fırat budacı   

adana çık aradan

  1. uykusuz'da ''kendimi durduracak değilim'' köşesinin sahibi.
    (indis saralonde, 20.09.2007 00:27)


  2. uykusuzun 3. sayısındaki cosmopolitan kadınları hakkında yazdıkları beni benden almış yazar.

    ... bir yandan dişiliklerini önde tutarken, bir yandan harbi ve taşaklı olmak istiyorlar. bir 'boy friend'e yumruk geçirmeyi, ama aynı zamanda kaldırımda koşarken topuklarının kırılmasını ve o sakarlığın içinde nefis gözükmeyi istiyorlar...

    ... kendilerine ait bir dilleri ve in-out döngüsünde kendilerini rahat hissettikleri, sürekli yenilenen mekanları var. festivallere, konserlere gitmeyi hayatın sanata değen yerleri olarak algılıyorlar. aya irini'deki bir konserden çıkıp babylon'a uğrayıvermeyi, hızlı tempolarının sanatla yumuşadığı duraklar olarak görüyorlar...

    ... daha 20 yıllık geçmişi olan, bu tür bir hayatın, bin yıllık aktrisleri gibi davrandıkça, hayat algılarından bu kadar emin oldukça, yaşadığımız ülkeye bir beden büyük gelen özgüvenleri karşısında kendimi durduramıyorum; kırılan ilk topuğu gördüğüm yerde kıçlarına bir tekme de ben vurmak istiyorum...

    daha da yazcaktım ama ayıp olmasın, dergi hala satışta.
    (errant, 21.09.2007 16:11 ~ 20:55)
  3. uykusuz'un özgün kalemlerinden birisi.
    bu haftaki yazısının bir kısmında şöyle bir ricada bulunarak beni mutlu etmiştir:

    (...)
    ("abartılmış özgüven insanlığın en büyük lanetidir.")
    "şimdi ben rica ediyorum sevgili okur. ricam şu:
    otobüste, kuyrukta, sinemada 'beyefendi bakar mısınız' diye başalyan o kavgacı ses tonunun sahibinden; 'ben hep verici oldum, ama ne gördüm karşılığında... bundan sonra kimseye iyilik yapmıycam. bana ne yaa!' benzeri cümlelerle özgüven manyaklığının ilk tomurcuklarını atan ve ilerde bol damarlı, eze eze hakkını arayyan teyzelere dönüşecek liseli kızlardan; normalde sinirlenmeyeceği bir olaya sırf yanında kız var diye aşırı tepki gösteren, kız 'boş ver gidelim.' dedikçe 'bi dakka selin' diyerek iyice coşan o delikanlıdan; halkın yanındaymış havalarında 'bana baak!' diye sağa sola parmak sallayan sokak ağızlı köşe yazarlarından; gece yarıları spor programlarında anlatacağını, parmaklarını tuta tuta 'biir...ikii...bi dakkaa, lafımı kesme... devam ediyorum, üç...' parodisiyle anlatan, anlatırken kafasını titreten futbol yorumcularından; aşırı özgüvenden alt çenesi öne kayan, 'ders almam, ders veririm' diyen teknik direktörümüzden ve her durumda 'gereken cevabın' ne olduğunu bilen boşluksuz insanlardan bir dakika durmalarını rica ediyorum. bir dakika durup etraflarına baksınlar, yarattıkları 'büyük yorgunluğun' farkına varıp bu özgüven terörünü durdursunlar. bir sürü insan, sabah öğlen akşam, özgüven şovmenlerinden 'hak edilmiş cevaplarını' almaya alışmış, hadleri ha bire bildirilmekten istiap haddini çoktan aşmış, güçlü-zayıf dengesizliğini kabullenmiş yaşayıp gidiyorlar. kulaklarında özgüveni tam kıvamında abilerinden aldıkları uyarılar yankılanıyor: 'gerekirse eziceksin... hak... güçlü olucaksın... haddi... işte orda... bildir... yoksa kaybeden sen olursun... sen... sen...' "


    (bu özgüven teröristlerinden hayatın her alanında (burada, okulda, işyerinde, otobüste, sokakta, pazarda, sinemada...) fazla miktarda bulunduğu için fırat budacı bu yazısıyla dikkatimi çekmiştir. benim gözümde, en azından bu yazısıyla, takdiri fazlasıyla hak etmiştir.)
    (thecrimson, 12.10.2007 00:09 ~ 00:09)
  4. gözümün önündekini, bulamadığım kelimelerle tespit eden biri. uykusuz' un kalemiyle dikkat çeken ilk değeri (vedat özdemiroğlu'nu biz bu işin peygamberi sayıyoruz, dememe gerek yok). ele alıp, yazısında deşifre ettiği "anonim" karakterler bir anda gözümde canlanıyor. "doğru diyo lan" dedirtiyor bana. tespitleri orijinal değilse bile üslubunun orijinalliği su götürmez. bana soracak olursanız saptamaları da özgün. "cosmopolitan kadınları" ise arşivlenecek gibi duruyor şu anda. arşivledim gitti.
    (altlejant, 24.10.2007 15:46 ~ 16.11.2007 09:52)
  5. geçen haftaki yazısıyla gecenin melon şapkası'na süper ayar vermiş olan uykusuz yazarı.
    (fingerbang, 07.11.2007 23:36)
  6. genelde derginin bir kısmını sona bırakmak adetim değildir, haldır huldur geçerim; ancak fırat budacı bana bu alışkanlığı kazandıran kişidir. neresi özgündür, neresi değildir bilemeyeceğim. şunu söyleyebilirim ki köşesini okurken ilk paragraftan sonra söyledikleri benim ağzımdan çıkıyor gibi hissediyorum. gayet enfes.
    (twinkle, 10.11.2007 19:09)
  7. okurken öylesine bir mizah dergisi yazısı duygusu değil uyandırdığı. uykusuz'a teşekkür sebebi.
    (galak, 18.12.2007 21:36)
  8. evlilik müessesesiyle ilgili tespit ve gözlemleri de şapka çıkarılacak cinstendi. kısa sürede uykusuz dergisi alma sebeplerinden birisi olmuştur. velhasıl hislerime fazlasıyla tercüman olan biri kendisi..

    (bkz: kendimi durduracak değilim)
    (korkunç kertenkele, 08.01.2008 10:01)
  9. öyle güzel, öyle içten ve öylesine gerçek yazıyor ki okurken sıkılmıyor ve satırlar hiç bitmesin istiyorsunuz, daha da önemlisi bir mizah dergisinde alışılmış mizah yazarı kalıbının dışına çıkması ve olaya farklı bir boyut getirmesi kendisini daha cazip hale getiriyor. varsın hep yazsın.
    (cool, 14.02.2008 10:05)
  10. insana dair durumları isimlendirme kabiliyeti ile ön plan çıkan yazar.süper insan.
    (adrian, 02.04.2008 15:52)
  11. hani uykusuz u alma nedenim klişeleri vardır ya popüler karikatüristler için söylenen.
    deliler gibi , aldığım anda ilk kendisinin köşesini arıyorum.
    okuyorum, beğeniyorum ama hayvan gibi kıskanıyorum bu adamı.
    kullandığı kelimeler yanyana bu kadar zeka parıltıları taşır mı diyorum.okudukça ben de yazarım bunu lan ne var diye kaleme kağıda sarılıyorum.olmuyor.ben her hafta tespitlerinde biraz kendimden,biraz çevremden benim hep gördüğüm ama kabiliyetsiz olduğumdan bir türlü kelimelere dökemediğim yazıları okuyorum.
    ve çok mantıksızca belki ama , hala böyle insanların olduğunu bilmek mutlu bile ediyor.
    bütün yazılarını sadece ben okusam diye de bi fanatikliğim var.hayrolsun diye kendi kendime afalladım.
    (zefura, 16.04.2008 09:21)
  12. her yazısında "sevgili okurlar" kalıbını kullanan çakma yazar.

    edit : burayı takip ediyor demek ki, artık yazmıyor bu sevgili okurlar kalıbını.
    (ağ kablosu, 24.05.2008 14:29 ~ 21.06.2008 13:54)
  13. son 2 haftadır takip ettiğim şahsiyet -takip etmek denirse-. önceden yazılarına bakmazdım. uzun bir otobüs yolculuğu sırasında tanıştık kendisiyle. kişisel gelişim kitapları ve onların insan hayatındaki etkilerinden bahseden bir yazısıyla ondan sonra sevdik kendisini baktık ki gayet güzel yazıyormuş, artık severek okuyoruz.
    (quench, 04.07.2008 02:00 ~ 02:08)
  14. umut sarıkaya'nın hikaye tarzı yazılarından sonra beni kendine bağlamayı başarabilmiş ikinci kişidir fırat budacı. uykusuz'un 39. sayısındaki yazısını yazayım da herkes okusun bu şahane adamı.

    ***

    nerde bir profesör görsem, koşar, yanına varırım...

    üniversiteye girdiğim yıl aktif bir görüntü sergileyerek kısa sürede çok sayıda arkadaş edinmiştim. kişilik özelliklerinin değil, kaygısız bir eğlence anlayışının ön saflarda tutulduğu günlerdi. hatırlamaya çalışıyorum ama bulamıyorum, galiba kimsenin herhangi bir derdi yoktu. sadece selim bir sabah "dayım ölmüş lan" demişti. ama aynı akşam o kadar çok gülüp eğlendik ki, şu an bu olaydan kuşkuluyum. acaba "dayı oldum lan" mı demişti? o kadar çok gülmemizin şimdi düşününce benim için mantıklı bir açıklaması yok.

    selim'i aradım. daha geçen yıl dayı olmuş, o yıl gerçekten dayısı ölmüş. niye o kadar çok güldük, niye bilemedik ölümü, diye sordum. "bilmiyorum" dedi. tam 10 yıl sonra "başın sağolsun" dedim. güldük. demekki bir balkan filmi neşesinde yaşamışız o yıllar, duyguları birbirinden ayırmadan etrafımızda döne döne dans eder gibi yaşamışız...

    anlatacağım kişi üniversite yıllarının kampüs dışındaki havasını solumayı gereksiz bulan ve bütün gıdasını "amfiler bölgesi"nden temin eden bir grubun en önemli figürüdür. onu, defalarca ders bitiminde profesörün arkasından amfinin çıkış kapısına doğru koşarken gördüm. hocayı amfi bölgesinden çok uzaklaşmadan kıstırır, sürekli birşeyler sorardı. hocanın anlattıklarını dinlerken yüzü yalakalık tarihinin en yapay mimikleriyle dolup taşardı. gözler yüksek frekansta kırpışırken, dili, kuruyan dudaklarını ıslatmak için küçük kırmızı bir hayvan gibi görünüp görünüp kaybolurdu. bir hoca tarafından kendi ismiyle hitap edildiğinde gurur elması anında kızaran dalkavuklardan biriydi. "hocam hocam dünyası"nın kuralları ile oynuyordu. (bu dünyada yer edinebilmek için uzaklaşan bir profesörün arkasından iki defa "hocam" diye seslenmek gerekir.)

    kendi geleceğine durdurulamaz bir hızla, erken yaşlarda atlayan insanların görüntüsü gerçekten can sıkıcıdır. amfi bey'in de geleceğin sevilmeyen hocalarından biri olmak için verdiği çaba, yaşıyla tamamen uyumsuz davranışlara ve ağzına hiç oturmayan kelime seçimlerine yol açıyordu. bir keresinde "hocam, bana daha farklı kaynaklar 'salık' verebilir misiniz?" dediğini duymuştum. 21 yaşında bir adam için "salık" kelimesinin ortamda yaptığı ekoyu bir düşünün sevgili okurlar. hocanın etrafını çevirmiş yancılıkta sınır tanımayan arkadaşlarının arasında "salık" farkıyla liderliği kapmıştı. hocanın söylediğini gözlerini kırpıştırarak not etti. o an salık bey'den gerçekten tiksindiğimi hatırlıyorum. hele ertesi gün elindeki bir sancak gibi taşıdığı kaynak kitabı hocaya gösterirken yüzündeki ifadeyi gördüğümde, "ya sen ne biçim adamsın !" diye bağırmak istemiştim. ilerleyen günlerde salık verilen kaynağı en az 10 yancının daha elinde gördüm. kitap kısa bir süre içinde best-seller olmuştu. kaynak bey, bir zavallı sınav öncesi sürüngenlerinden değildi. dersi derste dinliyordu. "güldüğünüz ne ise söyleyin biz de gülelim" diyen ironik hocalarımız, arka sıralara seslendiğinde, en ön sıradan dönüp hocanın bakışlarına ortak oluyordu. "cık cık cık" diyordu içinden, sonra önüne dönüp biricik hocasının bilim dolu coğrafyasında kaybolup gidiyordu. eğlence zamanlarını gündelik hayattan erken yaşlarda ayrı tutabilmenin o sıkıcı soğukluğu vardı hareketlerinde. 5 yıl boyunca sadece bir kez kampüs dışında bize katıldı. sinemaya gitmeye bile, "şu an sosyal aktivite yapıyorum" bilinciyle bakan bir kafa yapısına sahip olduğu için, bizle dışarıda buluşmanın adını da muhtemel "şöyle bir dışarı çıkıp arkadaşlarla kafa dağıtayım" olarak koymuştu. sosyal aktivite dozu olan bir birayı, tam 2 saatte içerek kafayı dağıttıktan sonra, "ehh, hadi gençler bana müsaade" deyip kalktığında biz 4. birayı içiyorduk. belli ki içmeye eve gidince "kaynak kitap"a ağzını dayayarak devam edecekti ! keşke öyle olsa, keşke bir bira şişesi yerine, bir deney tüpüne dayasa ağzını. ama emin olun sevgili okurlar, kaynak kitabın kapağını bile açmamıştı. amfilerde ön sıraları tüm sene boyu rezerve eden çoğu arkadaş gibi "inci gibi ders notları"yla belgelenmiş sıkıcı bir başarının peşindeydi yalnızca. onu amfimizin deha çocuğu olarak görmemizi, gelecekteki başarıların erken parlayan yıldızı olarak algılamamızı istiyordu. kaynak kitap yalnızca bir vitrindi. hoca öksürse defterine "öhö öhö" yazacak kadar otomatik bir ezber alışkanlığıyla ancak idare ediyordu. notların dışından, pratik bir takım sorular soran afacan hocaların sınavlarında bozguna uğruyordu. sıradanlığını yaratıcılıkta sınır tanımayan yalakalığıyla kapatmak görebildiğim en büyük meziyetiydi. bay tek bira'ya olan ilgim günden güne arttı. karşı koyamadığım bir istekle izliyordum onu. hocanın kürsüsünden uçan bir kağıdı ön sıradan fırlayıp, ekmek gibi üfleyerek kürsüye geri koyduğunda da; üst sınıflara ait ders konularının yamuk yumuk bir cesaretle asistanlara danışırken de; bir doçentin arabasını park etmesine "hocam daha en az 10 santimimiz var" diye yardımcı olurken de ben oradaydım. biz sıradan örencilere fırlattığı "sizin hiç birşeyden haberiniz yok bakışları"nın ve kendinden emin hareketlerinin, hocaların yanında, yalakalık müessesesinin en güzide hareketlerine nasıl dönüştüğüne defalarca şahit oldum. geleceğin en sinir bozucu hocalarından birinin gelişimini adım adım görüyordum.

    o gün, çok önemli bir sınavdan 68 aldığımı görmüş ve iyi not alınca tuzu kuruyan her öğrenci gibi diğer arkadaşlarımın notlarına bakıyordum. içimden bazı arkadaşlar için "yuh bide çalışmadım diyordu ayı" gibi yorumlar yaparken aniden kenara doğru itildim. bu ufak arbedenin failinin "kaynak bey" olduğunu görünce, içimde aylardır bekleyen "ya sen ne biçim adamsın" cümlesi tüm şiddetiyle ağzımdan çıkıverdi. bana dönüp "nasıl 88 olur, bütün soruları yaptım ben" dedi. beni duymamıştı ! her kelimesi aylardır ona olan gıcıklığımla şiddetlenen haykırışım onun telaşla, bencillikle, hırsla ördüğü bir duvardan geri dönmüştü. hocaların katına doğru çıkan merdivenlere doğru koştu. arkasından bakakaldım...

    sevgili kaynak bey, selim'den aldığım bir habere göre, yapış yapış hırsınızla girmeyi başardığınız kürsüde sınavlardan birinin sorularını siz hazırlamışsınız. ders notlarının dışından bir kaynaktan hazırladığınız sorular yüzünden öğrencilerin neredeyse yarısı, toparlanması güç, tek basamaklı notlar almış. çok keyiflendiğinize ve ilgili kaynak kitabı gelecek sınavlar için bir best-seller haline getirdiğinize eminim. bu yazıyla, o gün size duyuramadığım ve bir kaynak değerinde olduğuna inandığım haykırışımı tekrar etmek istiyorum.

    "ya sen ne biçim adamsın !"

    not: kopi past değildir. el emeği göz nurudur. belam skilmiştir yazana kadar.
    (cıvık müdürüm afedersin, 06.07.2008 22:38 ~ 22:40)
  15. seviyorum bu adamı. 90'lardaki iç çekişmeler, huzursuzluklar var yazılarında. her hafta hiç yoksa, en azından bir kere tıpkı eski güzel günlerde olduğu gibi; hayalet gemi okuyormuşum gibi hissediyorum; o ağzı bozuk gemi ve bozguncu tayfaları geri döndü sanıp, o tanıdık oğuz atay vari coşkuyla doluyorum yeniden.

    ama yazı bittiğinde yeniden farkına varıyorum.. gözümün önündeki toz ve asit bulutu kalkınca; 2000lerde bir yerdeyiz. artık hayalet gemi yok. gemiyle seyehat edilen günlerdeki başıboş yaratma hevesi de yok. farklı hissetmiyoruz artık.

    sadece, arada sırada birisi çıkıp, eskiden ne olduğumuzu hatırlatıyor işte böylesine. sonrasında, o da sessizliğe karışıyor.

    çünkü ameliyatlar işe yaramıyor şimdi. derdimiz eskisi gibi tam da anlatılmıyor yabancılara yine şimdi.. geçmişin hatrına, her hafta çarşamba günü 10 dakikalığına da olsa yeniden eskisi gibi nefes alıp vermek için buluşmak üzere anlaşıyoruz.
    (geber marla singer, 07.07.2008 16:05)
  16. mesleği diş hekimliği olan yazar.

    bir başkası için (bkz: uğur gürsoy)
    (ucuruldukcaucurulanucurtma, 12.07.2008 19:45)
  17. hastalarına karşı belli bir sorumluluğu var, hiçbir zaman onlara kafasındaki sorunları yansıtmıyor, bir doktor olduğunun ve sabah erken kalkması gerektiğinin farkında, fakat ona kalsa en çok griye, siyaha boyanmış önlükler giymek istiyor, beyaz önlüğünün üzerine sıçrayan her kan damlasında biracık daha rahatlıyor, sarı dişler karşısında uzun süreden beri hissizleşmiş artık, bütün dünya sarıya boyanıyor gözleri önünde, diş doktorumuzun soyadı budacı. hijyenik bir ortamda, bazen hijyenik olmayan şeyler düşünüyor, yan odadaki sekreterin bir üst sınıfa atlamak isteyen ultra yapay davranışları karşısında sessizliğini koruyor. bir yapaylıklar dünyasının içinde dalgalandıkça dalgalanıyor, elinden de hiçbir şey gelmiyor; doktorlara karşı herkes aslında olmadığı kişiyi oynuyor çünkü..

    fırat, uykusuz dergisinin bulunduğu binaya girmesiyle beraber derin bir oh çekiyor. eğer şu hayatta bir şey yapabilecekse, bir şeyleri altüst edebilecekse, kendi içinden daha içre birisini çıkarabilecekse bunun bu derginin koridorları arasında mümkün olduğunu seziyor. haftalık köşesi için yazı masasına oturduğunda, birazcık rahatsız oluyor fırat; soy ismini hatırlayamamanın verdiği bir rahatsızlık değil bu; hayatla bunca dalga geçen karikatürcülerin arasında boğulmaktan korkuyor. yabancılaşmanın ne demek olduğunu camus kitaplarından değil, bizzat ayna ile olan are you talkin to me? sohbetlerinden tanıyor. diğer meslektaşlarından farklı bir misyonunun olduğunun farkında; insanları, şehri, hayatını, rol yapan insanları ikiye bölüp her şeyin, hayatın kalbinden geçmek istiyor fırat. bazen yatağında çok düşünüyor; söylediklerinin, yazdıklarının tam olarak anlaşılıp anlaşılamadığını düşünüyor.. çok düşünüyor; oğuz atay'ı birden fazla kez hatırlıyor gün içinde. içine bazen bir korku düşüyor; "yabancılaşmadan başka bir şey yok mu yoksa?"

    budacı, bütün gün diş çektikten sonra evine atıyor kendini yorgun argın. hergün rüyasında fırat diye birisinin yaşantısını görüyor. "bana gel!" diyor fırat'a "işte kartım!"

    fırat hüzünle budacı'ya dönüyor, "benim dişlerim kalmadı budacı" diyor.. havada pis bir hijyenik koku asılı kalıyor..
    (geber marla singer, 19.07.2008 15:57)
  18. yazılarında değişik bir ahenk barındıran yazar. okumak öyle keyifli ki onun yazılarını.
    (kaçınkurbaası, 21.07.2008 09:47)
  19. kızmadım ama kırıldım lafına takılmış olan yazar 10 eylül tarihli uykusuz'da. evet insan kızmayıp kırılabilir.. kızmakla kırılmak aynı şeyler değildir çünkü!
    kırılmak; içerlemek, gücenmektir. kızmak da öfkelenmek, sinirlenmektir. bu durum da kızmayıp kırılabiliriz gayet.yazıda anlatılan olaydaki kız da zaten kızmış hareketler sergilemiyor, daha çok kırılmış davranışları var. diyelim evimize hırsız girdi, ben hırsıza kırılmam, kızarım. çok sevdiğim bir insan bana haketmediğim birşey yapsa kızmayıp kırılabilirim. arada fark var. ayrıca insan sevdiği insana biraz zor kızar, zor sinirlenir, zor bağırır! son bir kaç haftadır beni köşesinden soğutmaya başlamış yazardır.
    (quench, 17.09.2008 20:36 ~ 18.09.2008 01:39)