kendisine yıllardır
isveç'teki insanların bütün gün
sıcak çikolata içip
bankada çalıştıklarını, sonunda da 'dışınkyaa' diye kafalarına bi'
kurşun sıktıklarını anlatmaya çalışsam da kendisi isveç'e gitme konusunda son derece ısrarlı ve bi' o kadar da bencil bi' yazardır.
diyelim ki isveç'teyiz;
burdan götürdüğümüz
parmak arası terliklerimiz bi' yük olarak bagajımızda kalmış, üstüne bi' de bagaj ağırlığını geçtiğimiz için ekstra masrafla cüzdanlarımızı hafifletmiş. 2. gün metroda metro bekliyoruz, metro geliyor ve kapısı açılıyor. ben binmeye çalışıyorum hemen, herkes bana ayıplayan gözlerle bakıyor, oysa ki çok masum bi' amacım var: 'nası olsa burda kimse inenlerin inmesini beklemeden inmiyo, o zaman erkenden binersek oturabiliriz büyük ihtimalle' diye düşünmüşüm. herkesin ayıpladığı yetmediği gibi, dot da ayıplıyor. 'cık cık cık' bakışları arasında bi' kenara ilişiyorum. 3. gün kıyafetlerim tükeniyor. (düşün dot, benim!) 3 gündür o soğukta tüm kıyafetlerimi üst üste giymek zorunda kaldığımdan giyecek bi' şeyim kalmamış oluyor. annemi arıyıp yün atlet, ne biliim yün çorap filan istiyorum. 'ben demiştim' diyor, o kadar uzakta bile kurtulamamış oluyorum bu laftan. dot üşümüyor, çünkü o koşuyor mütemadiyen. (çok
hızlıkoştuğunu söylemiş miydim? hmm, onu söylememişsem bazı günler balçova'da
* dağa çıkıp aşağıya koşmak gibi bi'
zevki olduğunu hiç söylememişimdir.)
4. gün süpermarkete gidiyoruz, alışveriş arabasını ittirmek çok kolay oluyor burda, önüme aniden çıkan insanlar hiç yok burda zira. her şey çok güzel. ben yeni şeyler denemek istediğim için, dot'sa aç kalırız diye korktuğundan torbalarca alışveriş yapıyoruz. burda dot hiç bi' şeye sinirlenmiyor, (sinirlenince çok güldüğümü de söylemedim, bunu söylemediğimi hatırlıyorum.) ben sıkılmaya başlıyorum, daha sonra sıkıldığım kadar da acıktığımı fark ediyorum. yemeğe gidiyoruz. ben domuz etli bi' şey yemek istiyorum, dot domuz etsiz bi' şey yemek istiyor. tartışır mıyız belki diye heyecanlanıyorum, ama çok sakin. 'hayırdır, neden?' diye soruyorum, 'ben dün müslüman oldum.' diyor, 'hmm' diyorum, başka efekt çıkamıyor ağzımdan. burda olsak 'ahahhahahah' diycem mesela, 'dün mü ahahah bi' günde mi değişti fikirlerin ahahah' diycem, diyemiyorum. herkes çok sakin, allam çıldırcam.
5. gün içim dışım
sıcak çikolata olmuş durumda,
güneş görmek istiyorum, zıplıyorum salak salak, ona rağmen göremiyorum. içime fenalık gelmiş, madem 'ben buraya uyum sağlayamıyorum, burası bana uyum sağlasın lan!' diye gaza geliyorum çok pis, gidip otelin şartellerini indiriyorum, jeneratörlerini de bozuyorum. insanlar seferber oluyor. çok komikler lan. oturup 'kikiki' diye gülüyorum bi' köşede. son 'ki'de dot geliyor, 'tahmin etmiştim zaten, hiç rahat duramıcaksın! şikayetşikayetşikayet' diye söyleniyor, çekip gidiyor. lan adamın sinirlenişi bile sıkıcılaşmış burda. içime fenalık geliyor, buhranlar basıyor. kafamın tam tepesinde bi' ampül yanıyor o sırada, ama çok parlak, öle böle diil. kesin çözümü bulmuş olmanın rahatlığıyla dot'ı arıyorum:'açıktım ben yeaa, bi' şeeler mi yesek napsak?' sert bi' ses tonuyla 'tamam.' diyor. hala kızgın belli ki, öf. 'o nokta var yeaa, ehuehue' demek istiyorum, diyemiyorum. buluşuyoruz,
salata yedirmeye götürüyorum. salatamızı küçük lokmalarla yerken bi' anda: 'şimdi bi'
mangal yakıcaktık, off.. yakılır mı ya burda? nerde yakılır?' diyorum. o an dünya dot için duruyor, yanımdan koşarak uzaklaşıyor'
*. pis pis sırıtıyorum arkasından, mutluyum.
akşam odama geliyorum, masamın üzerinde bi' zarf, açıyorum: dönüş bileti, hem de ertesi yani 6. güne. parmak arası terliklerimi bavulumdan çıkarıyorum
adnan menderes havaalanında giymek üzere.