|
|
- 1972 yapımı costa gavras filmi.
http://us.imdb.com/...
(buradan itibaren çok feci spoiler var!!!)
filmimiz latin amerika’da, latin amerika’nın sıcak insanlarının alışık olmadığı bir şeyle başlıyor: soğuk kış günleri.
ancak soğuk kış günlerini sinema perdesine taşımayı costa gavras dünyanın yok oluşunu anlatan hollywood yönetmenlerine bıraktığında henüz hollywood siyasallaşmamıştı bile. bu nedenle filmin başlangıcında bizi ilgilendiren, birbiriyle bir aradalığı yaşam kültürü haline getiren latin amerikalıların sevmediği ikinci kavramdır: devlet baskısı.
devlet baskısının latin amerika insanı üzerinde nasıl bir etki bıraktığına geçmeden önce ve latin amerika kelimesini defalarca kullandıktan sonra, filmin latin amerika’nın neresinde hangi olaya değindiğini açıklamak gerekir. ancak costa gavras’nın bir diğer alışkanlığı bunu zorlaştırıyor. bahsedilen alışkanlığı, her ne kadar filmlerinde işlenen konuyu tam olarak anlayabilmek için izleyiciyi dünyadan haberdar olmaya zorlamak bağlamında faydalı olsa da, bir film izleyerek hayatın anlamını öğrenmeyi, dünyanın bugünkü şekillenişini tam olarak kavrayabilmeyi hedefleyenleri sıkıntıya sokan, anlattığı ülkenin hangisi olduğunu izleyicilere doğrudan söylememeyi tercih etme alışkanlığıdır. bu nedenle, filmin "kuruguay" sıkıyönetimini anlattığını iddia etmekle hem yalan söylememiş, hem de costa gavras’nın tercihine saygısızlık etmemiş oluruz.
costa gavras üçlemesinin tamamında olduğu gibi, ilk filminde de "terörizm"in meşrulaştırılmasını değil, devletlerin nasıl olup da meşruluğunu tekil bir olay üzerinden kaybedebileceğini gözümüze sokuyor. evet, belki bir yönetmen bir film çeker ve terörizm meşrulaşır, bunun doğruluğunu kimse tartışamaz, zira daha geçtiğimiz yıl vizyondaki 300 isimli filmin ortadoğu’nun “geri” halklarına uygulanan baskıyı ve terörü nasıl da meşrulaştırdığını kimse unutmamıştır. ancak bu filmde ve devamındaki diğer filmlerinde de görüyoruz ki, bir film çekilmesine gerek kalmaksızın –evet filme gerek kalmaksızın gerçeklerin görülebileceğini iddia ederken bir filmden örnek vermek ironik olsa da bu ironinin sebebi tutarsızlıktan ziyade yönetenlerin faaliyetlerinden yönetilenlerin, kapitalizmde birileri açığa çıkarmadığı sürece, haberdar olmamalarıdır– devletler yönettiklerinin bağımsızlık iddialarında bulunmasına rağmen dışa bağımlı politikalarının ortaya çıkmasıyla ve bu sayede de yönetilenleri düşman gördüklerinin anlaşılmasıyla meşruiyetlerini kaybeder. tıpkı kuruguay hükümetinin kaçırılan “sıradan” bir abd’li memurun neden kaçırıldığını bir türlü açıklayamaması ve ardından da kuruguay halkının kendi hükümetlerine değil, ispanyolca’da "kurtarıcı" anlamına gelen silahlı "marjinal" grupların, tupamaros’un sözlerine güvenmesi ve hükümetin istifadan ancak kurtarıcıların bir hatası sayesinde kurtulması gibi.
dünya’nın herhangi bir yerindeki toplumsal bir olayı anlatan bir film izlendiğinde bunu türkiye’de yaşanan benzer olaylarla özdeşleştirerek yorumlamak bir tür gelenek haline gelmiştir. sıkıyönetim’in de türkiye’yle bağdaştırılacak onlarca yönü var. örneğin, verilen canlı denekli işkence derslerinde ülkemizin işkence uzmanları ıdi amin gibi insanların kollarını ve bacaklarını söküp birbirinin yerine dikerek işkencede yaratıcılıklarını zorlamadıkları için masalarında bulunan ülke isimlerine zoom yapılması mertebesine erişemese de, bu derslerde ülkemizin de yeri vardır. ancak türkiye gibi devlet geleneğinin yerleşmiş olduğu ve devlet geleneğinin daha önce de bahsedildiği gibi meşruluğunu kaybettiğinin bir film çekilmese dahi devlet erkanının sözleri sayesinde ayan beyan ortada olduğu bir ülkede bu filmi değerlendirirken güncellikle bağını kurmayıp sadece bu kanlı tarihe yapılan atıflarla kısıtlı kalındığında büyük bir hataya düşüleceğinden, filmdeki birçok benzerliği görmezden gelip en güncel benzerliklerden olan “inkar politikası”na değinmek gibi bir zorunluluk doğar.
türkiye’de düzenli olarak haber bülteni izleyen birçok izleyici, mutlaka kaçırılma vakalarının ardından dışişleri sözcüsünün yaptığı basın açıklaması esnasında kendisini her akşam gördüğüne benzer bir haber bülteni izler gibi hissetmiştir. bunun nedeni costa gavras’nın konuyu gerçekçi şekilde ele almasından da ibaret değildir, zira bunun gerçekçiliğinin farkına varsa bile, philip michael santore gibi abd ajanlarının küfürlerle ve hakaretlerle değindiği sscb veya devletin temsilcilerinin bugün bizim ülkemizde sermayenin en üst düzey temsilcilerinin iddiada bulunduğu gibi değil de gerçek anlamda “halkın bağrından kopup geldiği” küba benzeri ülkelerdeki izleyiciler burada kendilerini bu vatandaşların yerine koymayacaktır. evrensel benzerliklerin dışına çıkarak tekrar ülkemize dönmeye kalkışırsak, kuruguay dışişleri sözcüsünün yaptığı "bizde ‘tupamaros’ kelimesini kullanmak yasaktır" minvalindeki açıklamaları, bugün bizim devlet erkanımızın yaptığı “ülkemizi bölmeye çalışan örgütün 'sözde' kuruluş yıldönümü" benzeri, kelimelerin arkasına saklanarak anlamlarının olmadığı yönündeki iddiaları ile karşılaştırırsak, kuruguay’da tupamaros adını kullanan bir örgütün varlığının çürütülemediği gibi ülkemizde de inkar edilen örgütün varlığının çürütülememesi arasındaki benzerliğin tokat gibi suratımıza çarpacağı aşikardır.
türkiye güncelliğine dair söz söylemeye başlamışken, türkiye’deki "masum" yabancı memurların faaliyetlerine bu film adı altında daha fazla değinmenin türkiye’de olup bitenleri anlamada sıkıntı yaratabileceğinden dolayı, yazıyı bitirirken bu memurlardan koparak costa gavras'nın filmlerinde temel aldığı hareket noktalarından birine değinmek dünyayı olmasa bile kendisinin fikirlerini daha anlaşabilir kılacaktır:
mevzubahis mesaj, "etat de siege"de costa gavras’nın dilinin ucuna kadar gelip "mösyö lucas" ağzından sorulan sorularla hayata geçirilmek üzereyken geç bir tercihle mösyö lucas’nın mesajdan vazgeçirilmesi ve ancak costa gavras'nın ikinci filmi olan "z" ile verilmesi söz konusu olan mesajdır:
"dünyayı, muhabirler kurtaracak, bir kareyi yakalamakla başlayacak her şey!"
- (bkz: tupamarolar)
|