beşiktaş gazetesinin yıllar önce kendisiyle yaptığı röportajı:
ertekin bey, size neden 'şapkacı ertekin' diyorlar. sizdeki bu şapka merakı nasıl doğdu?
"devamlı şapkayla gezdiğim için adım 'şapkacı ertekin'e çıktı. şapka merakım 1970'lerde başlar. o zamanlar alain delon ve jean paul belmondo'nun borsalino adlı bir filmi vardı ve böyle şapkalar takıyorlardı. sonra belmondo ve alain delon ile çok iyi dost oldum. o filmi gördükten sonra ağırlıklı borsalino şapkaları olmak üzere bu hastalık başladı bende. şu anda 100'den fazla şapkam var. şapkalarımı genellikle italya, londra, fransa'dan aldım ve onları özel kutuların içinde saklıyorum."
kafenizi ne zaman açtınız?
ben 15 senedir türkiye'deyim. daha önce paris'te oturuyordum. paris'te dekorasyon ve modayla uğraşıyordum. sonra türkiye'ye döndüm. çok eskiden yapmış olduğum kafe işine başlamaya karar verişim şöyle oldu: türkiye'ye geldiğimde dostlarıma evde davet veriyordum. onlar da 'niye eskisi gibi bir yer açmıyorsun. biz de oraya geliriz' dedi. aynı zamanda biz hıncal'la ortaköy'de deniz kenarındaki kahvelerde otururduk. otururken 'ben neden burada kafe açmıyorum' diye düşündüm. o zaman benim çok yakın bir arkadaşım olan kemal persentli'nin ortaköy'deki yerini aldım. yaklaşık yedi senedir ortaköy'de '
cafe des theatres'i işletiyorum.
kafenize kimler geliyor?
dediğim gibi burayı en yakın arkadaşlarımla birlikte olmak ve hoş vakit geçirmek için açtım.
rahmi koç ve çocukları,
orhan mizanoğlu,
şener şen,
mustafa denizli,
metin toker,
çetin altan,
ali poyrazoğlu,
haldun dormen ve daha birçok arkadaşım beni ziyarete gelirler. ünlülerden tanımadığım yok gibidir. o yüzden hepsinin ismini veremeyeceğim. ancak buraya sadece ünlüler gelmez. ortaköy'ün sakinlerini de misafir ederiz.
kafenin dizaynı size mi ait? kafenizden biraz bahseder misiniz?
ben burada hiç kimsenin daha önce yapmadığı kırmızı brandalı hoş bir kafe yaptım. şimdi herkes taklit etmeye başladı. yazın açık havada otururken, kışın camekanla kapatıyoruz. böylece çok kullanışlı oluyor. içeride ısıtma tertibatı var. masalara kırmızı beyaz kareli örtüler serdim.
burası benim kendi evim gibi. kafenin önünden geçenler ünlülerin oturduğunu görünce burayı çok pahalı zannedip girmek istemiyorlar. ama böyle değil, buna çok üzülüyorum.
haftada bir gün canlı müzik dinletimiz var. pazar günleri brunch veriyoruz. ve şimdi çok yakında haftada iki gün sabaha kadar tanıdıklarıma yemek vereceğim. buranın tandırı, spagettisi ve barbunyası çok güzeldir. daha çok ev yemekleri veriyoruz. ahçılarımdan çok memnunum. yan tarafta kumru servisim var. ayrıca kafemizde, nargile ve tavlamız da var.
erol kaynar,
mustafa denizli,
hıncal uluç ve ben arada sırada tavla partileri yaparız. geçen gün
kaya çilingiroğlu ile oynadık. ama beni yendi.
paris'teki yaşamınız nasıldı?
paris'teyken kendimi türkiye'deymişim gibi hissediyordum. bütün türk arkadaşlarım beni ziyarete geliyorlardı. hiç unutmam o zaman
hasan esat ışık paris sefiri. o zamanlar bana
metin toker'le çetin altan ziyarete gelmişlerdi. buluşmak ve görüşmek için ilk önce beni aradılar. sonra sefire uğradılar. sefir, 'neredeydiniz?' diye sormuş. onlar da 'dün akşam ertekin'in yanındaydık' deyince sefir, bana döndü 'önce sefir ziyaret edilir. sefir sen misin, yoksa ben mi?' diye takıldı.
yurtdışında bir türk olarak size bakış açıları nasıldı?
bizi araplarla karıştırıyorlar.
prenses carolina'nın davetlerinde benim türk olduğuma inanmazlardı. bizi çünkü çok yanlış tanıyorlardı. ben de 'türkler böyle' diyordum. her fırsatta türk olduğumu söylüyordum. bundan da çok zevk duyuyordum.
ilginç bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?
ben koyu bir galatasaraylıyım. bir gün göteburg'a galatasaray maçını izlemeye gitmiştik. sabah hıncal, havaalanına gitmek için beni almaya geldi. o sırada aceleyle valizimi toplamışım. meğerse ayakkabıları farklı çift almışım. öyle de giymişim. maçtan sonra galatasaraylı ergün ayakkabıları göstererek dedi ki 'ya bu nedir?' bir baktım ki gerçekten biri başka diğerine başka bir ayakkabı giymişim. sonra epeyce gülüştük.
en yakın arkadaşınız hıncal uluç'u nasıl tanımlarsınız?
hıncal'la çok eski dostuz. o, zaman zaman bana kızar, ben de ona kızarım. beni çok eleştirir. kızmam çünkü huyu odur. ama kızdığı an beni daha fazla tutar. tam bir dosttur. hıncal kendi bildiğini, inandığını yazar. dürüst bir gazetecidir.
ortaköy'de yaşamak nasıl?
ben ortaköy'ü çok seviyorum. avrupa'nın hiçbir yerinde ortaköy gibi bir yer yok. ama biraz bozuldu. en çok şuna kızıyorum. ortaköy çarşısı esnafı mahmutpaşa'dan diyelim ki eşarp alıyor ve burada satıyor. buraya mahmutpaşa müşterisi gelmeye başladı. belediye buna mani olmaya çalışıyor. olduğu gibi buradaki tezgah işini ele aldı.
ayrıca semtin temizliği de çok önemli. buradaki kahve sahipleri temizliğe çok dikkat etsinler istiyorum. mesela kahve örtüleri çok eski.
eskiden benim arkadaşlarım çok gelirdi ortaköy'e. şimdi gelmiyor. çünkü ortaköy eskisi gibi değil. satıcılar bir kere kalkmalı. cumartesi-pazar meydanda orkestralar kurulmalı, resim sergileri açılmalı. burada birçok parisien kafeler olsa fena mı olur? ortaköy'ün sanat ve turizm semti olmasını istiyoruz. çünkü bu potansiyel ortaköy'de var.