görseller
duvar 
  
belki ilginizi çeker
  1. · göğüs büyütücü ilaçlar
  2. · unutulmayan türk filmi replikleri
  3. · yılmaz güney abartılmış balon bir yönetmendir
  4. · rahatsız edici filmler
  5. · kara çarşaf
  6. · zeynep casalini
  7. · başaltı
  8. · ercüneyt özdemir
  9. · e8
  10. · high hopes
  11. · madde 97: bir ünlü şahsiyeti seninle mcdonald's a gitmeye ikna et (reklam)
gündem
  1. · sevgilinin söylediği unutulmayan sözler
  2. · 22 kasım 2009 galatasaray manisaspor maçı
  3. · ugg düşmanı ezik kızlar
  4. · 27 yaşında olduğu halde bir hayat kuramayan insan
  5. · günün tek şarkılık özeti
  6. · annelerin yakışıklı anlayışı
  7. · aşk ı memnu
  8. · benimle evlenir misin
  9. · fable

duvar  

 sayfa  / 3
  1. iç mekanı dış mekandan ayırmaya yarayan taş veya beton yığını temel işlevleri mahremiyeti sağlamakve her türlü yalıtımdır
    (prometheus, 20.04.2004 01:02)
  2. yılmaz güney in, hapishanede çocuk mahkumların yaşadıklarını anlattığı, insanlık dışı görüntüler jkarşısında donup kalabileceğiniz, tüm yılmaz güney filmlerinde olduğu gibi çok gerçekçi sahnelere sahip film, seyirciye içine çeker, dağılmış bir beyin ve yürekle filmi tamamlatır.
    (mezun, 04.05.2004 11:35 ~ 11:36)
  3. klostrofobinin babasıdır bu...
    sağa, sola, arkaya, öne..
    hep karanlık hep daranlıktır *
    (varolmayan şövalye, 27.10.2004 23:33)
  4. mükemmel bir sezen aksu parçası... söyleyen zeynep casalini...

    seninle bi daha aynı yolda yürümem
    seninle yürüyene yolda tuzakların var
    bir daha asla dokunmam tenine
    senin teninden önce duvarların var
    ben o duvalara çarpa çarpa nasır tuttum
    ağlaya ağlaya yosun tuttum
    derin bir nefes alır gibi batıyoruz
    yükümüz ağır
    yeni bir söz söylemek için
    ölmek mi gerekir
    hadi bir cesaret
    sende taşın altına koy elini
    inadına inadına
    sevişmeli bağır çağır...
    (mazzo, 13.02.2005 03:20)
  5. son günlerde dilime dolanan zeynep casalininin seslendirdiği güzel bir sezen aksu şarkısı
    (bilge tonyukuk, 10.03.2005 12:42)
  6. '...
    onu okumak yeter
    duvarlar bizi suskun kılar
    duvarlardan kurtuluş yoktur'

    ilhan berk

    (bkz: şeyler kitabı)
    (martin hayda gel, 10.03.2005 12:47 ~ 12:47)
  7. arka arkaya kaç kere dinlenebilir olduğunu test etmekte olduğum güzel sözlü (bkz: senin teninden önce duvarların var) güzel müzikli sezen aksu imzalı şarkı.

    duvar demişken (bkz: mavi duvar)
    (excalibur, 20.03.2005 23:04)
  8. bi şarkı neden çok dikkat çeker? neden o şarkıyı birçok kişi bilir? neden derin bir off çektirir? neden listelerde birinci sırada gelir? yorumlayan acayip içten söylemiştir onu da o yüzden. ya da belki de içimizden söylemiştir. işte zeynep casalini'nin bu şarkısı da buna en güzel örnek şarkılardan biri. acayip içten söylüyor ve bize de hissettiriyor.
    (viola, 12.04.2005 23:04)
  9. azgınlık halinde tırmanılan yapı.
    (bkz: her abazana bir duvar kampanyası)
    (gertaugh, 12.04.2005 23:24)
  10. bazı gelişimini tamamlayamamış genç kızlara takılan lakap.

    (bkz: liseli vicdansızlığı)
    (hansvoralberg, 16.04.2005 11:25)
  11. insanın üstüne üstüne gelen düzlemdir. bünye bu düzlemleri parçalamak, nefes almak ister. olabildiğince açık renklere boyanmalı, ortam biraz daha ferah tutulmalıdır. yazın uyurken bu yapıya yapışmak serinletici olabilir, zira vücut ısısına göre oldukça serin kalır duvarlar.
    (marla singer, 19.06.2005 00:12)
  12. ötesi yok,varsada bilenler dönmedi henüz...
    (lapsus, 25.06.2005 03:18)
  13. gelmiş geçmiş keşfedilen en tehlikeli icat..
    (rumblefish, 15.03.2006 01:42)
  14. zülfü livaneli şarkısıdır.
    hoş sözlere sahiptir.
    direktir, nettir.
    (tatlı kavanozu, 24.06.2006 00:05)
  15. (bkz: the wall)
    (love metal, 24.06.2006 00:17)
  16. ilhami bekir tez şiiri, zülfü livaneli bestelemiştir. hayata dair albümünde yer alır.

    dağ başını duman almış
    gümüşdere hiç akmıyor
    yolu tutmuş eşkiyalar
    bırakmıyor bırakmıyor

    bu gökdeniz nerede var
    nerede bu dağlar taşlar
    ah şu yıkılası duvar
    bırakmıyor bırakmıyor

    şu ağaçlar güzel kuşlar
    kuşlar dallara konmuşlar
    geçit vermez sıra dağlar
    bırakmıyor bırakmıyor
    (windermere, 13.11.2006 00:21)
  17. kullanılan her 10 kelimenin yedisi küfür, ikisi argo olan, dakka başı amına kodum, göt veren, amcık gibi güzidele lafları duyabileceğiniz film.
    (venom, 23.01.2007 20:33)
  18. sabahattin ali - duvar

    uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı.tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.

    bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. on adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır? bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir kurşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmak daha iyi değil midir?

    fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses, hürriyeti gözlerin önüne kadar getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi. surların üstünde büyüyen ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. uçsuz bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen küçük beyaz bulutlar benden bir tek teselliyi: unutmayı alırlardı.

    ve burada konuşulan şeyler hep eskiye, dışarıya ait şeylerdi. sanki hiç kimse buraya girdikten sonra yaşamıyor, yahut hafızası bunu zapt etmiyordu. buradaki hayattan bahsetmek lazım gelince de o kadar isteksiz anlatılırdı ki, insanda, söyleyene azap veren bu şeyleri susturmak arzusu uyanırdı.

    yalnız kır saçlı bir mahpus bana hapishaneye ilk geldiği günlere ait bir vaka anlattı. belki bunu ona sıkılmadan anlattıran, içeriden ziyade dışarıya ait olmasıydı. bu, yarı kalmış bir firar hikâyesiydi.

    yalnız daha evvel hapishanenin duvarlarından bahsedelim:

    avlunun dört tarafını çeviren surlar kara tarafında kalın ve birbiri arkasına birkaç tane idiler. bir zamanlar burası şehrin iç sarayı imiş ve şimdi sarı yüzlü, sakallı ve dünyadan uzak zavallıların dolaştığı bu bahçede asırlarca önce genç cariyeler, belki aynı hürriyet aşkıyla gözlerini yukarı çevirip denizi dinleyerek, dolaşırlarmış. bu kalın surlar onları hem yabancı gözlerden, hem de düşmandan korumak için yapılmış.

    şimdi yer yer çöken ve üzerlerinde biten bin türlü ot altında taşları görünmez olan bu duvarların garp köşesindeki kısmının yıktırılmasına başlanmıştı. buraya yeni münferit (*) daireler yaptırılacağı söyleniyordu.

    bir gün yukarıda söylediğim kır saçlı mahpusla birlikte bu yıktırılan duvarı seyrediyor, kazmayı vurdukça parça parça aşağı dökülen harçlara bakıyorduk. sekiz metre kadar geniş olan surun yıktırılması epey uzun sürüyordu ve dış bahçenin bu tarafına gelmelerine müsaade olunan emniyetli yahut eski mahpuslar, uzun seneler içinde pek bol olarak görülmeyen bu "eğlenceyi" sabahtan akşama kadar oturup seyrediyorlardı.

    duvar yarı yarıya yıkılmıştı ki, benim yanımda sesini çıkarmadan duran kır saçlı mahpus yavaşça kulağıma eğildi:

    "bir zamanlar ben bu duvardan kaçacaktım!" dedi.

    merakla yüzüne baktım. o, bahçenin bir kenarındaki kuru ayva ağacına doğru yürüdü. yan yana çömeldik, gözlerini parça parça aşağı düşen duvardan ayırmadan anlattı:

    "dokuz sene evvel, yeni hapse düştüğümün birinci senesinde bu duvarların dibinde ahşap dükkanlar vardı. bazı mahpuslar orada marangozluk, oymacılık, kuyumculuk yapar ve çıkardıkları işleri dışarıdaki komisyonculara vererek limana gelen vapurlarda sattırırlardı. biz de, cürüm arkadaşımla birlikte, evimizden beş on kuruş getirterek şu şimdi yıkılan duvarın önündeki bir dükkânda çalışmaya başladık. sessiz insanlar olduğumuz için müdür bizi koruyordu. biz de kârımızdan ona üç beş kuruş ayırıyorduk. fakat ne bu iş, ne de kazanç bize dışarısını unutturamıyordu. düşün! ikimiz de yirmi iki yaşındaydık. dışarıda ele avuca sığar şey değildik. bir orospu kadın yüzünden vukuat yapıp içeri düştüğümüz zaman, burada birkaç günden fazla kalacağımızı aklımız kesmiyordu. fakat cezamız tasdik olup on beş sene yüklendikten sonra aklımız başımıza geldi. daha doğusu aklımız başımızdan gitti. ama ne yaparsın? dört taraf dört duvar. belki af çıkar; cezasını sonuna kadar yatan kaç kişi var ki?..diye kendimizi avutmaya çalıştık.

    bir gün dükkânın bir köşesinde tutkal kaynatıyorduk. çanağın altına sürdüğüm odun, duvarın taşına çarptı. bana, taş yerinden oynar gibi geldi. hemen ateşi ve çanağı oradan kaldırdım, taşın soğumasını beklemeden yapıştım. azıcık kireç döküldükten sonra, koca bir tepsi ekmeği kadar büyük olan taş yere düştü. eğilerek içeri baktım. gözlerime inanamayacaktım: uzakta, ta ileride, dar bir ışık görünüyordu. hemen arkadaşımı çağırdım. o da yere yatarak bakmaya başladı. sonra bana dönüp:

    'bu delikten dışarı çıkmak zor olmasa gerek, hemen kaçalım!' dedi.

    ben kendisine 'düşünelim' diye cevap verdim. acemilik etmeye gelmezdi. akşama kadar iş göremedik, bir içeri, bir dışarı dolaştık.

    bazı geceler, iş çok olursa, gardiyana beş on kuruş vererek dükkânda kalmak mümkündü. gardiyan, koğuş yoklamasında bizi mevcut gösterirdi. o akşam düdük çalıp herkes koğuşlarına giderken arap gardiyanın eline bir yirmi beş kuruşlukla bir tutam esrar sıkıştırdık. o da: 'hapishaneden banker olup çıkacaksınız ellâlem!' diye yarenlik ederek gitti. gece oluncaya kadar ceviz takozlarını keserle yontup sözüm ona sedefli nalın yaparak vakit geçirdik.

    yatsıdan sonra lambayı köşeye çekerek taşı oradan aldım, arkadaş pencereden nöbetçi gardiyanı gözlüyordu. kâfir arap her sefer esrarı çekince bir köşede uyur kalırdı ama, bu sefer domuzuna dolaşacağı tutmuştu. ben delikten içeri süzüldüm. gözüm öbür baştaki delikteydi. ay ışığı olmadığı için orası şimdi koyu yeşil bir fener gibi parlıyordu. biraz daha sürünerek ilerledim. sırtım taşlara dokunuyor, enseme kireçler dökülüyordu. iki adam boyu kadar gittikten sonra birden ferahladım. elimle iki yanımı, üstümü yoklayınca geniş bir yerde olduğumu anladım, yine yoklaya yoklaya doğruldum.

    burası üç adım eninde, üç adım boyunda bir yerdi. başımı eğerek ayakta durabiliyordum. duvara dayanarak solumaya başladım. sürünürken oldukça yorulmuştum. böylece biraz bekledikten sonra dükkân tarafında bir patırtı oldu ve delik karardı. önce korktum, sonra baktım bizim oğlan geliyor. sanki bu yerin dibindeki delikte bizi duyacaklarmış gibi, yavaş sesle:

    'arap gardiyan uyudu mu ki?' diye sordum. yattığı yerde ilerlemeye çalışarak: 'öyle olmalı, yarım saatten beri dolaşmaz oldu!' dedi. o benden daha zor sürünebiliyordu. nihayet benim durduğum yere geldi, hemen:

    'burası ne biçim yer?' diye sordu. sonra ellerini duvarda gezdirerek söylendi:

    'vıyy, her yanlar da yaş!'

    elimle onu aradım, parmaklarıma meşin bir torba dokundu. o zaman ne diye zor zoruna sürüklenebildiğini anladım.

    gündüzün acele ile bu torbayı bulmuş, belli etmemek için yalnız kendi tayınlarımızı içine koyarak saklamıştık. belki bir gün, iki gün insan yüzü göremeyecektik...

    ben bunu unutmuştun bile, arkadaş unutmamış ve beraber getirmiş. o da biraz dinlendikten sonra: ' haydi bakalım, dayan!' dedim. bu sefer o öne düşerek şimdi daha yakına gelen deliğe doğru ilerlemeye başladı. ben de yere uzanarak arkasından gitmeye hazırlandım. önümdeki, birdenbire durdu: 'buradan geçilmez!' dedi. başı deliğe yaklaştığı için, dışarıda, kalenin üstünde dolaşan candarmanın duymasından korkuyor ve yavaş konuşuyorduk. sonra, sesi taşların ve kendi elbiselerinin arasında boğulmaktaydı. ben kalktım; o geri geri sürünerek geldi.

    'delik birdenbire darlaştı. bir taş duvar var, onu söktürmek lazım. ondan sonrası yine ferah!' dedi.

    o sıkıntılı yolu bir daha geçerek dükkâna döndüm. bahçeyi bir güzel dinledim: ne ayak sesi, ne de arap'ın öksürüğü duyulmuyordu. lambayı biraz açtım. sandığın içinden bir keski ile bir çekiç alarak geri döndüm.

    ondan sonra sıra ile deliğe girip çalışmaya başladık. ses çıkarmamak için çekici hiç kullanmıyor, yalnız keski ile taşın etrafındaki harçları dökmeye, taşı oynatmaya çabalıyorduk. bizi dışarı atacak olan deliğe yarım adım bile yoktu. 'bir şu taş düşse!' diyordum.

    gözüm karanlığa alıştığı için dışarısını seçebiliyordum. karşımda öteki surun taşları vardı. fakat bu surlar pek harap olduğu için aralarından geçmek kolaydı. kasabadaki oğlanlar bile kuzularını alıp burada yayarlardı. bu vakadan son hepsini tamir ettirdiler.

    böylece her birimiz üç dört kere girip çıktık. en son ben girmiştim. yarım saat kadar uğraştıktan sonra taş, bir sürü sıva ile beraber, önüme yuvarlanıverdi. sevincimden deli gibi oldum. arkada sesleri duyan arkadaşım da sabırsızlanıyordu. ellerimle sımsıkı sarılarak taşı geri getirdim. onu bir kenara iter itmez deliğe doğru atıldım.

    fakat ben bu işle uğraşırken hiç dışarı doğru göz atmamıştım; deliğe yaklaşınca ne bakayım: şafak sökmüş bile.

    başımı yavaşça uzattım ve elli adım kadar ötedeki kalede nöbetçi candarmanın gölgesini gördüm.

    tere gömülüvermiştim. ağır ağır geriye döndüm ve:

    'yazık, kaçamayız!..' dedim.

    arkadaşım evvela güldü ve deliğe kendisi girdi. fakat biraz sonra o da geldi. karşı karşıya durduk, artık gözlerimiz birbirimizi seçiyordu.

    'bu akşam geçti, başka bir akşam inşallah!' dedim.

    fakat bu kadar yaklaştıktan, hatta serbestliğin içine böyle aşını uzatıp baktıktan sonra insan geri dönmek pek zor geliyor. arkadaş başını salladı:

    'başka akşamı falan yok, bu akşam gideriz!' dedi.

    'artık bu akşam kalmadı, bugün diye konuş!'

    'peki, bugün gideriz!'

    ilkönce ben de geri dönmeyi ister değildim, fakat bunun lazım olduğunu ona anlatırken onu değil kendimi kandırdım. en sonunda sözlerime o kadar inanmış ve kendimi o kadar korkutmuştum ki: 'sen istersen git, ben kalırım, candarma kurşunuyla geberecek halim yok!' diye bağırdım, hızla geriye dönüp dükkâna doğru sürünmeye başladım. o arkamdan bağırdı:

    'ülen gitme! candarmanın gözünü avlar, daha ortalık adamakıllı aydınlanmadan otların arasına sine sine gideriz!' dedi.

    fakat benim yüreğim, kör olası bir korku, bir can korkusu ile öyle yaman atmaya başlamıştı ki, üstümü başımı yırta yırta kendimi dükkâna zor fırlattım ve taşı eski yerıne kapatarak sabahı ve koğuşların açılmasını bekledim.

    o gün kuşluk vakti iş meydana çıktı. gardiyanlar, candarmalar dükkâna doluverdiler. ben yarı korkudan, yarı şaşkınlıktan aptala dönmüştüm. taşı çektiler, delik meydana çıktı. eğilip bakınca öbür baştaki delik, bu sefer kocaman olarak görünüyordu. yol bomboştu... bir candarma mavzerini uzatarak iki sıkı attı. kurşunların karşı surlara vurdukları duyuldu. hemen, bütün dükkânları boşalttılar. duvarlar muayene edildi, bizim arkadaşın kaçtığı delik iki yandan ördürüldü ve bir daha böyle dükkân açmak falan yasak edildi.

    ben çok dayak yemedim. kendim kaçmadığım için hapishane müdürü, karakol kumandanı, hatta müddeiumumi halime acıdılar. fakat keşke dayaktan öldürselerdi!.."

    kır saçlı mahpus bir müddet sustu. yarı kapalı gözleri bir hayali kovalıyor gibiydi. başını bana çevirmeden, küfrediyormuş gibi keskin keskin:

    "ah... ne enayilik ettim!" dedi, "ne enayilik ettim! bir candarma kurşunu on beş seneden daha mı kötü sanki? bir korku yüzünden gençliğimi yok ettim."

    "halbuki o... kim bilir şimdi nerelerdedir? bir daha buralarda görünmedi. herhalde uzak bir memlekette, kendisini tanımayanlar arasında yerleşti, akıllı uslu adam oldu... belki çoluk çocuğa da karışmıştır. istersem ben de onunla beraber olabilirdim. fakat bir dakikalık korku... o kahrolası korku..."

    çenesinin adaleleri gerilmişti. hayatımda kendisini bu kadar istihkar eden, kendisine bu kadar kızan insan görmedim; her gün üst üste yığılarak müthiş bir kin halini alan bu nefret dudaklarından çıkarak bir tükürük halinde kendi korkaklığının yüzüne fırlatılıyordu.

    karşıda ameleler duvarı iyice alçaltmışlardı, ikimiz de ayağa kalkarak o tarafa yürüdük. tam bu sırada gürültüyle birkaç taşın yuvarlandığı duyuldu.

    ameleler geri fırladılar. yanımdaki gülümsemeye çalışarak: "o benim söylediğim boşluğa geldiler galiba, duvarın tam orta yerindeki boşluğa... ben o zamandan beri çok düşündüm, ama bunun ne diye yapıldığını bulamadım. kim bilir, eski zamanlarda burada duvar içinde yollar, kapılar mı vardı?" dedi.

    ameleler bu sefer taşların düştüğü deliğe yaklaşmışlar, içeri doğru bakıyorlardı. birkaç taşı daha ellerine alıp bir kenara koyduktan sonra birdenbire, yüzlerinde elle tutulabilecek bir dehşet ifadesiyle, doğruldular...

    etrafta bulunanlar ve bunların arasında kır saçlı mahpusla ben, o tarafa yürüdük; artık bir metreye kadar inmiş olan duvara tırmanarak deliğe yaklaştık. herkes halka olmuş, ses çıkarmadan, aşağı bakıyordu. bunları aralayarak biz de sokulduk ve gözlerimizi oraya çevirdik...

    elime birisinin yapıştığını, sımsıkı tuttuğunu ve sinirli sinirli titrediğini hissettim.

    orada, binlerce seneden beri güneş görmemiş olan rutubetli taşların üstünde bembeyaz bir insan iskeleti uzanıyordu.

    çoğu birbirinden ayrılmış olan kemiklerin ayak ucunda bir çift eski kundura, yanıbaşında meşin bir torba vardı.

    başımı kaldırarak yanımdakine baktım. o hâlâ elimi tutuyor ve sinirli sinirli sıkmakta devam ediyordu.

    yüzü sapsarıydı ve bu yüzde, henüz ölümden kurtulanlarda görülen şaşkın bir hayata sarılış vardı...
    (gölgeningücü, 30.03.2007 23:53)
  19. yılmaz güneyin beni izlerken yerden yere vuran filmi.bir film insanın içini bu kadar kanatır mı?demek yılmaz abimiz yapınca oluyormuş.izleyin izlettirin.şiddetle tavsiye edilir.
    (gözaltı, 05.04.2007 16:28)
  20. (bkz: duvarlar)
    (chixculub, 09.04.2007 14:22)
  21. atv'nin yeni dizisi. içeriği zerre ilgimi çekmese de jenerik müziği çok hoş olmuş.
    (talisman, 10.04.2007 21:34)
  22. konusu ve başrol oyuncusunun tipi itibariyle, 80ler emrah filmlerinin 2007 versiyonu olarak gördüğüm, müziği güzel atv dizisi.
    (tubs, 16.04.2007 14:01)
  23. youtubedaki videolardan takip edebildiğim kadarıyla the oc çakması gibi görünen atv dizisi.kesin yorum için birkaç bölüm izlemek lazım tabi.

    edit: 3. bölümün de 15-20 dakikalık bi kısmını izledikten sonra açık ve net söyleyebilirim ki bu dizi the oc'nin kopyası.ayrıca burdan senariste seslenmek istiyorum..
    adamım sen tam bir loosersın.
    (bkz: allah belanızı versin)
    (shotcrete, 18.04.2007 18:51 ~ 29.04.2007 00:48)
  24. zengin kız fakir oğlan konusuyla bana the oc 'yi hatırlatmış dizi.
    (heliad, 10.05.2007 13:06)
  25. yılmaz güney'in yine hapishaneden başlayan ve ne yazıkki hapisanede biten oldukça dramatik filmi. izleyince birşeylere birilerine sinirlenmemek küfür etmemek mümkün değil... "onlar, kan ateş ve gözyaşı içinde, duvarların karanlığında, ışığı ve suyu aradılar..."(yılmaz güney-duvar)
    (belkibirgün, 07.06.2007 11:13)
 sayfa  / 3

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil