gün izin vermez, ilişkiler uzar ve gece hep en tatlı anında büyülerini geri çeker, oyun sepetini toplayıp bıktırıcı bir ateş güneşe yerini bırakır, ra ma değil, düpedüz bir gıcık güneştir gelen.. sense konuştuklarından çok sustuklarınla, yaptıklarından çok yapacaklarınla, keşfettiklerinden çok kaybettiklerinle, gelenlerden çok gidenlerle, yapayalnız otogarlarda ve "sadece bilmek zorunda olanların bildiği bir yol üstü lokantasında" en çok söylemek istediklerini hep içine atarsın.
kendin için değil, onlar için susarsın, o'nun için susarsın.. gözle görülmeyen dikenlere takılır elin yüzün, görülmez tellere dolanır bileklerin ve kalbin artık her gün bir kan sunağına dönüşmüşken, şehrin yüreğinden bir küfür, bir beddua gibi geçersin.
kimse melankoliyi istemez günün ortasında, fakat taş beton manzaralı odanın penceresinden delirmiş, beklentiyle balans ve manevrası kaymış gözlerinle tozu ve hiçliği seçersin, toza sorarsın, saçma sapan sorular birikmiştir, "kış gelince parktaki kuğular nereye gider?"
parktaki kuğuların nereye gittiği meçhuldur, fakat en çok sustuklarınla, sen kış geldiğinde, şehrin en buz tutmuş yerlerine koşarsın, ne kadar soğuksa o derece iyi, ne kadar soğuksa o derece tatmin.
arka planda bir güvercin konar içindeki yasemin bahçelerine, güvercinin üstüne oturur seni bu lanetten kurtarmasını istersin.
güvercin pastırma gibi ezilir, düşlerini taşıyamaz ölür, ağlarsın.
sevdiğinin ardından, ayrılmanın hayatına ne kadar kötülük bırakacağını bile bile, ama yine de ''dön'' diyemeyecek kadar sevdiğini bilmek ve bunu ona söyleyememek.
yıllar geçtikten sonra bile itiraf edememek, yutkunmak, gözlerde biriken yaşı akıtamamak, boğazının şiştiğini farketmek.
oysa ne çok isterdim ''seni seviyorum'' demeyi. gitme kal, yanında huzurluyum demeyi. yılarca kendimle konuşmaktansa onun yüzüne söylemeyi, haykırmayı, belki öfkeyi.
ama yapamadım, söyleyemedim, kanser olan organımın artık ona bir çocuk veremeyeceğini ve içime attım bütün dertleri.
herkesin sürekli yaptığı eylemdir. hayat herkesi bireyselleştirmekte. bireyselleştikçe yalnız kalma korkusu buram buram tütmekte. yanında iki kişiye de gerçek düşünceleri söyletmemekte yalnızlık çeneni tutmakta.
duygularını tam olarak anlatamayan, içini olduğu gibi karşısına döküp açamayan kişilerin ellerinde olmadan yaptıkları şey. nedeni yoktur. biraz kişinin kendi iç dünyasıyla, karakter yapısıyla alakalıdır.
bu dertten muzdarip kimseler çoğu zaman etraftan yanlış da anlaşılabilirler. farkında olmadan davranışlarını şekillendiren bu illet yüzünden "soğuk/ tepkisiz insan" yaftası da yiyebilirler mesela.
aşılabilir midir, bilmiyorum.
en büyük hastalığımdır aynı zamanda.
(bkz: çok dertliyim be sözlük)
en çok söylemek istediklerinin söylesen de inanılmayacak olması durumunda başvurulabilecek eylemdir. enerji tasarrufu açısından içe atılması da gayet yerinde ve hayırlıdır açıkçası.
her "içe atış"ta "söylemekten" bir öncekine göre daha da uzaklaştıran, sakladıkça birbirini mayalayan çığlıkların, varlığına alışılan habis bir uru taşır gibi gün geçtikçe daha benimsenmiş bir acı verdiği durumdur.buna katlanmanın yegane sebebi ise içe attıklarını söylediğinde muhatabının onu hakkıyla anlamayacağından duyduğu amansız korkudur.
en çok can yakanları kutulara tıkıştırıp içteki; en derin, en karanlık mahzenlere koymaktır. büyük kırgınlıklar, küçük kırgınlıklar, abuk subuk tripler, "sen o gün bana böyle söylemiştin"ler... hepsi... belki de daha fazla şey o kutularda öylece bekler sonra o kutular hatta kalbinin unuttuğun bir yerindeki o mahzen bile varlığını hissettirmez olur. ta ki en beklenmedik anda o kutulardan devleşerek çıkana kadar... "sen o gün bana böyle söylemiştin"ler nasıl olduğu anlaşılmadan "yalan söyledin" olur, küçük kırgınlıklar büyük kırgınlıklara, büyük kırgınlıklar kim bilir ne boy kırgınlıklara dönüşmüştür o mahzende, rutubetten midir nedir? en çok söylenmek istenen ne varsa "iç"e atıldığında, "söyleyince en çok can yakan" oluvermiştir. hem karşı tarafın canını hem içe atanın canını... olurda bu mahzenden hortlayan atıklar söylenemezse, bir gün öylece karşıdakinin suratına patlamazsa içine atanın içinde patlar durur.
yani, atmamak lazım. sonucu ne olursa olsun söylemek lazım. ya o lafaları söyletenin suratına patlar, ya da içine atanın kalbinde, içinde.
bazen susmak erdemdir, en anlamı cevaptır lafının gerçek yüzünü anlatan durumdur aslında. içinde bulunduğumuz şartlar zorlar bizi buna. ya söylediğimizde değişen birşey olmayacaktır ya da tamamen kaybetmekten korkarız. bu yüzden en çok söylemek istediğimiz şeyleri içimize atarız.
unutmanın zorluğuyla eş değer durumdur. içine atmak zor değil ama attıkça atılmayan bir şeydir kendileri. neden derseniz hayatın insana kazandırdıklarını görürsünüz x kadardır; bir de kaybettirdikleri vardır o da y kadar olsun diyelim işte ne zamanki y<x olur o zaman ölmüşsünüzdür zaten.
genelde toplu taşıma araçlarında olur. yer vermenizi rica etmeyen ama oflaya puflaya siz inene kadar tepenizde dikilen, siz yer vermediğiniz için sessizce "pislik" diye mır mır laf atan, sizin yer vermeyeceğinizi anlayan spor giyimli zibidi o kişiye yer verince size "bak da adam olmayı öğren" ve "ibne bi şu çocuk kadar olamadın" bakışları atan, siz indikten sonra otobüsün arka camından size pis pis bakan kişilere her seferinde "çok da skimdesiniz!" diye bağırabilmek istersiniz. ama diyemezsiniz... dayak yiyebilirsiniz.*
'cehalet insanı çirkefleştirir. suskunluğum asaletimdendir. her lafa verecek cevabım var. lakin bir lafa bakarım,laf mı diye.. bir de söyleyene bakarım adam mı diye...' demiş mevlana..
dolayısıyla demek istediğim şu ki her zamanda her dilinize gelen de söylenmez. hernekadar en çok söylemek istediğinizde olsa...
içine attıkça uykusuzlukta o kadar artış gösterir. hep kendi kendi "tamam sus söyleme boşver" dersin. birikir birikir dağa gibi olur. sonuç ise hüsrandır. değişir herşey ama yine içinde hep söylemek istediklerin vardır. keşkeleri duyarsın beyninde ama nafiledir. olan olmuş biten bitmiştir.
millet olmuş dalevereci, millet olmuş düzenbaz.. dertleşiyorum sanırsın bi bakmışsın iki kaşık kahkahaya bi güzel dalga geçmişler söylediklerinle. adam yerine koyarsın anlatırsın, rahatladım sanırsın. tam bi nefes alırsın kandırdık lan seni derler, geri veremezsin nefesini, öyle kalırsın. bu kadar mı gülmeye programlısınız, her şeyi göte çevirmek mi lan adamlık.. ulusal hazine yerine koyuyorsunuz kendinizi, tabansız alçaklar.
nerde kaldı dostluk, nerde kaldı dürüstlük.. güvenmiyorsan anlatma derler bi de, sen anlatma lan güvenmiyorsun madem. sonradan vik vik, ehehe uhahah. allah belanızı versin topunuzun be. hal böyleyken içime değil de nereye atayım anasını satıyım nereye!!