itülü erkeklerin "...olsa da kizi atsak" diye kurduklari hayalde,olsa bile atacak "kiz" olmadigini aci bir sekilde hatirlatan mekanin ismi. (bu nedenle yurtta kalir itülü erkekler)
çay demlemek, tv karşısında uyuyakalmak, bütün gün pijamalarla gezmek, kahvaltı yapmak -gerçek kahvaltı yani tulum peyniri, limonlu kekikli zeytin, karpuz falan-, balkonu yıkayıp sulara çıplak ayak basmak, bulaşık&çamaşır yıkamak zorunda olmamak, para harcamadan yiyecek-içecek tüketebilmek, kendini güvende ve rahat hissetmek, ancak günde 20 tane gereksiz telefona bakmak, insanlara en ufak şeyin hesabını vermek, aileye karşı sorumlulukları yerine getirmek, rahat rahat sabahlayamamak, birkaç günden sonra sıkılmak, baymak, gerginlikler, tartışmaların başlaması ve istanbul'a dönme isteği. memleketi istanbul olmayan kişiler için ailenin yaşadığı ev budur.
insanın en huzurlu şekilde en verimsiz dakikalarını geçirebildiği dünyadaki tek yerin etrafındaki 50-150 metrekaredir.evet arkadaşlar insanın en rahat s.çtığı yerdir evi.bunu az önce eve geldiğimde fark ettim.aslında ben bu giriyi tuvalette yazdım.fakat prototip olarak .
cem köksal'ın siyah beyaz masallar albümündeki 2. ve en tatmin edici parça. böyle orkestra vokalin * ardından çukura düşüyormuş gibi, evet öyle bir şarkı. köksal'ın solosundan da bahsetmeden edemeyeceğim, o ne beå.
sözleri:
işte karşımda
çağırıyor
içimdeki bu sesler
zaman kayıyor
sanki onun elinde
benim aklım duruyor
karşımda onunla
oyun oynuyor
hoşgeldin
işte burası senin son durağın
ah.. evet
yok başka bir yerin
hemen kaçmam lazım
hep bana bakıyor
yine bu korkunç sesler
beni bağlıyor
dünyanın en güzel hissi.. "gitmek istemiyorum anne!"
daha kolay olur sandım hep. zaman geçtikçe ayrılmak daha kolay olur diye düşündüm.. ama daha zorlaşmaya başladı! haziran'ın başında, elimde kocaman bavullarla içeri girişim dün gibi. zaman ne kadar çabuk geçti! yurt odasında yaşama vakti geldi.. bünyenin zayıflığından değil, bakımsızlıktan hasta olma vakti geldi.. sil baştan alışmaya çalışmanın, tekrar bir düzen kurmanın vakti geldi..
meğer ne kadar mutluymuşum bir zamanlar. akşamları televizyon izlerken, telefonda arkadaşlarımla konuşur ve salonda uyuyakalırken, okuldan çıkıp "ev"e gelirken ne kadar mutluymuşum.. kaybettim bunu.. pişman değilsem de, sonsuza kadar kaybettim.. ne bu ev aynı ev olacak, ne de ben aynı ben olacağım..
gitmek istemiyorum.. izmir'i çok özledim, ama evimden ayrılmak istemiyorum!
zamanı dondurabildiğiniz ve insanlardan saklanabildiğiniz tek yer. ev bir huzurdur, ev bir kaybolma biçimidir ki, şair, "yaşamak, hızlı bir ölüm biçimidir" de demiştir yeri gelmişken söyleyelim.. (serbest çağrışımlar içinde boğulalım!) kalabalıklardan usanmışken ve kimseler ne hakkında konuştuğunuzu çözemiyorken güzel bir zehirlenme biçimidir ev.
açıkçası benim için bu kavram yalnızlık ve 'ruh kalesi' gibi bir kelimeyle özetleyebileceğim yerdir. aile olsun istemem evde, çocuk sesi duymak istemem, yan komşunun müziğini ya da kavga eden karı koca tartışmalarını da dinlemek istemem. evde sadece 'ben' olsun dilerim ve ki, koridorlar boyu uzuyan tütsüler..
dört duvar arasında delirdiğiniz, düşler büyüttüğünüz, kendinize en yakın olduğunuz ve fakat yine de bir şekilde bir şeylere, bir sarılmaya, bir öpücüğe, bir lava lambasına, bir dumana kendinizi en özlem hissettiğiniz andır.
evim evim güzel evim demişler, ne güzel demişler… bir süre ayrı kalmak suretiyle, kısık ateşte pişmesi gerekir bu sevginin, bir kadeh de şarap varsa üzerine, tamam. hani şu tuvalet fırçaları olur ya, o bile özlenir. evimi özledim, ait olduğum tek yer, herhangi bir toprak parçası değil, herhangi bir ulusun egemenliğinde de değil, sadece benim, göreli özgürlüğümün kalesi. kirası olan, belki de gelecekte benim olacak olan yer, dört duvarın bana sunduğu huzur; mutluluk. dolabımda birkaç bira da varsa, hele ki günbatımı balkondaysam, , bir sigara tüttürüp suratına üflüyorsam boşluğun, yıldızlara ve doğan aya el sallayabiliyorsam, dünyanın ‘en güzel’ mekanıdır( en güzel, dikkat ‘en’, evet cuk oturuyor bu, kesinlikle en güzel), cennettir cenneeet.