|
|
- benzer şeyleri birbirinden ayıran özellik.
(benign, 16.12.2004 13:11 ~ 13:12)
- sayısı hep 7 olan şey.
(bkz: iki resim arasındaki 7 farkı bulunuz)
neden 6 veya 8 değil de, hep 7?
- tüm evreni yaratan yegane gerçekliktir. farklılık ve daha önemlisi farkı ayırt etme ise bilinci yaratır. aynı siyahın beyazı, beyazın siyahı yarattığı, karanlığın aydınlığı ve aydınlığın da karanlığı yarattığı gibi.
kimisi düştüğü zaman ilk fırsatta ağlamayı seçerken, kimi ise vakur kalmayı başarabilir. vakur kalanlardan ötürü ağlayanları ve ağlayanlardan ötürü de vakur kalabilenleri biliriz.
insan kalbindeki sızıyı ancak mutluluğu tatmışsa anlayabilir. bir şeyin güzel olup olmadığını gerçekten güzeli ve çirkini görmüşse anlayabilir. seçim yapabilir.
farkı yaratan farkın ta kendisidir.
- uykusuz 76. sayıdaki umut sarıkaya* yazısı. copy-paste falan değil, alın teri yine.
4 kişilik ekip olarak sessiz sedasız yürürken, içlerinden biri durdu bana döndü ve “sen gelme lan” deyip itti. “.mına koyiim hepimiz sekiz yaşındayız. ne kadar acayip olabilir ki gittiğimiz ortam da benim gelmemi istemiyorsunuz? nolur lan gelsem?”demek istedim ama sekiz yaşındayım demedim. “ne var oğlum belki benim de o tarafta bi işim var. olamaz mı yani, sizle gelmiyorum ben oraya yürüyorum” dedim. annelerimiz bizi nasıl yıllarca dünyanın en önemli varlığı diye gazladıysa artık olmazsa olmaz bi kişi olmadığını anlayınca haliyle üzülüyor insan. bir müddet aramızda mesafe ile aynı istikamette yürüdük. beni sınamak için topluca sağa saptıklarını çok sonradan öğrenecektim. aramızdaki mesafeyi koruyarak ben de sağa saptım. biri birden durup eğilip taş attı. “gelmesene oğlum” diye bağırdı. kaçtım. kovalamadıklarını fark edince durdum. üçü birbirlerinin omuzlarına ellerini atmış gidiyorlardı. bensiz çok mutlulardı. sonra büyüdük. 4 kişilik ekipten bana taş atan güvenlik görevlisi oldu, birinden haberim yok, diğerini ise bazı akşamlar takım elbisesiyle ve mutlaka elinde gaste ve 20dk gazeteleriyle mahalleye girerken görüyorum. bi dersanede muhasebeci ve anap’a oy vereceğini söyleyen tanıdığım son adam. ondan başka bu kadar anap’a bağlı bir adam görmedim. demek ki o gün gerçekten de çok acayip bir ortama gitmemişler bensiz. gitmeye hiç gerek yokmuş ama işte o an insan merak ediyor, reddedilince üzülüyor.
bu muhasebeci arkadaşıma bi gün ilk defa bir pazar sabahı karşılaştım. erken uyanmış ve biraz sahilde dolanayım istiyordum can sıkıntısından. acele acele bir yere gidiyordu, muhabbet etmek zorunda kalmayayım diye görmemesi için 16 yıl önce olduğu gibi aramızdaki mesafeyi koruyarak yürümeye başladım. bu sefer gerçekten aynı istikamette başka bir işim vardı. birden durdu. taş atıp kovsaydı daha iyiydi, sevgiyle gülümsedi. naber, nasılsından sonra sanayi mahallesindeki oraların oralılarının vakfında ilçe teşkilatının yemeği varmış oraya gidecekmiş onu söyledi. seçim startını verecekmiş teşkilat yakında. beraber yürüyecek yolumuz hayli uzundu ve şu güzel pazar sabahı konuşmak istediğim son konu olan “partilerdeki liderlik sultası” konusunu konuşmak için yanıp tutuşuyordu. “delege” dedi, “olağanüstü kongre” dedi, “tüsiad” dedi, “gençlik kolu” dedi girdi kanıma. resmen seksenler partisi gibiydi. babasının omzunda, elindeki parti bayrağını sallayarak kongreye katılan delege çocuğu gibi yaptı beni. istemeye istemeye beni sanayi mahallesi’ndeki o yemeğe bin bir ısrarla götürmeye ikna etti.
ilçe teşkilatının başkan yardımcısı gelince hepimiz ayağa kalkıp sırayla tokalaştık. herkes kumaş pantolonlarını azıcık çekerek oturdu. yemek yenildikten sonra kahveler içilirken yaklaşan yerel seçimler üzerine edilen koyu bir sohbet başladı. bir yerdeki yeşil alanın yakında imara açılacağı ve bundan nemalanmak isteyenlerin olduğundan bahsediliyordu, iki dönem önceki başkanın o yeşil alanın bir kısmına verdiği iskan izni yüzünden açılan davanın ise hala devam ettiğini anlatıyorardı. şu güzel, güneşli pazar sabahı duymak istediğim en son kelime olan “saymanlık” da dendi en sonunda, tam oldu memleket. cebimdeki aypodun kulaklığını çaktırmadan kazağımın kolunun içinden geçirerek avucuma aldım. elimi kulağıma koyup dirseğimi masaya koyarak pencereden dışarıyı izlemeye başladım. hava gerçekten güzeldi. tam o sırada böğrüme saplanan bir iğne ile irkildim. başkan yardımcısı masada yeni katılanlara rozetini takarken, beni de yeni katılanlardan biri zannedip rozeti kazağıma takmıştı. göğsümde anap rozeti, avucumun içinde çınlayan bob dylan sesiyle ayakta alkışlanıyordum. inşallah dergi okurlarından biri görüp tanımaz diye dua ettim. tam bu sırada masanın diğer ucunda oturmuş bana bakıp gülen bir çift yeşil gözle karşılaştım. başkan yardımcısının yaptığı kısa konuşmadan sonra iki elimizi yukarda birleştirdiğimiz anap selamı verirken, avucumun içinde beyhude çırpınışlarla bağrınıp duran bob dylan’ı ezdikçe ezdim. yeşil gözler hala bana bakıp duruyordu. parti amblemli takvim ve içinde ilçe teşkilatının isminin üç boyutta yazılı olduğu cam kristalden oluşan hediyelerimiz verildikten sonra dağıldık. elimde hediyelerle taksim’e gitmek üzere metroya doğru yürüdüm. yeşil gözlerle durakta da karşılaştık. gülümsedi. gülümsedim. belli ki ikimiz de oraya ait değildik. “rozetini çok mu sevdin?” dedi kazağımda hala duran rozeti göstererek. hemen çıkardım. “zorla getirildim, bir arkadaş çok ısrar etti. yoksa partiye katılmadım yani. ne işim anap’la, solcuyum ben. bak bop dilın!” dedim avucumu açıp çalan kulaklığı göstererek. “benim babam partili, onun işleri işte bütün aileyi kaldırıp götürdü yemeğe, ben pek anlamıyorum siyasetten” dedi. “aslına bakarsan ben de çok anlamıyorum” dedim hemen bob’un üstüne avucumu kapayarak. bütün politikacıların yalancı olduğunu, sanki bu saptamayı dünyada ilk biz yapmışız gibi heyecanla söyledik. sonra babasıyla olan duygusal bağını düşünerek “aslında ülkemiz için iyi şeyler yapmak isteyenler de vardır aralarında” diye kıvırdım. yol boyunca birbirimizi tanımaya çalıştık. sonra da bir yerde bira içmeye gittik.
hayır, dostlarım tahmin ettiğiniz gibi bira içerken ona asılmadım. aslında ortam çok müsaitti, 3. biralarımızı içiyorduk, müzikten dolayı sesimi duyurmak için yanına oturmuştum ama asılmadım. hem ilçe teşkilatı kristali masada durdukça libidom düşüyordu. konuştukça bir şeyler anlatmak istediğim tek kızdı o şimdiye kadar. uzun susuşlar, uzaklara dalıp gitmeler, açılacak yeni ilginç bir konu düşünmek garip bir şekilde hiç olmamıştı. garip bir şekilde bi kızın yanında ilk defa kendimi tam anlamıyla çok rahat hissediyordum. sevgilisinden bahsetti, sevgilimden bahsettim. güzel bir gün geçirdik ve hayatımda ilk defa bir kızla o gün arkadaş oldum.
melis’le arkadaşlığımız devam edeli bir yıl olmuştu. bir yıl boyunca sürekli birbirimizle görüştük. sevgililerimizden ayrıldık, yeni birileri aradık, birkaç kişiyle başlar gibi oldu sonra vazgeçti. bir kızla hiçbir ilişki olmadan bu kadar eğlenebildiğime inanamıyordum. bir kere bile onu kündeye getirmeye çalışmamıştım. garip bir şekilde huzur veriyordu bana, arkadaşlarını bana ayarlamaya çalışıyordu ara sıra…
arkadaşlarım “oğlum ne iş” diye sordukça, “yok be oğlum çok iyi kız, arkadaşız sadece” demelerim yoğun ısrarlar sonucu “eee arada sırada veriyoruz tabi motorun yağını suyunu biz de… tekkeyi bekleyen çorbayı içer sonuçta. neyse ben bi yengenizi arayayım ehe ehe ekeko kukeko" gibi cümlelere dönüşmüştü bir yıl içerisinde. onlar bunu duymak istiyorlardı ve ben de söylüyordum sadece… inanın! yoksa bırakın melis’le hallenmeyi, onun yanında yöresinde emaneti çıkarıp sallamayı bile içimden geçirmiyordum.
dört gündür dergide kalmaktan ayaklar pişmiş ve leş gibi olduğum bir gün tam dergiden çıkarken eve çağırdı beni. çok kirliyim, yorgunum başka zaman geleyim dedim. “ya gel işte nolcak, evde kimse yok zaten, kimden çekiniyorsun?” dedi. eve girer girmez ayakları yıkamaz için banyoya doğru koştum. yıkadıktan sonra çorapların durumuna baktım giyilecek gibi değildi. babasının ten rengi çoraplarını verdi, giydim. yemek yedik, ben biraz uyudum, televizyon izledik, güldük eğlendik. sonra yan yana otururken yüzü birden ciddileşti. “umut ben aşık oldum” dedi. gülümseyerek ve ten rengi ayaklarımı sevinçten birbirine sürterek “tanıyor muyum?” dedim. “hayır” dedi. okuldan kıvanç diye bir çocukmuş. “o yaklaşmazsa ben açılıcam” dedi. “bitirme kendini sakın. 1-0 yenilmiş başlayacaksın, talep eden taraf olarak” dedim. “ne olursa olsun ya, ben sadece onunla olmak istiyorum” dedi. kıpırtısız duran ten rengi ayaklarıma baktım.
aylarca melis’ten ses seda çıkmadı. “kıvanç” işi olmuştu galiba. aramıyordu, aramıyordum. bir yıl aradan sonra bir kızla ilişkiye başlamak üzereydim. bir gece aradı. “doğum günümde sen aramadın ama şimdi ben sana geldim, otomatiğe bassana” dedi. o gün de tesadüfen son görüşmemizde bende kalan ten rengi çoraplarımı giymiştim. gelir gelmez gördü, güldü. sarhoştu, bira getirmişti. kanepede yan yana oturduk çoraplarıma bakarak havadan sudan konuştuk. çok saçma bir şeyden bahsedip gülerken birden sarılarak ağlamaya başladı. saçlarıyla oynadım, yüzümüz çok yaklaşmıştı birbirine, yanaklarının ısısını hissediyordum. çok uzun bir sessizlik oldu, birbirimize bakıyorduk. dudaklarımı araladım, kafamı yan çevirdim, gözlerimi kapatarak kafasını hafifçe kendime çektim. “umut naapıyorsun sen allahaşkına. nasıl düşünebilirsin böyle bir şeyi anlamıyorum!” diye cırlayarak elimden kurtulmaya çalıştı. yarraaaaa yemiştim. ayağa kalkıp odanın ortasında durarak bir sapığa bakar gibi baktı bana. “yani böyle bir şeyin olacağını bilseydim gelmezdim buraya yani. şu an kendimi berbat hissediyorum umut. inanmıyorum sana inanamıyorum” dedi ve gözünü kapatıp titreyerek kendi kendine birden hale girdi. “neye inanamıyorsun melis, kazuk gibi olmuşum burada” diyecek durumda değildim, çünkü bu sefer gerçekten çok kötü bir durumdaydım. yerimden kalkıp, eşofmanımın üstünde kurulan çadır kenti gizlemek için götümü geriye çekip belimi bükerek üstüne doğru hızlı hızlı yürürken, “sana hep aşıktım ben melis” diye haykırdım. komodinin oraya kaçtı. durup, dozu artırarak tekrar koştum. “umut sakın yaklaşma bağırırım, manyak mısın, sapık mısın? umut valla ayağa kaldırırım bütün mahalleyi, deli etme beni!” diye tehdit etti beni. “tamam tamam gelmiyorum. bağırma yeter ki. bağırma ama tamam mı?” diye geri çekildim. sakinleşip koltuğa oturdu, yere atlayıp bacaklarına kapanarak “melis aşığım sana. aşk bu!” diye tekrar atak yaptım. koltuğun üstüne fareden kaçar gibi çıkarak “umut bak yaklaşma rezil ederim seni cümle aleme. pislik herif!” diye zırladı. “tamam tamam. yapmıycam bir daha kuran çarpsın ki. bağırma sakın. melis nolur unutalım bu geceyi ikimiz de. kimseye anlatma nolur. para veririm sana. al valla istediğini al” diyerek içeri koştum evdeki en değerli ziynet eşyam olan, halamın oğlu bilal’in üniversiteyi kazandıktan sonra takmayıp bana verdiği üzerinde “bilal” yazan dev gümüş künyeyi getirdim. “çekinme al melis senin olsun. yeter ki unutalım bu rezilliklerimi. çevrem var benim edebiyatçıyım nihayetinde” diyerek künyeyi eline takmaya çalıştım. “dokunma bana! geç şuraya otur. uzak otur uzak. uzak! uzak! uzak diyorum umut sana orası uzak mı? daha uzağa git” diye bağırdı. çok uzak şekilde oturarak sabaha kadar kah duvardaki o senin teşkilat takvimine, kah ten tengi çoraplarıma bakarak hiç konuşmadan oturduk.
sabaha karşı o giderken ben 17 yıl sonra yeniden birilerinin arkasından bakıyordum. başka bir erkeğe gidiyordu. yani buradan çıkıp acayip, farklı bir yere gitmiyordu. onla beraber gitmeye hiç gerek yok biliyordum ama işte o an insan “nereye gidiyor bensiz” diye merak ediyor, reddedilince üzülüyor.
[kişisel not : tam olarak ne istiyorsun ben ve benim gibilerden kıvanç?*](sükun, 13.02.2009 23:42 ~ 23:42)
|