ene arapçada ben demektir.el-hak, tanrı olarak tercüme edilse de tanrı kelimesi aynı anlamı içermemektedir.tasavvufta vahdet-i vücut anlayışı yer almaktadır.buna göre evrende tek ve mutlak bir varlık mevcuttur. onun dışında başka hiçbir varlık, ya da başka irade söz konusu değildir.bu durumda canlı veya cansız bütün varlıklar bu mutlak bir'in bir görüntüsüdür. mutasavvıfların ifade ettiği enel-hak da bu anlayışla söylenmektedir. ancak olayın derinliğini kavrayabilmek çok kolay olmadığından bu sözü dile getiren hallacı mansur da allaha şirk koştuğu iddiasıyla idam edilmiştir.
ben tanrıyım şeklinde tercüme edildiğinde, allahın varlığı dışında bir yaratıcının ifade edilmesi durumu söz konusudur.
velilerden hallac-ı mansur, ilâhi aşk ve cezbe halinde söylediği bir sözden dolayı dinden çıkmakla suçlandı. kendisi: “enel hak (ben hakk’ım)” demişti. bu sözden tevbe etmesi istendi. “sözüm haktır, ispatı hak katındadır.” dedi ve vazgeçmedi. dinden çıktığı düşüncesiyle öldürülmesine karar verildi, idam sehpası kuruldu. hallac iki rekat namaz kıldı, dua etti. duasının bir yerinde şöyle diyordu:
“allahım! şu topluluk senin kullarındır. dinlerine olan bağlılıkları yüzünden ve sana yaklaşmak ümidiyle beni öldürmek için toplanmışlar. onları affet. iyi biliyorum ki, bana açtığın sırları onlara açsan, yahut onlardan gizlediğin şeyleri benden de gizleseydin bu hal başıma gelmezdi. yaptığın şeyler için sana hamd, istediğin şeyler için de yine sana hamd olsun!”
kuran da sürekli "o" diye bahsedilen, küçültülen, sen ayrı bir varlık o ayrı bir varlık gibi gösterilen, objeleştirilen, cisimleştirilen ve senden ayrı tutularak beden biçilen tanrının aslında her şey olduğunu söyleyen söz (ki kuranda bahsedilen tanrı resmen tanrıya küfürdür).
2+2 = 4 ü oluşturan 2 lerden birinin 4e gidip seni ben oluşturdum lan, tanrı benim diyemeyeceği gibi hallacın bu sözünde de bir tanrılık iddiası yoktur. bir 4 rakamı gibi o rakamı oluşturan sonsuz sayıdaki parçaların hepsini içerir enel hak. ne herhangi birimiz sıfır bilmem ne kaçızdır ne de dinlerin tanrı dediği gibi bu 4ü oluşturan en büyük değer (mesela3+1deki 3) vardır. 4 = 4tür, tanrı tanrıdır. sadece 2+2 değil sonsuz sayıda bileşen oluşturur bu 4ü. öyle kuranda ya da dinlerde bahsedildiği gibi obje, beden, küçük, cisim, parça, bakan, gören, gözü olan, sen ayrı o ayrı bir varlıkmış gibi seni kazığa oturtan, dinlerin küfrettiği gibi seninle uğraşan bir bedeni olan tanrı yoktur (beden ve sıfat biçmek onu küçültür ve dediğim gibi küfürdür). her şey tektir.
hallac bunu anlamıştır. gerçi anlamış mıdır bilmiyorum. o da sonuçta tanrıyı karşısına oturtup ona dua edenlerdendir, o ayrı bir bedenmiş gibi namaz kılarak ona tapanlardandır. tanrı senin karşına oturmaz. senden ayrı bir kulağı yoktur ki seni dinlesin. enel hak....
hallac i mansur'un sekir halindeyken sarfettiği sözdür.hallac mansur bu sözüyle "ene alel hak" ben hak üzereyim deki "ale" yi hazfetmesiyle dinden çıktığına hüküm verilmiştir.oysa ki o evliyaların büyüklerindendir.
islam dualist bir dindir, irade ve madde, bu dünya ve öbür dünya olarak ikiye ayrılmış bir kozmolojiye dayanır, bunun ayrıntılarını biliyoruz.
buna karşılık hinduizm ve tek tanrılı olmayan dinlerin hemen hepsi panteist, yani monisttir, diğer bir deyişle hem iradenin hem de madde'nin tanrı'nın farklı görünümleri olduğuna, öbür dünya diye bir şeyin olmadığına, her şeyin bu dünya'da olup bittiğine ve sadece bir devri daim içinde sürdüğüne inanırlar. bu devri daim doğa'da mevsimler, günler ile birlikte süregiden çevrimlerdir, insanlar içinse reenkarnasyondur. monist inanışlarda bu evrene aşkın, kozalite'nin (nedensellik) yaratıcısı bir tanrı veya bir omnipotent (kadir i mutlak) irade yoktur, evren aynı zamanda tanrının kendisidir, ve insan da tanrı-evren'in böyle olduğunu henüz bilmeyen bir parçasıdır, tanrının parçası olduğunu idrak ettiği ölçüde yükselir ve tam olarak bu bilince ulaştığı zaman da tanrıyla bütün olur, tekrar yeryüzünde reenkarne olmasına gerek kalmaz.
bu monist anlayış aslında bizim bildiğimiz anlamda tanrı'ya yer vermeyen bir düşüncedir, daha doğrusu doğaya kutsallık atfeden bir ateizm türüdür. islam diniyle de orijin anlamında hiç bir bağı yoktur, ibrahimi dinlerin hiçbirinde bu tür bir anlayış yoktur, tersine ibrahimi dinler bu anlayışa karşı konumlandırırlar kendilerini. fakat dinler arasında zaman içerisinde geçişmeler oluyor, nasıl mavi ve kırmızı iki kumaşa süt damlattığında her ikisi de gene farklı renklerini nispeten koruyorlarsa islam dini de farklı coğrafyalara yayıldığında o coğrafyalardaki yaygın inanış şekilleri doğrultusunda farklı şekillerde yorumlanmaya başladı. islam dininin hint alt kıtasına yayılmasının sonucu olarak da hinduizm ve islam arası bir alt kültür formu olarak "tasavvuf" doğdu. islam dininin gelişinden yüzlerce yıl sonra doğan bu anlayış insanın reenkarnasyonu dışında hemen hemen her anlamda islam dinini hindu terminolojisi ile yeniden tanımladı. islam dinini, peygamberden ve kuran'dan (bu dünyaya dışsal kaynaklardan) nakledilen ya da çıkarsanan ahlak, ibadet ve inanç sistemi olmanın dışına taşıyıp "tefekkür ettikçe insanlara içerden malum olan bir takım ilhamlar" biçiminde yorumlamaya başladı (ki bu yoganın 4 çeşidinden birine denk gelir.), çünkü insan zaten tanrının kendisiyle ve içinde zaten her tür bilgi "kendiliğinden" bulunuyordu. bu anlamda ilhamlara vakıf olmuş kişiler, henüz olmamış fakat kendini dünyadan izole edip tefekküre vererek vakıf olmak isteyen adaylar gibi kategorilerden tarikat denilen (ki hinduizm'de de aynıları vardır) ortaya çıktı.
dolayısıyla konuyu bilen insanlar için (dönemin alimlerinden cüneyd i bağdadi gibi) hallac ı mansur'un (ki kendisi de hindistan'a gitmiş birisiydi) öğretisi zaten bir çok sakıncalı şey içeriyordu, en azından terminoloji olarak islam dininin ki ile çok bağlantılı değildi. fakat elbette tüm tarikatlar gibi hallac ı mansur'un anlayışı da gizlilik ve gizli ilhamları ancak hazmedebilecek olanlara söyleme düşüncesine dayalıydı ve normalde öğretisinin genel kabul edilen islam ile çok örtüşmeyebilen kısımlarını açıktan söylemiyordu. işte bir cezbe anında enel hak demesi bu durumun ağzından kaçarak ifşa olması biçiminde değerlendirildi ve idam edildi.
idam edilmesinin haklılığı tartışılabilir, ama ne bağlamda? farklı inanıştadır diye birisinin idam edilip edilemeyeceği bağlamında elbette. yoksa inanışının gerçekte farklı olup olmadığı sözkonusu ise bu konu başka bir konudur ve enel hak bir islam inanışı değildir.
idi
n3aşa exti
na gazirasen
hey na cexen
si ore
enel hakk
dolixvi
otxo kati letta
na zirare
xolo si
enel hakk
dololi
zuğaş tude
doga3onasen
xolo ma vortare
hey şku zirare
enel hakk
doguti
çeşiko
moxtasen tenora
m3udi
gişkurtas
çe biçi
ham kianas
ar si ore
ar ti şku
enel hak
türkçe karşılığı:
git
gökyüzüne çık
göreceğin
orada duran
sensin
enel hakk
gömül
dört kat toprak
bulacağın
yine sen
enel hakk
düş
denizin altına
sanacaksın
yine ben olacağım
orada
bizi bulacaksın
enel hakk
dur
beklesen
gelecek
normal zaman
yalan
bilesın
ey çocuk
bu dünyada
bir sen varsın
birde biz
enel hakk
nesimi ve hallac-ı mansur'un felsefesinin temelini teşkil eden söz. bu söz aslında hallac-ı mansurun tekrarladığı birşeydir. nesimi ise enel hak'ın bir diğer versiyonu da şudur;
"ma hudaye alem, adem yaftim"
bu cümle farsça'da "biz evrenin tanrısı olarak insanı gördük" demektir. ancak orada incecik bir laf oyunu vardır. biz, farsçadaki kulanımıyla "ma" kuran'da allah'ın kendisinden bahsetme şeklidir. ayetlerde allah "biz şunu şöyle istedik vs." der. işte bu yazı da allah'ın ağzından yazılmışçasına "ma hudaye alem, adem yaftim". yani "biz (ya da ben) evrenin tanrısı, insanı gördük (gördüm)" gibi de okunabilir. zaten 1. tekil versiyonunda da görmek sözcüğünün geçmiş zamanın tercümesi yine "yaftim" şeklinde olacaktır. şimdi bu cümleyi bu şekilde "ben, evrenin tanrısı, insanı gördüm" gibi okuyabiliriz.
bu söz yüzünden nesimi, derisi yüzülerek öldürülmüştür.
evvela güzel kardeşim, bu lafız ben tanrıyım/allah'ım demek değildir. tek anlamı "ben hakk'ım" yani, "ben gerçeğim'dir". fikirlerinde allah'ı her daim tenzih etmiş olan hallac- ı mansur'un bu sözü, uluhiyatla ilgili değildir. vahdet-i vücud düşüncesindeki "akis" ve "her şey o'dur" düşüncesini kabul etmez. (panteist hiç değildir. aklına bile getirme)
dolayısıyla; ene-l hakk; ben allah'ım demek değildir! "varlığımda, ruhumda, bedenimde ve dilimde allah'tan başka bir şey yok! ve işte gerçek olan da benim bu yokluğumdur!" demektir. yani "her şey allah"tır ile "allah'tan başka bir şey yoktur" arasında bir fark vardır ki bu: ilk sözde (her şey allah'tır) allah'ın tenzih edilmemesi, ikinci sözde (allah'tan başka bir şey yoktur) allah'ın tenzih edilmesi anlamına gelir.
burası da ahmet f yuksel'in kaleminden:
"tek bir hücrenin dahi varlığı hayal hükmünde ise, birimlerin varlığından bahsetmek mümkün olabilir mi? işte hallac tarafından söylenen 'ben yokum' düşüncesinin altında yatan gerçek, 'ben hakkım' sözü ile müsbet ilmin kesiştiği nokta burasıdır. yani tek bir varlığın var oluşu hallac için aşk, ilahi güçtür. ona göre aşk, kudret sıfatının zuhurudur. sevdiğin için her şeyini feda etme, benliğinden geçme halidir.
enel hak (ben hakikatım) sözü ise, kadı ebu yusufun "sen kimsin" sorusuna cevap olarak verilmiştir. bu yanıt 'ben yokum' yaşayanın veya zerrede küllü müşahade edenin söylemesi gereken sözdür. aslında zerre yoktur küll vardır. zerre kelimesi küllü anlatım sadedinde ifade edilmiştir. enel hak sözü kesinlikle, hallac'ın özünden gelmiştir. "