her zamanki gibi bir sabahtı yine..her uyandığında
sabah hüznü yaşamaktan bıkmıştı artık. zaman her şeyin ilacı diyerek avuttu kendini. bilgisayarını açtı, melankolik playlistinden
gone with the sin i seçmedi bu sefer. her gün aynı şarkıyla başlardı güne, bugün böyle olmayacak dedi. bugünden başlıyorum değişmeye diye düşündü, vakti geldi artık. çayını demledi, sigarasını yaktı balkona çıktı. yalnız ve güzel şehri
ankarayı izledi bir süre. o günkü programını düşündü, çivi niyetine kullandığı sevgilisiyle buluşacaktı o gün. sikerim böyle aşkın ızdırabını diye iç geçirip, odasına döndü tekrar, film arşivine baktı. gerçek aşklara inancını yitirdiği zamanlarda hep yaptığı gibi
eternal sunshine of the spotless mind filmini açtı, izlemeye başladı. sabah aldığı karar yalan olmuştu yine, hani değişecekti, vakti gelmişti?. sonuna kadar izledi filmi, biraz da gözleri doldu hani. başka şeylere odaklanması gerektiğini düşündü, yeni bir sevgilisi vardı, eskiyi düşünerek ona da haksızlık etmiş oluyordu, kendine de, hiç şans vermemişti yeni hayatına. kafasını dağıtmak için televizyonu açtı, galatasarayın maçını veriyordu gstv, onu izlemeye başladı. lincoln ve kewell olmasa bunların hali nice olurdu diye düşünmeye başadı. olmuyordu ama ,yine veremiyordu kendini başka şeylere. odasına gitti kalem kağıt getirdi son çare olarak, başladı
galatasaray eksi lincoln artı kewell ı hesaplamaya. çarptı böldü, topladı çıkardı, sonuca ulaşamadı, zor bir işlemdi çünkü. amacına ulaşmıştı ama, bi süreliğine de olsa kafasını dağıtmayı başarmıştı. derken telefonu çaldı, çivi sevgilisi arıyordu. bir saat kadar accessorize de işi olduğunu, daha sonra buluşabilecelerini söyledi. 1 saat sonra buluşmak üzere sözleştiler. hazırlanırken accessorize ne lan acaba diye düşündü, bişey çıkmadı. dışarı çıktı, sora sora buldu accessorize yi.
accessorize önünde sevgilisini bekleyen erkeklerden bir sürü olduğunu gördüğünde biraz şaşırdı, bi ben bilmiyomuşum amına koyim, diye iç geçirirken
yalnızlığın anlaşıldığı anlar hanesine bir an daha kattığının farkındaydı. . "ne işim var lan benim burda?" dedi kendi kendine, "napıyorum ben" diye düşündü. çiviye bir mesaj atıp işinin çıktığını, gelemeyeceğini söyledi. tabii ki bir bara gitti, içkisini yudumlayıp düşüncelere dalmışken,
zamanı geri alabilsem keşke diye düşündü, yaptığım hataları yapmasam tekrar, mutlu mesut olsam. tabii geçmişti artık, hiçbir şeyin geri dönüşü yoktu, hüzünlenmişti yine, gözyaşları akmaya başlamak üzereydi. derken gördüğü tanga onu kendine getirdi, off anam, diye düşünürken hatunun türbanlı olduğunu farketti ve çok şaşırdı, vay anasını dedi kendi kendine,
türbanlı kızların tanga açılımı diye de bir şey varmış demek ki diye düşündü. bi sizin açılımınız eksikti diyerek söve söve barı terketti. sikeyim böyle hayatı serzenişleri arasında evine döndü tekrar. vakit geçirmek için üye olduğu sözlüğe takıldı biraz, yazılanları okudu, kimlerin hatun olduğunu araştırmaya başladı. hatun olduğunu anladıklarına sırayla "benimle çıkar mısın?" diye sormaya başladı. hatun ayırmıyordu hiç, delirmiş gibiydi, hiçbir şeyi sallamıyordu. duraksadı bi anda, sözlükte bunun duyulması halinde rezil kepaze olabileceğini düşündü,
çıkma teklifi alan kızlara sözlüğün bakış açısını irdeledi. güldü daha sonra, "o ben değilim ki, çıkma teklifi mi aldım sanki anasını satayım bana ne" diye düşündü, "hem kız bile değilim lan düşündüğüm şeye bak" diye kahkaha attı. çıkma teklifi kavramını uzun uzun düşünmeye başladı kahkahalarından sonra, "orta okulda mıyız lan, nası bi terim bu, yolun yarısına geldik neredeyse, kullandığımız kelimelere bak!é diyerek hüzünlendi, kızdı kendine hüngür hüngür ağladı. bir türlü yanmayan mesaj kutusuna gözü takıldı. bi süre bekledi. hareket olmayınca dolaptan 6 lı efesi çıkardı, playlistinden
gone with the sin i açtı, dışarıyı izledi..
(bkz:
bu ne biçim hikaye böyle)