bu yüce şahıs serçe parmağını kullanmadan solo atar. çok şey anlatan sololarıyla haldır huldur saniyede bilmemnekadar nota basarak adam olduğunu zanneden gitaristlere(istisnalar var tabiiki) de selam çakar.
dünyanın gelmiş geçmiş en iyi gitaristlerinden biri olarak gösterilir,gitara başladıktan 3 sene sonra londra metrosunda çalgıcılık yapar,profosyonel çalışmalara giriştiği zaman doğal olarak metroda çalmayı bırakır.kısa zaman içinde metro duvarına 'clapton is a god' yazdırmayı başarmıştır.
vakti zamanında sex,drugs & rock'n roll akımına kendini kaptırıp uyuşturucu bağımlılıgı yüzünden ünlü olduğu piyasadan çabuk kaybolmuştur fakat o da çareyi ve huzuru blues da bulmuştur,blues yapmaya başladıktan sonra ününe ün katmış,harika albumler yapmış ve bb king,james brown gibi büyük müzisyenlerle çalışmıştır,ayrıca solo kariyerinin yanı sıra birçok grupta çalmıstır,çaldığı gruplar şunlardır;
64-65: yardbirds
65-66: john mayall & the bluesbreakers
66-69: cream
69-70: blind faith
70-70: delaney boney & the friends
70-70: derek & the dominos
daha sonra ise solo kariyerine baslamıstır.
diskografisi;
reptile
masada: live in sevilla 2000
pilgrim
stages
the cream of clapton
from the cradle
eric clapton unplugged
24 nights
461 ocean boulevard
august
just one night
rainbow concert
journeyman
backtrackin'
behind the sun
money and cigarettes
another ticket
backless
slowhand
no reason to cry
e.c. was here (1975)
there's one in every crowd
the history of eric clapton
time pieces: best of eric clapton
ilk çıkış zamanlarında al pacino sakalı'yla* at hırsızı gibi takılmış müzisyen.
o zamanlarda giydiği fıstık yeşili ya da pembe emanet gibi duran, paçaları uzun takım elbiseleriyle anadolunun bağrından kopmuş arabeskçilerden, ankaralı türkülerden görünüş olarak bir farkı yoktur.
zaman geçip para kazanıp kendine jilet gibi siyah takımlar ve beyaz gömlek çekince mükemmel bir karizmaya bürünmüştür.
damatlık gibi, dudak ısırtan takımlarıyla bob dylan'la birlikte sahne alması görmeye değerdir.
gitarıyla konuşan insan modelidir eric clapton.gitarı ağlatan insan modelidir eric clapton..eric clapton tanrıdır efendim...ve de ayrıca bir sheryl crow - eric clapton düeti vardır..tadından yenmez...bass guitar'da sheryl crow elektroda eric clapton(ve de sheryl crow'un grubundaki denyo gitaristler ama onlar da kraldır haklarını yemeyelim) ve şarkı da my favorite mistake....canlı performans videosunun bulunup izlenmesi gerektiği kanaatindeyim efendim..herkese tavsiye ederim...
bulutsuzluk özlemi bir festivalde eric claptona alt grup olarak çıkmaktadır.o zamanlarki gitaristleri akın eldes fırsattan yararlanıp eric claptonla tanışmak bir iki hatıra fotosu çektirmek istemektedir.eric clapton'un kulisine geldiğinde kapıdaki görevlilere ya ben de çalıyorum bu gece işte iki dakika tanışmak istiyorum falan filan der ama derdini anlatamaz.sonra bulutsuzluk çalar ve aşağı iner.kulise girerler.
daha sonra da eric clapton akın eldesin tarzını çok beğenmiş olacak ki akın eldes'le tanışmaya bulutzuluk özlemi kulisine gelir.
kendisi çok önemli bir gitar virtüözü ve dahi bir müzisyendir,blues müziğinin demirbaşlarındandır.
aslında hayatının büyük bir kısmını sex&drugs&rock'n roll tarzıyla yaşayan clapton,bu hayat şekline aniden son vermiştir.
clapton yine bir gün bu ortamlarında takılırken oğlu ve eşini new york'da bir gökdelen dairesinde bırkamış
ancak oğlu birden kendini gökdelenden aşağı atmış, eşi (ki türktür kendisi) şok halde ona bakarken clapton içeri girmiş ve korkunç manzaraya tanık olmuş.bir daha da sex&drugs&rock'n roll ortamına girmemiş.
hayatta herkes daima bedeller öder eric clapton bile.
lakabının slowhand olduğu söylenirdi bir zamanlar. teknik olarak çok gösterişli ve dışa vurumu kuvvetli bir gitarist olmamakla beraber, tuşesi, tertemiz çalışı ve bulduğu o akıcı melodilerle her zaman gönüllerdedir.
düzeltme için teşekkürler iao.
ayrıca yeni farkına varmakla beraber sözlükteki yeni yazarımızdır.
bilgi küpü 4. nesil yazar, hoşgelmiş klişesini bir yana bırakırsak, saygı duyulması gereken birikimi ve sevimli inatçılığıyla gerçek hayatta olduğu gibi sözlükte de "söz" (adı üstünde lan) sahibi olacak olan baba rocker dır kendisi. biraları hazırla boğaza karşı çekeceğiz 3-5 gün sonra...
tam adı eric patrick clapton'dır. kariyeri grup ve solo kariyeri olarak iki bölümde incelenebilir.
profesyonel anlamda müziğe yardbirds isimli grupta gitarist olarak başlamıştır. o dönemin "kullan, at" görüşüne sahip olan ve yeni gördüğü herşeye saldıran ingiliz toplumu tarafından sebebini anlayamayacağım şekilde bu grup tutmuştur. keza daha sonraki grubu olan john mayall & the blues brakers da öyledir. adından anlaşılabileceği gibi bu grup bluesdan başka herşeyi çalmaktadır. yardbirds ise dönemin popüler müziğini yansıtmaktadır. herman's hermits tadında şarkıları vardır. eric clapton bu gruplarda yapmak istediği müzik tarzını bulamadığını ifade ederek bu grupları terketmiştir.
yani sonuç olarak bu gruplar şu andaki eric clapton dinleyicilerine tamamen işkence gruplardır. pek bir önemleri yoktur.
ama bunlardan sonra gelen bir "cream" dönemi vardır ki, eric clapton bugün hala o dönemin mirasını yemektedir. jack bruce ve ginger baker ile beraber kurdukları bu grup ortalığı kırmış geçirmiş, duvarlara "clapton is god" yazıları bu dönemde yazılmıştır. üç albüm çıkartmışlardır. fakat bu albümlerde kötü şarkı yoktur. hatta bugün bile clapton konserlerinin vazgeçilmezleri olan "sunshine of your love" , "badge" , "white room" gibi şarkılar hep o dönemin ürünleridir. milyonlarla ifade edilen dinleyicilerine rağmen, grup kişisel çekişmeler ve artık doymuş olma hissiyatıyla ayrılma kararı almışlardır. (bir daha bir araya gelmeleri mümkün olarak gözükmeyen bu üçlü 2005 yılının mayıs ayında kıçlarındaki teller kadayıf olmuş şekilde ingiltere'deki royal albert hall'da dört gece süren seri konserler vermişler, dünyada olay yaratmışlardır.)
bu grupla kaydettiği bir "crossroads" vardır ki bir daha bu şarkıyı hiçbir zaman o tempoda çalmamış, hep yavaş versiyonlarını çalmıştır. çünkü götü yemez. o solo hayatta bir kere atılır.
bu inanılmaz ve metal müziğin temellerini attığı söylenen gruptan sonra eric clapton'un "blind faith" macerası başlamıştır. bu macera ise tek albümlük, fakat fazlasıyla başarılıdır. eric cream'deki tarzını burada da korumuş, ortaya çok güzel şeyler çıkartmıştır. hele bir "do what you like" şarkıları vardır ki bence çok çok güzeldir. bu albümlerinde de kötü şarkıya rastlanmamakta, hatta "do what you like" insanda uyuşturucu maddeler kullanıp kendinden geçme isteği uyandıran keş müziklerindendir. bir yerlerde sızıp dinlenesi şarkıdır.
bu grubun dağılmasından sonra "delaney, bonnie & friends" ve "derek & the dominos" adlı gruplarla çalmış fakat buradan çıka çıka bir "layla" çıkmıştır. duanne allman'ın inanılmaz slide tekniğiyle birleşen bu şarkı dudaklarımıza pelesenk olmuştur.
daha sonra birilerinin "kanka sende süper ses var solo yapsana" çağrılarına uyarak solo kariyerine start vermiştir.
arka arkaya patlattığı "eric clapton" , "461 ocean boulevard" , "there's one in every crowd" , "no reason to cry" albümleriyle çok başarılı bir giriş yapmıştır solo kariyerine.
fakat eric'te büyük değişiklikler gözlenmektedir. o "cream" tarzına alıştığımız eric gitmiş, yerine sanki karakolda götüne cop sokulmuş ve yumuşatılmış bir eric gelmiştir. daha bir lynyrd skynyrd veya zztop tarzı beklediğimiz eric nonoş olmuş, "ayol valla" tadında şarkılar yapmaya başlamıştır. fakat içinde hala blues ezgileri dinleyebileceğiniz albümlerdir, olsundur, sineye çekilir, hatta beğenilir.
bu albümlerden özellikle "no reason to cry" albümü diğerlerinden biraz daha öne çıkmakta, "innocent times" isimli şarkısında ise ilk ve son defa bir kadın solist barındırmaktadır. ama bu kadın da kadındır haa.. yani süper götü var demiyorum ama inanılmaz bir sesi vardır ve eric'in albümünde şarkı söylemeyi haketmiştir.
bu albümde dikkati çeken bir şarkı da "sign language" isimli şarkıdır. söz ve müziği bob dylan'a aittir.
yeri gelmişken bob dylan ve eric clapton birlikteliği hakkında da birşeyler söyleyelim. bob dylan çok süper bir besteci ve söz yazarıdır. çok önemli işlere imza atmıştır. ama öyle çalar ve öyle söyler ki "ya bob bi siktir git" dedirtir. konuşurken ne söylediği belli olmayan, çalarken ne yapmaya çalıştığı belli olmayan bi abimizdir. bir şarkı dinliyorsunuzdur ama ne anlatır, müziği nasıldır hiçkimse anlamaz. işte böyle anlarda eric clapton sahneye çıkar, o şarkıyı alır ve öyle bir yorumlar ki dünyada listeleri altüst eder "yürü be kralsın" nidaları heryerde yankılanır. bunun en güzel örneğini "don't think twice it's all right" isimli bob dylan şarkısında görebiliriz. bu şarkıyı bob dylan'dan dinlediğinizde kendinizi uygun adım giden bir atın üstünde oturur hissedersiniz. müziğin hiçbir cazibesi yoktur. sözler ise sanki ağzında bir poşet çubuk krakeri bir anda yiyormuş gibi olan bob abimizin sesiyle kaybolur gider. bu şarkının sözlerini bob versiyonuyla okuldaki kanadalı bir hocamdan çıkarmasını istemiştim "valla bi bok anlamadım" demişti. ama bob adına düzenlenen bir tribute konserinde eric bu şarkıyı öyle bir yorumlamıştır ki, yani dinlemek lazım. çok şey kazanırsınız.
eric'in hayatının bu dönemleri artık biraz zıvanadan çıkmıştır. bir beş sene kadar şarhoştur. artık ne içtiyse...
bu dönemde konser çalışmalarına ağırlık vermiştir. ama o konserleri dinleyebilmek için eric'in içtiği şey bulunup içilmelidir. inanılmaz kötü tonlanmış bir strat ve aynı iğrençlikteki düğün salonu klavyesiyle konser vermeye çalışmış, bir blues şarkısını 20 dakika sürdürmeye çalışmıştır. bu sırada solodan başka herşeye benzer denemeler, hatta bir-iki dakikalığına saçma sapan sesler çıkarmaya çalışmalar filan olmuştur. "vay vay yiğidim ne hale gelmiş vışşş..allah sen koru yarab, aklımızı muhafaza et" şeklinde kaçılmıştır.
artık eter koklatılarak yavaş yavaş ayıltılan abimiz "another ticket" albümüyle dinleyicisinden özür dilemiştir adeta. bu albüm de süperdir. hatta bir "something special" şarkısı vardır ki bence çok şirindir.
sırada "behind the sun" albümü vardır. bu albüm benim yol albümümdür. uzun yollarda hep bunu dinlerim. burada da "forever man" şarkısı hit olmuştur. hatta biz küçükken yayınlanan klibi bile vardı.
"august" albümünü ben daha çözemedim ama "holy mother" şarkısı için almaya değerdir.
"journeyman"de ise hala bu dönemin bile hitlerinden olan iki süper şarkı ortaya çıkmıştır. robert cray'le beraber yazdıkları "old love" ve beraber yazmadıkları "bad love".
bunlardan sonra eric 5 sene kış uykusuna yatar. hayranları yine ne yumurtlayacağını düşünerek beklerken, o, bence hayatının albümünü yaparak "from the cradle"ı piyasaya sürer.
bu albüm saf, katıksız, overdub olmayan, stüdyoda çalınıp çıkılmış, hayatımda dinlediğim en blues albümdür. yani o kadar mükemmeldir ki ben iki tane almıştım o zaman internet filan pek yokken birine birşey olur filan, öbürü yedekte kalsın diye. eric clapton esasında işte budur, dinlemeyen çok şey kaybetmiştir. bu albümde götündeki copun acısını artık unuttuğu apaçıktır. sertleşmiş, erkek olmuştur ve kuşu artık öter.
"aha işte kendini buldu, artık ölene kadar süper gider bu adam" derken 4 sene sonra "pilgrim" albümünü çıkarır.
bu albümü dinlediğinizde ise kafanızdan vurulmuşa döner, o kafayı bulduğu yılları mumla ararsınız. bu albüm resmen pop, hip hop, veya dinlemediğim ne kadar güncel müzik varsa herşeyi içinde barındırır.
acilen arkadaşlarla toplantıya gidilir ve bundan sonra ne yapmamız gerektiğini geceler boyu tartışırız. bu yeni godoşun yaptığına sessiz mi kalacağızdır, yoksa kendimizi boğaz köprüsüne bağlayıp ona bir mesaj mı vermeliyizdir. aradan belli bir süre geçtikten sonra sinirler yatışır, "hep destek tam destek" sloganı öne çıkar.
biraz da alışınca hani fena da değildir albüm. yani hiç eric clapton değildir ama "bu başkasının albümü" şeklinde dinlenirse güzeldir bile. bu albümde "born in time" ile tekrar bob dylan'la buluşmuş, ortaya istisna olarak bu mükemmel şarkı çıkmıştır.
derken "eh işte, pilgrime göre süper abi" dediğimiz aslında çok da süper olmayan "reptile" albümü çıkar. yine de bizce götü toplamış olması hasebiyle kabul edilebilirdir.
"me and mr.johnson" albümünde her ne kadar "from the cradle" tadını yakalamaya çalışmışsa da aslında aralarında çok fark vardır. ama bu johnson'a vefa borcu olarak değerlendirilip, ok verilir. (çok robert johnson şarkısıyla durum kurtarmışlığı vardır.)
son albümü olan "back home" ise gerçekten güzel olmuştur ve eğer ölürse iyi bir veda niteliğini taşır. bu albümde de özellikle bir zamanlar karısını alıp kaçtığı beatles'ın gitaristi gerge harrison'un "love comes to everyone" adlı şarkısını mükemmel yorumlamıştır.
bb king'le çıkarttığı "riding with the king" albümünde tahminimce şu diyalog geçmiştir.
bb - olm eric para bitti lan.. bigün bir-iki saatini ayır da bi albüm yapalım
ec - baba ayıbediyon, beni gaybediyon. yarın ordayım. ama akşam dizim var, akşama kadar bitmiş olsun.
unpluuged'tan söz etmeye gerek yoktur, herkes bilir zaten, güzeldir.
ve gelelim kapanışa sakladığımız albümüne...
24 nights
yine royal albert hall, yani canlı.
bu albümü stüdyo kaydı olarak dinlesem "vay göt bilgisayarla ayarlamış bunları. 2 sene çalışmıştır en az o sololara" derdim.
ama adam bu albümüyle yarmış geçirmiştir. tamam çok öyle milletin "ooo" diyeceği bir gitarist değildir. seveni belli bir gruptur. genellikle artislik yapmaz. özelliği birçok gitaristin bir şarkıda veremediği hissi 2 notayla vermesidir. bu yüzden seveni onu sever. ama eric clapton'a "hass" diyecek adam bu albümü dinlememişse çelik ayna derim ben ona.
türkiye'ye ikinci gelişi ne zaman olacak çok merak ediyorum doğrusu.
solo gitara girişirken isterseniz michael angelo batio gibi gitaristlere özeniyor olun, gitarla nasıl cümle kurulur, solo nasıl yokuşa sürülür, nasıl bağlanır gibi olayları en temiz dinleyebileceğiniz gitaristtir
mp3 çalarınızı bu adamın parçalarıyla doldurup sadece sıçarken dinleseniz, afedersiniz, aklınızın köşesinde kalanlarda daha mantıklı sololar atabilirsiniz
ayrıca riding with the king albümünde göstermiştir ki kendisi gitarda olduğu kadar vokalde de kolayca 'ya bu kadar da olamaz yaa' diyebileceğiniz bir insandır
müziğinin esin kaynaklarından birisi ise j.j. cale'dır. eric clapton, genelde cocainedeyince aklımıza gelen j.j. cale ile 2006 yılında road to escondido isimli şahane bir albüm yapmışlardır.
manyetik siviçini en üst konumda tutma hastası, üç parmaklı bend canavarı. sheryl crow'un ex pompacısı, tribal kişilik.
bir kaç fiks klavye hareketi vardır ki, her konserinde üşenmez yapar. üstelik bir parçayla da yetinmez bu harekette. bu derece maharetle kısık bakmaktaki yeteneğinin gözlerindeki miyopiden kaynaklandığını düşünmekteyim.
ha tüm bunların ötesinde, oldskuuldur, bağımlıdır, babadır, o ayrrrıı..
fender strat'ın jimi hendrix'ten sonraki en büyük efendisi. tekniğini 1 km uzaklıktan belli eden, bir çok müzisyenin baba diye hitap ettiği, akustik gitara da en az elektro kadar hakim olan yaşayan gitar efsanesi. vokal'deki yeteneği, gitardaki ustalığından dolayı genelde vurgulanmaz. "en sevdiğin müzisyen?" sorusuna göğsümü gere gere verdiğim cevap...