daha geçen yaz ikinci dalga başladığında öngörmüş olduğum kanaattir. dün geceki ana haber bültenlerinde geçen bir haberle de iyiden iyiye hakkını teslim ettiğim bir tasfiye operasyonudur ergenekon. güney arap sermayesi türkiye'ye nicedir yerleşiyordu ki büyük bir atılımla iki sene içerisinde bir buçuk trilyon dolarlık (evet yanlış duymadınız türkiye'nin dış ticaret hacminin tam on iki katı) bir yatırım yapmak için ülke sınırları içerisinde faal temaslardaydı. sanılmasın ki bu ne başlangıç ne de son. arap sermayesi dediğimiz; birleşik arap emirliklerinden katar'a, suudi arabistandan pakistan-afganistan'a kadar olan hatta iran'ı dışarıda bırakacak bir şekilde enerji kaynaklarından zenginleşen ve toplumsal yapılarının feodalite-kabile-şeriat döngüsünde çıkamamış olduğu bu ülkelerdeki pre-kapitalizmin misyon isimleri, halkı son derece fakirleşmişken kendileri dolar multimilyarderi olan ultra-kapitalist şirketler türkiye'de büyük yatırımların peşindeler.
kimse kimseyi kandırmaya çalışmasın, özellikle 1980'den sonra ekonomik anlamda tüm dönemsel ferahlamalarını yabancı sermayenin ülkeye girmesi, nakit akışını hızlandırması ve bizim elimizin para görmesi olarak yaşamaktadır türkiye. hükümetlerin üretim temelli bir kalkınma yerine yabancı sermayenin hareketliliğinin gölgesinde suni bir kalkınma anlayışına teslim olmalarından mütevellit, yabancı sermayenin paralarını ülke sınırlarından öbek öbek geri çekmesiyle birden krize giren bir ülke olduğumuz aşikar olduğu gibi, artık türkiye ekonomisinin kanallarını açtığı bu yeni yatırımcılarında türkiye'de istenilen ölçekte bir başarı sağlayabilmeleri için önceden memleketin sosyal yapısının kısmende olsa dönüştürülmesi gerektiği çok açıktı. nasıl ki, tamamen batı hayranlığı içerisinde elitist bir modern beyaz türk tüccarının istanbul'un çarşamba semtinde dükkan açıp ticaret yapması ve bundan kar etmesi neredeyse imkansıza yakınsa tersi bir durum, çarşamba ilçesinden kalkıp da tarabya sahillerinde gece klübü işletmek de o kadar ticaret aklının dışındadır. o halde çok güçlü ve çok dinamik bir sermayenin türkiye topraklarında faaliyete geçmesi, yatırımlarının geri dönüşlerini sıkıntı yaşamadan alabilmesi ve onun genişlettiği nakit akışının da orta ve alt sınıflarda ekonomik bir ferahlama olarak hissedilebilmesi için öncelikle toplumun büyük bir kesiminin muhafazakarlaşması gereklidir. birebir şeriata dönüşüm değildir bu, sadece yatırım yapmaya gelen misafir sermayeyi ürkütecek kliklerin temizlenmesi ile birlikte genel çoğunluğunda tüketme biçimlerini ona göre dönüştürmek gereklidir. zaten son beş-altı yılda anadolu'nun hızla muhafazakarlaşması da bundan ötürüdür gibi görünmektedir. tabi bu sadece bölgesel ölçekli bir tasavvurdur, yani madalyonun bir yüzüdür. onun içindir ki; bülent arınç'ın medyaya yansıyan tabiriyle türkiye bağırsaklarını temizlerken yani devlet tarafından üstü örtülmüş operasyonlarda kullanılan tetikçilerle birlikte statüko'nun güdümünde düşünen yaşayan ve üreten,devletçilik ilkesi, halkçılık ilkesi ve devrimcilik ilkesini tek bir ilkeymiş gibi yorumsayan ve fiiliyatlarına döken 1920'lerin türkiye cumhuriyetindeki batılılaşma ve modernleşme projesinin günümüzdeki kimliksel aydın zümresinin de, birebir bürokrat oligarşisine hiç de zarar vermeden tasfiyesi hem de terör örgütü damgalaması içerisinde tasfiyesi, ekim yapılacak toprağı, ekilecek tohumun yabancılık çekmesine engel olacak, onu ürkütecek tırnak içerisinde zararlı bakterilerden temizlenmesidir. onları sindirmek ve susturmaktır. ergenekon operasyonları içerisinde gladio bir yandan kabuk değiştirirken pusulanın gösterdiği şekilde toplumsal dönüşüme uyum sağlayamayacak statik stabil ve elitist zümrelerde "göstermelik biçimde" tasfiye edilmektedir. bu madalyonun iç yüzüdür.
dış yüzü ise malumunuz artık savaşın değil barış ortamının ticaret yapmaya daha elverişli olmasından ötürü, (çünkü işgal edilen ülkelerdeki enerji kaynakları işgal masraflarını tamamen karşılayamamaktadır) büyük ortadoğu projesinde b planının devreye sokulmasını şart koşmuştur. belki de a planı olan askeri müdahale ve bölgedeki sovyetlerden kalma bir devletçilik anlayışı ile yönetilen dikatatoryal hükümetleri ve onların tüm simgeleriyle birlikte
* hafızalardan silerek yaratılan kaosun devamı niteliğindeki bu strateji ikinci aşamada daha ılımlı ve daha edilgen biçimde bölgenin istenilen şekle şemale sokulmasıdır. bunun içinde türkiye'ye çok büyük bir misyon düşmektedir.
neo osmanlı projesi olarak adlandırılan bu stratejide türkiye iran gibi keskin bir muhalefet güden güçlü bir islami devlet yerine, bölgedeki bir çok islam ülkesini kendi liderliğinde peşine takacak ve kafkasları da bu oluşumun içerisinde işbirliği adı altında örgütlemek suretiyle rusya'yı ve çin'i devre dışında bırakacak ticari, kültürel ve siyasal bir organizasyonun liderliğini, bayraktarlığını yapacaktır. e muhtıra olayından sonra dolmabahçe toplantılarında nelerin konuşuldğu açıklanmamakla birlikte seçimle gelen yürütme yetkisine sahip hükümetle devletimizin stratejik ve güvenlik hususlarındaki temel kuvveti olan ordunun uzlaşısının bilfiil türkiye cumhuriyeti devletinin yeni yüzyıldaki küresel ölçekli stratejisini içe kapanma yerine dışa açılma ve bölgede egemen bir kuvvet olma şeklinde tasarladığını düşünmek pek de hayalcilik olmasa gerek. tarihe iz bırakan küçük olaylar gibi görünen bazı vakalar; başbakanımızın davos çıkışını da, merkez bankasının istanbul'a taşınmasını da bu strateji paralelinde okumak mümkündür. çünkü söz konusu olan tüm islam coğrafyasında tekrardan canlanacak bir güçlü hegemonik bir birliğin liderliğine soyunmaktır. metaforize edildiği şekliyle türkiye; ortadoğunun vicdanı olma görevini üstlenmişse de, çok tartışıldığı ve hala da tartışılmakta olduğu şekliyle bir cumhuriyet projesi olan yüzünü batıya dönmüş ulus-devlet'in hem modernleşme projesi bir biçimde daralmakta hem de artık transnasyonel sermayeye katı sınırlar koyarak onu kendi sınırları içerisinde işlevsiz kılamamaktadır. türkiye'nin transnasyonel sermayenin dünya üzerindeki hareketliliğinde aktif bir rol almak istemesi yüzünden kabuk değiştirme ve revize olmaya doğru yelken açması kaçınılmaz olarak görülmektedir. halihazırda türkiye, bunun için öncelikle kendi toplumsal ve siyasal yapılanmalarını dönüştürmek zorundadır. iş bu operasyonların yarattığı tartışmaların kavramsal ve süreçsel analizini bu şekilde okuyabilmek kanımca mümkündür.
lakin tüm bu sürecin en büyük denetçisi ise, hiç bir şeyden habersiz gibi gösterilen fakat bunun büyük bir yanılgı içerdiği, sürecin nesnesi olarak tasarımlanan fakat bilakis öznesi olan, türkiyedeki tüm siyaset pratiklerinin genetik kodlarına sahip çıkan ve zamanı geldiğinde sandığa giderek oyunu kullanan ve oy pastasındaki dağılımı son derece dengeli biçimde yapan türk halkıdır. mevcut hükümeti daha ılımlı, anlayışlı olmaya çağırırken,
legal muhalefeti de kendisini yenilemeye ve gerçek bir muhalefet olmaya davet etmiştir 29 mart sonuçları. her ne kadar imkansız gibi görünse de eğer ki tamamen bu dönüşüme itiraz etseydi ya da edebilme gibi bir şansı olsaydı türk seçmen kütlesinin, süreci ciddi biçimde aksatabilirdi ki bu manzarada aksatmak istemediği hatta bundan çıkarının olduğu sadece kendini güvende hissetmek istediği ve hem kendi hayat güvencesinin hemde ülkenin bütünlüğünün güvencesini çok önemsediğini seçim sonuçlarında satır aralarına ustalıkla yerleştirmiştir. sonuç itibariyle türk seçmen kütlesinin de gayetten pragmatist ve makyevellici olduğu aşikardır. tıpkı bu ülkeye kominizm gelecekse biz getiririz diyen bir elit bürokrat hatta oligark gibi, onyıllardan beri seçmen kütlesi ona da aynı cevabı vermekte: getir paşam sen getir ben elbet sana yardım ederim, kırpar yontar kendime benzetirim ...
daha detaylı bir analiz için 2002 yılına geri dönülebilir ve akp'nin iktidara geliş nedenlerinin toplumsal izdüşümlerine bakılabilir. bakılmayadabilir, kişilerin kendisi bilir