(bkz:
panteizm)
islam dualist bir dindir, irade ve madde, bu dünya ve öbür dünya olarak ikiye ayrılmış bir kozmolojiye dayanır, bunun ayrıntılarını biliyoruz.
buna karşılık hinduizm ve tek tanrılı olmayan dinlerin hemen hepsi panteist, yani monisttir, diğer bir deyişle hem iradenin hem de madde'nin tanrı'nın farklı görünümleri olduğuna, öbür dünya diye bir şeyin olmadığına, her şeyin bu dünya'da olup bittiğine ve sadece bir devri daim içinde sürdüğüne inanırlar. bu devri daim doğa'da mevsimler, günler ile birlikte süregiden çevrimlerdir, insanlar içinse reenkarnasyondur. monist inanışlarda bu evrene aşkın, kozalite'nin (nedensellik) yaratıcısı bir tanrı veya bir omnipotent (kadir i mutlak) irade yoktur, evren aynı zamanda tanrının kendisidir, ve insan da tanrı-evren'in böyle olduğunu henüz bilmeyen bir parçasıdır, tanrının parçası olduğunu idrak ettiği ölçüde yükselir ve tam olarak bu bilince ulaştığı zaman da tanrıyla bütün olur, tekrar yeryüzünde reenkarne olmasına gerek kalmaz.
bu monist anlayış aslında bizim bildiğimiz anlamda tanrı'ya yer vermeyen bir düşüncedir, daha doğrusu doğaya kutsallık atfeden bir ateizm türüdür. islam diniyle de orijin anlamında hiç bir bağı yoktur, ibrahimi dinlerin hiçbirinde bu tür bir anlayış yoktur, tersine ibrahimi dinler bu anlayışa karşı konumlandırırlar kendilerini. fakat dinler arasında zaman içerisinde geçişmeler oluyor, nasıl mavi ve kırmızı iki kumaşa süt damlattığında her ikisi de gene farklı renklerini nispeten koruyorlarsa islam dini de farklı coğrafyalara yayıldığında o coğrafyalardaki yaygın inanış şekilleri doğrultusunda farklı şekillerde yorumlanmaya başladı. islam dininin hint alt kıtasına yayılmasının sonucu olarak da hinduizm ve islam arası bir alt kültür formu olarak "tasavvuf" doğdu. islam dininin gelişinden yüzlerce yıl sonra doğan bu anlayış insanın reenkarnasyonu dışında hemen hemen her anlamda islam dinini hindu terminolojisi ile yeniden tanımladı. islam dinini, peygamberden ve kuran'dan (bu dünyaya dışsal kaynaklardan) nakledilen ya da çıkarsanan ahlak, ibadet ve inanç sistemi olmanın dışına taşıyıp "tefekkür ettikçe insanlara içerden malum olan bir takım ilhamlar" biçiminde yorumlamaya başladı (ki bu yoganın 4 çeşidinden birine denk gelir.), çünkü insan zaten tanrının kendisiyle ve içinde zaten her tür bilgi "kendiliğinden" bulunuyordu. bu anlamda ilhamlara vakıf olmuş kişiler, henüz olmamış fakat kendini dünyadan izole edip tefekküre vererek vakıf olmak isteyen adaylar gibi kategorilerden tarikat denilen (ki hinduizm'de de aynıları vardır) ortaya çıktı.
dolayısıyla konuyu bilen insanlar için (dönemin alimlerinden cüneyd i bağdadi gibi) hallac ı mansur'un (ki kendisi de hindistan'a gitmiş birisiydi) öğretisi zaten bir çok sakıncalı şey içeriyordu, en azından terminoloji olarak islam dininin ki ile çok bağlantılı değildi. fakat elbette tüm tarikatlar gibi hallac ı mansur'un anlayışı da gizlilik ve gizli ilhamları ancak hazmedebilecek olanlara söyleme düşüncesine dayalıydı ve normalde öğretisinin genel kabul edilen islam ile çok örtüşmeyebilen kısımlarını açıktan söylemiyordu. işte bir cezbe anında enel hak demesi bu durumun ağzından kaçarak ifşa olması biçiminde değerlendirildi ve idam edildi.
idam edilmesinin haklılığı tartışılabilir, ama ne bağlamda? farklı inanıştadır diye birisinin idam edilip edilemeyeceği bağlamında elbette. yoksa inanışının gerçekte farklı olup olmadığı sözkonusu ise bu konu başka bir konudur ve enel hak bir islam inanışı değildir.