adam yaşama sevinci içinde
masaya anahtarlarını koydu
bakır kaseye çiçekleri koydu
sütünü yumurtasını koydu
pencereden gelen ışığı koydu
bisiklet sesini çıkrık sesini
ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
adam masaya
aklında olup bitenleri koydu
ne yapmak istiyordu hayatta
işte onu koydu
kimi seviyordu kimi sevmiyordu
adam masaya onları da koydu
üç kere üç dokuz ederdi
adam koydu masaya dokuzu
pencere yanındaydı gökyüzü yanında
uzandı masaya sonsuzu koydu
bir bira içmek istiyordu kaç gündür
masaya biranın dökülüşünü koydu
uykusunu koydu uyanıklığını koydu
tokluğunu açlığını koydu.
masa da masaymış ha
bana mısın demedi bu kadar yüke
bir iki sallandı durdu
adam ha babam koyuyordu.
şiirlerinde bireyin arayışlarını, umutsuzluklarını, uyumsuzluğa varan yaşam ilişkilerini yansıtmaya çalıştı. çevresindeki insanların yaşayışlarını etkileyecek, dünyaya bakışlarını değiştirecek bir şiirin aranışı içinde, kapalı bir imge anlayışına yaslanan, bu yüzden yadırganan, anlamsız diye nitelenen yapıtlar verdi.
biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
oysaki seninle güzel olmak var
örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.
sen karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
o başkası yok mu bir yanındakine veriyor
derken karanfil elden ele.
görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
birleşiyoruz sessizce.
hakettiği yer kapalıçarşıdaki antikacı değildi, hakettiği şey öğle tatillerin de dükkanın üst katında şiir yazmakta değildi.
belki bir datça'da ona lazımdı kim bilir...
şiirleri insanda alışkınlık yaratan kişidir. ilhan berk ve turgut uyar şiirleri gerekir eğer edip cansever şirleri bulunamıyorsa ihtiyaç dahilinde..
ben, yani yakup
kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
açgözlü, mor kurbağalara
akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki
bir bardak da süt içeceğim. sonra
bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
ben
gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış yakup
uyumak istiyorum.
ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.
bir mektup atanın
o mektubu attıktan sonraki şaşkınlığı
izlemekse bir bakıma
yol aldığını mektubunun
ben de bakar dururum ardından
o ben ki
öğrendim her bakışın tarihini
gözlerini ayırmayan bir kapatandan
başlayıp da kitabını bitiremediğim; şiirlerinde buzdağının görünen kısmını bilinmeyen kelime ve imgelerle anlatmaya çalışan ve okuyup da anlayamadığım iki şairden -ki öteki perihan bilmem ne idi- birisidir ve hatta önde gidenidir; tek geçerim anlaşılmazlıkların şairini...
türkçenin en derin en nefis şiirlerini yazan şair. şiirin kafkası.
ben bir dönem çok heves etmiştim, dökümcü niko ve arkadaşlarını, çağrılmayan yakubu bir film senaryosuna veya bir tiyatro oyununa dönüştürmeyi. haddimiz değilmiş.
" ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda
nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki
dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına
dedi ki : siz niye yoksunuz acaba
bilmem ki -doğrusu bilmiyorum- niye yokmuşum ben
sahi ben niye yokmuşum -öyle ya- elbette sordum ona
dedim ki -ne desem beğenirsiniz- iri bir top çekiyor gibi
bilardo masasından
dedim ki, falan filan..
..."
masa da masaymış ha şiiriyle tanınmasından yakınan şair gibi şair! bir sohbet esnasında masa da masaymış ha şiirini öven ahmet muhip dıranas'a "üstat ben o şiirimden bıktım, benim başka şiirlerim de var" der. dıranas da "ben de fahriye abla şiirimden bıktım ne yapalım, her şairin bıktığı bir şiiri vardır" der.
mendilimde kan sesleri isimli şiiri de masa da masaymış ha şiiri ile benzer bir kaderi paylaşmaktadır. şiir güzeldir o ayrı mesele...
"...
dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
ve dağılmış pazar yerlerine memleket
..."