" vurgularının, ya da ece saygun'un olayın magazinleştirilmesi senaryosundan pay kapma gayreti içinde olduğu saptamalarının sürece hiçbir katkı sağlamadığı muhakkak. evet, ece saygun senaryoya dahil olmuştur. evet, planın bir parçası haline getirilmiştir. hatta hala bazı şeylerin farkına varmayarak "#18subatsilivridayanismasi na kalmasın! 4. yargı paketi ile hakki olan özgürlüğüne kavuşsun!cok geç olmadan!!!" gibi bir twit atarak, gelen bir soru üzerine sadullah ergin tarafından "evet, imralı ile uzun süreden beri devam eden bir süreç var" şeklinde hazırlanış süreci açıklanan 4. yargı paketine bel bağlamaya kadar vardırmıştır işi. lakin bu ne ece saygun'un "şımarık subay kızı" olmasıyla, ne de bu kirli kirli senaryonun arka planına yerleştirilen koroya gönüllü olarak katılmasıyla ilgilidir. bu tamamen ece saygun'un gelişmekte olan çetin politik süreci omuzlayabilecek kadar politik olmaması, hatta siyasi bile olmaması ile ilgilidir. sürecin onu bir yere kadar politize ettiği doğrudur, lakin tüm olan biteni analiz ederek buna göre bir eylem tarzı geliştirebilecek, ya da bu türden siyasi diklenişler gerçekleştirebilecek kadar olgunlaştırmamıştır siyaseten. yalnızca ece'yi ya da onun annesini, abisini değil, hatta çoğu subay eşini değil, tutuklu çoğu subay bile hala tertibin farklında değildir. hala gerekli keskin kararları alarak uygulamaya koyabilecek siyasi direnci gösterebilecek olgunlukta değildir. çoğu bir biçimde sindirilmiştir, çoğunun sesi soluğu çıkmamaktadır. bu türden yorumlar ne ece'yi ve onun gibi asker yakınlarını politize eder, ne de mücadeleye bir şey katar. bu yazı ancak ve ancak onları mücadeleden kopartmaya, ve işin tamamen "kişisel kurtulma çabaları" yönüne kanalize olmasına yarar.

    bu tavır ilk değil, muhtemelen son da olmayacak. açık istihbarat ve onun iki başat yazarından biri olan fatma sibel yüksek'in bu kestirip atan yazısına benzer çokça örnek mevcut. tek yaptığı gazetecilik olan ve insanların ortak amaçlar çevresinde örgütlenmesinin ne denli zor olduğunu bilmeyen birinin sorunu kavrayarak yazı yazmasını beklemeli miyiz, bilemiyorum. lakin 40 yıllık örgütlenme ve önderlik geçmişi olan, ömrünün her dönemini mücadelenin en kızgın, en ateşli noktalarında geçirmiş olan doğu perinçek'in, fatma sibel yüksek ile aynı eleştirileri yaptığı bugünkü yazısı ile, fatma sibel yüksek'in bu sivri dilli, abartılı ve yıkıcı yazısını yan yana koyduğumuzda, siyasi birikim kadar siyasi mücadele geçmişinin de önemli olduğunu görüyor, kendisinin mücadeleye isteyerek ya da istemeyerek zarar verdiğini net olarak okuyabiliyoruz.
  3. erdoğan için "seni bu yamyam kibirin bitirecek" başlıklı takdire şayan yazının sahibidir. bu noktada, bugüne kadar böyle sert ama aynı zamanda böylesine doğru tespitlerde bulunan bir yazar görmedim.

    "bilboardlardaki resimlerine baktım; güya “kudretli” görünesin diye en çılgın bakışlı fotoğraflarını seçmişler.
    kontrolsüz bir adrenalin ile geldiği yeri hazmedemeyişi harmanlayan deli bakışları.ne yapsan olmuyor.
    kültürsüzlüğün, görgüsüzlüğün, basitliğin, açlığın her şeyin önüne geçiyor.
    sadece çalma, çırpmaya, vebal almaya işleyen kıt aklın bile durup durup sana “saygı görmüyorsun, sende bir şeyler eksik” diye fısıldıyor.
    bu fısıltıyı duydukça iyice kontrolden çıkıyorsun. “bana saygı duyun, önümde eğilin. eteklerimi öpün” diye tepiniyorsun ama olmuyor. olmuyor işte.
    en yakınındakiler bile senin iflah olmaz kifayetsizliğine, insanlıktan çıkmış öfkene, allah'a şirk koşma noktasına gelmiş kibrine dayanamıyorlar. en uyanıklar ile kullanım tarihinin tamamen sona gelmesini bekleyenler kaldı sadece çevrende. bir de bir delinin gölgesi ardında kirli oyunlarını yürütenler.

    boşsun, bomboşsun. bir genelev fedaisi kadar ruhsuz ve hoyratsın. kabadayılığın da hikâye, dobralığında yalan, “delikanlılığın” da naylon. hak, hakkaniyet, adalet, merhamet gibi kavramlar kapından bile geçmemiş.
    alım-satım ustalığından, ticari uyanıklıktan dem vurarak örtmeye çalışıyorsun bu büyük eksikliğin üzerini.

    sahi kimsin sen?
    hep aynı yerden servis edilen üç adet gençlik, çocukluk ve askerlik fotoğrafından başka neden görüntün yok senin?
    hangi okulları bitirdin, kimlerle aynı sıralarda oturdun? ilkokul öğretmenin kim?
    neden bir kişi bile çıkıp seninle ilgili bir tek anısını anlatmıyor?
    seda sayan'ın bile mahalle yıllarından bir fotoğraf çıkıp geliyor da, senin geçmişin neden bu kadar sis perdelerinin ardında gizli?

    “olmayan” biri misin yoksa sen; laboratuarda mı imal edildin?
    hangi merkezlerde programlandı hastalıklı beynin?
    bütün değerlerden neden bu kadar yoksunsun; en kutsal kavramların içini boşaltmada nasıl bu kadar maharetlisin?

    hurafe, iftira, şirret ve cehaletten beslenen dilin; hırstan ve doymamışlıktan ibaret kişiliğin, bir ağaç kovuğundan başka hiçbir şey olmayan fani bedeninle tarihin onurlu sayfalarında yer almaya soyunma cesaretini nereden buldun.

    duyduk ki şimdi de “padişahçılık” oynuyormuşsun.
    şah oldun, sıra şahbaz olmaya geldi.
    her mevki ve makamı tattın, geriye “padişahlık” kaldı öyle mi?
    senin montaj ürünü kimlik ve bedeninden kuşkusuz bir fatih, bir yavuz, bir kanuni olmaz ama deli ibrahim-vahdettin karışımı bir kukla, pekâlâ olabilir.
    seni bütün bu defolarınla sahnede tutanların işine fazlasıyla yarar böyle acınası bir bez bebek.

    esiyorsun, gürlüyorsun, tepiniyorsun. pazarcı gibi tiz çığlıklar atıyorsun. deli bakışlarını devire devire, boyun damarlarını şişire şişire höykürüyorsun. iyi de sen ne istiyorsun?

    karun oldun. çocukların ülkedeki simit tablalarından bile haraç alıyor, gudubet karın ipek kumaşlara, paha biçilmez mücevherlere büründü.
    şakşakçıların ceylan derisi koltuklarda basen büyütüyor. bu kadarı da olmaz ki diyen kim varsa işinden aşından ettin, zindanlara attın, ailelerini açlığa mahkûm ettin.

    gencecik üniversite mezunları işsizlikten intihar ediyor.
    doktorlar, öğretmenler, polisler, subaylar açlık sınırında yaşıyor; emekliler pazarlardan sebze artığı topluyor.

    şehit katilleri meclis'te suratımıza çemkiriyor.
    sen hâlâ üstündeki pahalı elbiselerin, özel yapım som altın kol saatin, ipek kravatınla karşımıza geçip kusuyorsun da kusuyorsun.

    kime bu kinin?
    nereye doğru gittiğini bir gün olsun düşündün mü?
    olmayan vicdanınla bir gün olsun kendine “acaba biraz ileri mi gidiyorum” diye sordun mu?
    itikadın da yalan biliyoruz.
    ama bir gün olsun “ya hesap günü varsa” diye endişelendiğin oldu mu?
    evet var. hesap günü var. ve sanki bu saldırganlığın, bu doymazlığın, tamah etmez azmışlığın, o hesap gününü biraz daha yaklaştırıyor.

    artık allah’ın gözüne batıyorsun birader!

    fazla parazit yapıyorsun, ortalığı hacminden fazla kirletiyorsun. elde ettiklerinle şükür etmeyi, biraz da başkalarını düşünmeyi başaramadın. böyle bir kapasiten yok çünkü.
    dünyaya yemeye, içmeye, dışkılamaya, kin ve nefret aşılamaya gelmişlerdensin.
    üste bir de kibir yapıyorsun, işte bu hiç çekilmiyor...
    senin sonunu da bu yamyam kibrin getirecek…"

    fatma sibel yüksek

    http://www.acikistihbarat.com/...
  4. fatma sibel yüksek/ açık istihbarat

    bilboardlardaki resimlerine baktım; güya “kudretli” görünesin diye en çılgın bakışlı fotoğraflarını seçmişler.

    kontrolsüz bir adrenalin ile geldiği yeri hazmedemeyişi harmanlayan deli bakışları.
    ne yapsan olmuyor.
    kültürsüzlüğün, görgüsüzlüğün, basitliğin, açlığın her şeyin önüne geçiyor.

    sadece çalma, çırpmaya, vebal almaya işleyen kıt aklın bile durup durup sana “saygı görmüyorsun, sende bir şeyler eksik” diye fısıldıyor.

    bu fısıltıyı duydukça iyice kontrolden çıkıyorsun. “bana saygı duyun, önümde eğilin. eteklerimi öpün” diye tepiniyorsun ama olmuyor.

    olmuyor işte.

    en yakınındakiler bile senin iflah olmaz kifayetsizliğine, insanlıktan çıkmış öfkene, allah'a şirk koşma noktasına gelmiş kibrine dayanamıyorlar. en uyanıklar ile kullanım tarihinin tamamen sona gelmesini bekleyenler kaldı sadece çevrende. bir de bir delinin gölgesi ardında kirli oyunlarını yürütenler.

    boşsun, bomboşsun. bir genelev fedaisi kadar ruhsuz ve hoyratsın. kabadayılığın da hikâye, dobralığında yalan, “delikanlılığın” da naylon. hak, hakkaniyet, adalet, merhamet gibi kavramlar kapından bile geçmemiş.

    alım-satım ustalığından, ticari uyanıklıktan dem vurarak örtmeye çalışıyorsun bu büyük eksikliğin üzerini.

    sahi kimsin sen?

    hep aynı yerden servis edilen üç adet gençlik, çocukluk ve askerlik fotoğrafından başka neden görüntün yok senin?
    hangi okulları bitirdin, kimlerle aynı sıralarda oturdun? ilkokul öğretmenin kim?
    neden bir kişi bile çıkıp seninle ilgili bir tek anısını anlatmıyor?

    seda sayan'ın bile mahalle yıllarından bir fotoğraf çıkıp geliyor da, senin geçmişin neden bu kadar sis perdelerinin ardında gizli?

    “olmayan” biri misin yoksa sen; laboratuarda mı imal edildin?
    hangi merkezlerde programlandı hastalıklı beynin?

    bütün değerlerden neden bu kadar yoksunsun; en kutsal kavramların içini boşaltmada nasıl bu kadar maharetlisin?

    hurafe, iftira, şirret ve cehaletten beslenen dilin; hırstan ve doymamışlıktan ibaret kişiliğin, bir ağaç kovuğundan başka hiçbir şey olmayan fani bedeninle tarihin onurlu sayfalarında yer almaya soyunma cesaretini nereden buldun.

    duyduk ki şimdi de “padişahçılık” oynuyormuşsun.
    şah oldun, sıra şahbaz olmaya geldi.
    her mevki ve makamı tattın, geriye “padişahlık” kaldı öyle mi?

    senin montaj ürünü kimlik ve bedeninden kuşkusuz bir fatih, bir yavuz, bir kanuni olmaz ama deli ibrahim-vahdettin karışımı bir kukla, pekâlâ olabilir.
    seni bütün bu defolarınla sahnede tutanların işine fazlasıyla yarar böyle acınası bir bez bebek.

    esiyorsun, gürlüyorsun, tepiniyorsun. pazarcı gibi tiz çığlıklar atıyorsun. deli bakışlarını devire devire, boyun damarlarını şişire şişire höykürüyorsun. iyi de sen ne istiyorsun?

    karun oldun. çocukların ülkedeki simit tablalarından bile haraç alıyor, gudubet karın ipek kumaşlara, paha biçilmez mücevherlere büründü.

    şakşakçıların ceylan derisi koltuklarda basen büyütüyor. bu kadarı da olmaz ki diyen kim varsa işinden aşından ettin, zindanlara attın, ailelerini açlığa mahkûm ettin.

    gencecik üniversite mezunları işsizlikten intihar ediyor.
    doktorlar, öğretmenler, polisler, subaylar açlık sınırında yaşıyor; emekliler pazarlardan sebze artığı topluyor.
    şehit katilleri meclis'te suratımıza çemkiriyor.
    sen hâlâ üstündeki pahalı elbiselerin, özel yapım som altın kol saatin, ipek kravatınla karşımıza geçip kusuyorsun da kusuyorsun.
    kime bu kinin?

    nereye doğru gittiğini bir gün olsun düşündün mü?
    olmayan vicdanınla bir gün olsun kendine “acaba biraz ileri mi gidiyorum” diye sordun mu?
    itikadın da yalan biliyoruz.
    ama bir gün olsun “ya hesap günü varsa” diye endişelendiğin oldu mu?

    evet var. hesap günü var. ve sanki bu saldırganlığın, bu doymazlığın, tamah etmez azmışlığın, o hesap gününü biraz daha yaklaştırıyor.

    artık allah’ın gözüne batıyorsun birader!

    fazla parazit yapıyorsun, ortalığı hacminden fazla kirletiyorsun. elde ettiklerinle şükür etmeyi, biraz da başkalarını düşünmeyi başaramadın. böyle bir kapasiten yok çünkü.

    dünyaya yemeye, içmeye, dışkılamaya, kin ve nefret aşılamaya gelmişlerdensin.
    üste bir de kibir yapıyorsun, işte bu hiç çekilmiyor...

    senin sonunu da bu yamyam kibrin getirecek…

    fatma sibel yüksek