devlet adamlarının veya sürekli suikasta uğrayacağından şüphelenilen diktatörlerin yanlarında gezdirdikleri onlara tıpatıp benzeyen kişilere verilen ad. saddam hüseyin, hitler, mussolini gibi diktatörlerin sayısız dublörü olduğu bilinmektedir. öyle ki öldürülen her diktatörün ardından aslında öldürülenin o değilde dublörü olduğu söylentisi her zaman çıkar.
i just got this symphony goin
act one, scene one`
f c p r e m i x`
you got a death with,johnny truant?
mouths like sidewinder missiles
the hol[ ]y tape...
laces out, dan!
we better learn to hotwire a uterus
whacko jacko steals the elephant man's bones tom waits
macaulay mcculkin
bulutlu bir öğlendi ve havayı kaynağı bilinmez bir yosun kokusu kaplamıştı. bugüne ait olamayacak kadar güzel bir koku... berrak bir sızıntı, eski bir öz, bana her şeyi unutturacak kadar kendi dünyasına sahip... özlediğim bir koku… şu karanlık günlerde bile hislerimle oynayacak kadar şımarık bir mavi yeşil yosun bahçesinin kokusu...
bir şekilde… doğal…
buz torbasını bir dakika beklettikten sonra tekrar masaya koydum. haşlanmış etim beyaz tende kızıl bir fener gibi hafifçe yanıp sönüyordu, ya da bana öyle geldi. birkaç saatlik dengesiz bir ağrıdan sonra hiçbir sızı kalmayacaktı, şimdi bile belirginliğini yitirmiş bir karıncalanma hissinden öteye geçmiyordu acı. güldüm. bardak sol kolum boyunca boşaldığında dehşetle çığlık atmıştım. boş bulunmam önemli değildi, bulunmamam daha doğru olurdu tabii, ama herkesin dikkatsiz bir anı olur hayatta, kendimi bu yüzden yargılamam. gülünç olan, çok daha ciddi yanıklar görmüş olmamdı; insan etinin yanık kokusunun mideyi nasıl kaldırdığını mesleği gereği öğrenmiş biriydim. doktorsanız ve cephede çalışıyorsanız böyle şeyleri en kötü tecrübeler eşliğinde öğrenirsiniz. şimdiyse bir bardak kahve tüm soğukkanlılığımı yitirmeme yetmişti. üstelik bundan daha sert bir tepkiye kendimi hazırladığıma inanmıştım.
ışıldayan yaramın üstüne zeytin ezmesine benzeyen merhemi sürdüm, ilkyardım bandını yapıştırdım, sargı beziyle üzerini kapattım. koyu yeşil merhem, yarayı uyuştururken kendi dolu kupamdaki kahveden bir yudum aldım. soğumuştu, ama sorun edilecek kadar değil, silik dumanının havada can çekişerek dans etmeye çalıştığını görebiliyordum. hala kolumu sızlatmaya yetecek kadar gücü kalmıştı kupadaki kahvenin.
annem merdivenden inerken kahveden bir yudum daha aldım. insanın vücudunun farklı bölgelerinin sıcağı farklı algılaması gizemli, muhteşem bir duyguydu… tenimi yakan sıcaklığın boğazıma aradığı tadı sunması… büyüleyici, sadece canlılara özgü bir tutarsızlıktı…
annem iki eliyle ağrıyan başını ovarak içeri girdi, kolumu hafifçe tutup sargıya baktı, parmaklarıyla ürkekçe yaraya bastırdı, ardından sessizce karşımdaki sandalyeye oturdu.
“ben...” diye başladı söze. “ben her şey için özür dilerim…”
sorun değil anlamında başımı salladım. çok daha kötüsü olabilirdi.
bir süre sessizce oturduk, odayı üstünkörü seyrettim, yaramı bastırıp kızarıklığın ne zaman geçeceğini tahmin etmeye çalıştım.
“ona kesici şeyler vermiyorum” dedi annem. “yazı yazması için kalem ve kağıdı oluyor; ama her gece geri alıyorum. özenle saklıyorum.” titreyen elleriyle kahvemden bir yudum aldı. “bir şeyler içmeniz iyi olur diye düşünmüştüm. sinirlenmeden, ağırbaşlılıkla. sana hiçbir şey demiyorum, fazlasıyla olgun davrandın; ama o…”
“alt tarafı kahve…” dedim.
“çok özür dilerim” diye tekrarladı. “sakinleştiricilerini kahveyle vermeyi düşünmüştüm, haplarını içmeyip saklıyor; kahveye katmıştım ben de.”
“dinleniyor mu?” diye sordum.
güldü.
“o asla dinlenmez… asla gevşemez… sadece sızar...” eliyle tekrar başını ovmaya başladı. “şu an sızmaya korkuyor. onu öldüreceğini düşünüyor. sızmamak için bildiği ulusal marşları söylüyor, nasıl beceriyor bilmiyorum ama bunu yaparken hiç dalıp gittiğini görmedim. çok heyecanlandı, ilaç vermeye korktum; iki yatıştırıcı vurdum sadece. şimdi biraz sakinleşir.”
odayı boş gözlerle süzmeye devam ettim. eşyalar ve evin duvarları en dikkatsiz bünyeyi bile rahatsız edecek ölçüde yoğun bir tezatlık taşıyorlardı. savaş öncesi kır evi düzenlemesi versin diye etrafa rastgele dağılmış imitasyon yirminci yüzyıl antikası mobilyalar, her türlü fiziksel ve nükleer saldırıya karşı tam koruma sağlayan yüzde yetmiş titanyum kaplama soğuk gümüş renginde duvarların arasında besleme çocuklar gibi ezikliklerini içlerine gömüp bekliyorlardı. banliyö evlerinde alev alabilecek madde bulundurmak yasağı gereği köşedeki ahşap sallanan sandalye dışında evde gerçek tahta yoktu, çakmaklar bile özel çelik dolaplarda saklanmalıydı. sallanan sandalye bir istisna olmuştu. eski günlerimizden tek kalıntı…
küçükken sandalyede sallanırken devirip burnumu kanattığımı hatırladım, iyi bir dna analiziyle hala kan izim bulunabilirdi üstünde… tek kalıntımızın üstünde silik izimin varlığını hatırlamak hoşuma gitti.
annemin sesiyle kafamı sandalyeden çevirdim. “senin geleceğini öğrenince yatağının altında silah saklamayı denedi” dedi kısık sesle. “gümüş kaplama bir magnum, teşkilatın yirmi beşinci yıl hediyesi… günlerce bana insanda nasıl bir delik açtığını anlattı durdu. ona göre dokuları hassas olduğundan doppellerde daha büyük bir yara açıyormuş, birileri saldırırsa farkı anlayacağımı söyledi.” masadaki peçeteleri aldı, sıkıntıyla karıştırmaya başladı.
“eski birkaç arkadaşı dışında kimseyle konuşmuyor. yeni insanlarla tanışmıyor. bahçeye bile çıkmaya korkuyor, keskin nişancıların onu vurmayı beklediğini söyledi. kendince bir nöbet çizelgesi yapmış, pencerelere bile belirli saatlerde yaklaşıyor. ne yapacağımı bilmiyorum.” peçeteleri masaya geri bıraktı, tekrar alnını ovmaya başladı.
titanyum duvarlar beni bunaltmıştı. bir evin içindeymiş gibi hissetmiyordum kendimi, sempatik bir cehennem sığınağı belki, ama “ev”… kesinlikle değil… pencereyi açtım, birbirinin aynısı onlarca banliyö evinin yarattığı şeffaf komediyi seyretmeye başladım.
şeffaf, kimsenin artık fark edemediği bir komedi… cehennemin sekizinci katı… her şeyiyle sahte mahalle, plastik çimleri, havlayan doppelköpekleri ve tek katlı bej boyalı ev kılıfındaki sığınakları ile gün ışığında parlıyordu. organik bir dünya bu kadar ışıldamaz, kendince bir ışıltısı vardır; ama kesinlikle böyle değil. sadece plastik ve metalin karışımı bir dünyaya özgüydü bu parlaklık.
taklit etmeye çalıştığımız şey hakkında en ufak bir fikrimiz yoktu… işin kara mizahı buydu işte…
“savaş öncesi şehir planlaması” için kullanılan malzemelerin tamamı, cephedeki artıklardan elde ediliyordu. titanyum duvarlar tank eriğinden, çocuk parklarına serpilmiş salıncaklar plastik zırh artıklarından yapılmıştı. uzakta bir grup çocuk, adını hatırlamadığım bir ağacın taklidine bağladıkları ipi tüm güçleriyle çekiyorlardı. taklit ağaç, sahteliğini gözler önüne vururcasına seyredeni dehşete düşürecek bir kıvraklıkla bükülüyor; ancak kopmuyordu.
plastiğin tanrısal kudreti…
insanı en korkutan şey, doğada olmayanın varlığını hissettirme çabası sanırım…
pencereyi açık bırakıp anneme döndüm.
“onunla konuşmalıyım” dedim. “fazla zamanım yok…”
“bugünü atlatalım… yarın daha iyi olacaktır.”
“yarını bekleyemem. buraya gelmek için çok zaman kaybettim, birliğimden daha fazla tolerans talep edemem.”
annem bir şey demedi, kahvemin kalanını bir dikişte bitirmekle yetindi. kupayı masaya koyarken sonunda kahvenin kendisinin olmadığını hatırladı, yeni bir tane isteyip istemediğimi sormakta tereddüt etti.
“ben yukarı çıkıyorum” diye cevap verdim. “sesimiz yükselse de sakın yukarı çıkma. ortalık daha fazla karışsın istemiyorum.”
başını sallamakla yetindi.
babamla aramda kırk yaş vardı. hiç durmadan çalışan biriydi, evliliği de hayatındaki pek çok şey gibi ertelenmişti bu yüzden. annemle nasıl tanıştığını hiç sormadım, ikisi de anlatma gereği duymadı. güzel bir hikâye olmalıydı, en azından güzellikler barındırması gerekiyordu, savaştan önceki hiçbir şey, eğer güzelse evde konuşulmazdı çünkü. babam geçmişi hatırlayarak hiç yoktan kederlenmektense bugünün dertlerinde boğulmayı tercih ederdi. kontrolü elinde bulundurduğuna inanırdı bir şekilde.
bugün neyi vardı peki? eskiden neyi varsa savaş için feda etmişti. şimdi neyi varsa onu da savaşa borçluydu aslında… evi vardı… yiyeceği vardı…su ve elektriğe sahipti. bu günlerde insanların bir şeye “sahip olduğunu” söyleyebilmesi o kadar zor ki… şanslıydı… çok şanslı…
babam yola nasıl çıktı bilmiyorum ama sonunda kendini bir doppelist olarakbuldu. onun gibilere bu ismi vermeyi seçtiler…”doppel yapan”… babamdan her şeyi alan ve ona her şeyi veren unvan…
kapıyı açtığımda otuz beşinci yıl türküsü, babamın dudakları arasında can çekişmekteydi.
“fışkırınca düşmanın kanı kale duvarlarından… cennetin zırhlısıyla yüzdük yarattığımız kızıl denizde… kan kızıl, barut siyah… ve zafer hepsinden sıcak… .”
cümleler ağzında düğümleniyor, sağ eli çoktan kaçırdığı ritimden habersiz, marşa eşlik etmek için kendince iki ana sallanıyordu. beni gördüğünde yutkundu, marşa devam etti.
“tanrılar bizim yaktığımız alevi hayranlıkla seyrederken… kıvanç duyuyorlar yarattıkları her bir kullarından… saklayamazlar bunu… bu coşku yerinde durmaz en kutsal yürekte dahi…”
babam marşın kalan iki kıtasını okumaya çabalarken köşeden imitasyon ahşap bir sandalye çektim, yatağının yanına oturup beklemeye başladım. sonunda okumayı bitirdi; yaşlılara özgü o çocuksu, gizemli, olabildiğine çaresiz bakışlarıyla beni izlemeye başladı. çaresizliği sahte bir soylu duruşla gizlemeye çalışmak için yatakta hafifçe doğruldu.
“kolun nasıl?” diye sordu.
“iyi…” dedim. “yakında geçer…”
“yeni ürünleri daha sağlam yapıyorlar artık…” diye devam etti alaycı bir tonla.
cevap vermedim.
“hangi bakımevine gideceksin?” diye sordu. “güney caddesinde emekli bir amiral var. dişçilik yapıyor ama tamiratla da uğraşıyor. adımı verirsen kolunu onaracaktır.”
sessizce ona bakmayı sürdürdüm.
“amirale gidene kadar mutfaktan biraz sünger alıp yaraya koy. o da iş görür bir süre…”
sustu. birkaç dakika beni seyretti. uykuya dalmamak için kendini zorluyor, çoktan unutulmuş isimsiz bir marşın sözlerini fısıldarken dudakları belli belirsiz oynuyordu.
“bu doğru değil…” dedi birden. “bu doğru değil… bana, seni yollamaları doğru değil… bitirmek istiyorlarsa her şekilde yapabilirler… ama onlar bunu seçiyorlar… seni yollamayı…”
derin bir nefes aldı.
“başka bir doppel… beni kandırmak için başka bir doppel yollayamazlar mıydı?”
sessiz kaldığım sürece bu böyle sürecekti…
“ben bir doppel değilim baba…” dedim duyacağı kadar yüksek bir sesle. “ben oğlunum…”
gülümsedi. elini yorganın üstünde gezdirdi, biraz daha çaba gösterip elime dokundu.
“gençliğin yumuşaklığı… ama aynı zamanda sertlik… gençliğe özgü bir sertlik bu da…” elini çekti. “çok iyi iş çıkarmışlar… ama bana da bu yakışırdı değil mi? vasat bir doppeli fark edemeyecek kadar bunamadım…”
tekrar sessiz kaldık. titanyum duvarlara asılmış başarı belgeleri, sadakat nişanları ve onca resim hafif bir gülümseme yarattı bende. annem kupaları tehlikeli olur diye atmış olmalıydı.
“amirale gittiğinde, benden selam söyler misin?” dedi babam. “on yıldır görüşmüyoruz onunla… beni öldürdüğünü söyleme ama buna kalbi dayanmaz. amiral severdi beni…”
“saçmalamayı kes!” diye bağırdım. “ben bir doppel değilim diyorum sana, daha kaç kere söylemem gerekiyor bunu!”
yerimden doğrulmam onu korkutmuştu, yorganı sıkıca kavradı, kendini yastığına gömdü. sandalyeye yığıldım.
ani bir rüzgar pencereyi büyük bir gürültüyle açtı. odaya dolan havayı içime çektim, ardından kalkıp pencereyi kapattım. çocukların oynadığı plastik ağaç eski şekline gelmişti, yapraklar rüzgarda hafifçe sallanıyordu.
“sizi asla üretmemeliydik…” dedi babam ilgimi çekmek için. dönüp bakmadım. bir süre konuşmasını istemiyordum. ama o devam edecekti.
“beni kandıramazsın, başıma gelecekleri biliyorum… sokaklarda benim doppelim gezemez, çok şüphe çeker; o yüzden evime girip beni sen öldüreceksin. ardından parçalanıp çöp torbasına konulacağım. birkaç gün sonra da benim doppelimi getirecekler. hiçbir şey olmamış gibi devam edecek yaşam…” sesi titriyordu. “en azından bunu bana itiraf et. ülkeme şu cevabı almayı hak edecek kadar hizmetim dokundu…”
pencerenin önünden çekildim. sinirle gülerek yüzüne baktım.
“böyle mi yapıyordunuz? insanları böyle mi kaçırıyordunuz?”
“yapılması gerekenden başka bir şey yapmadım ben. o günleri bilmiyorsun…”
gözlerinin içine bakmayı sürdürdüm.
“savaş vardı… ve kıtlık vardı…ve enfeksiyon vardı…ve toprak öylesine kurumuştu ki ölüleri gömemiyorduk…her şey yanıyordu… insanlar yiyecek için çocuklarını satıyordu…” yutkundu. “düzeni sağlamak gerekiyordu…”
cevap vermemi bekliyordu. hiçbir şey demedim.
“biz düzeni bozacak insanların yerine doppel koyduk sadece…”
lise yıllarımı hatırladım. sonbaharda sararıp dökülen yaprakların plastik değil, gerçek olduğu yıllardı. yerde kuruyarak gerçekten ölürler, her ezişimde gerçek çatırtılarını duyarak sevinçle gülümserdim. o yıllar kimseye babamın mesleğini söyleyemediğimi hatırladım.
“kimsenin sana zarar vermeyeceğini söylesem de inanmayacaksın değil mi?” dedim ona. “zarar verecek olsalar bile üstlerine kahve dökerek kendini savunamazsın.”
“düzeni sağlamak gerekiyordu…” diye tekrarladı. beni dinlemiyordu. “ben bunun için okumadım. ben bunun için hayatımdan vazgeçmedim… ama… ama öyle olması gerekti… öyle olması gerekiyordu. şimdi beni bir kan lekesiymiş gibi silmek istiyorlar gömleklerinden; ama ben…” durdu, ne diyeceğini toparlamaya çalıştı. elini heyecanla pencereye doğru tuttu. “şu dışarıdaki yeşillik böyle kudretle duruyorsa, işte o benim eserimdir. benim gibilerin çabasıyla ayakta şu an.”
plastik ağaçlarımıza bir kez daha baktım ve sinirle kahkaha attım, bu onu daha da korkutmuş olmalıydı. gözleri dolmuştu.
“özür dilerim” dedim gülerek.
arkadaşlarımın, babalarının kayboluşları ve birkaç gün sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar eve gelmeleri üzerine anlattıklarını hatırladım. babalarının gözlerindeki ürkütücü pırıltı hakkında anlattıklarını… canlılara özgü tatlı ışıltının ölümü ve metallik, plastiğe bulanmış o yeni, garip ışıltıyla irkilişleri… ve ben babamın mesleğini anlatamazdım…
“beni öldürme…” diye inledi babam. “buna hakkın yok…”
“beni bir an bile dinlemeyeceksin değil mi?” dedim ona.
bomboş gözlerle bana baktı.
“ben doppel değilim. son kez söylüyorum…” dedim.
gözlerinde hiçbir şey değişmedi.
“lütfen…” diye fısıldadı.
durdum.
“cehenneme kadar…” diye karşılık verdim fısıltıyla…
ben merdivenlerden inerken annem masaya dayanmış tedirgin bakışlarla beni izliyordu. gülümseyip elimi hafifçe salladım, rahat olmasını işaret ettim.
“tekrar marş okumaya başladı…” dedim. “bırak sızana kadar okusun…”
odada tur attım, ardından ahşap sallanan sandalyeye oturdum. akşam yemeği için tabakları yerleştiriyordu. ne konuştuğumuzu sormadı. onu ikna edip edemediğimi de sormadı. sadece akşam yemeğine kalıp kalmayacağımı sordu. nazikçe reddettim teklifini. zamanım çok azdı.
sargı bezini çıkarıp çöpe attım. montumu giyip dışarı çıktım. banliyö semtine doğallık vermekle yükümlü doppelköpekler kaldırım boyunca yürüyor, kıyıda köşede saklı kalmış ufak vericilerden kuş sesleri yayılıyordu.
yosun kokusu plastiğe sinmişti, hala hissedebiliyordum. sallanan sandalyeye de mi sinmişti acaba? görünmez kan izimin üstüne belki de… isterdim sinmesini…
sokağın başındaki cipe doğru yürürken bahçemize serili çim halının üstünden geçtim. çimler botumun altında ezilip, umarsızca yeniden hizalarını alıyorlardı ayağımı kaldırdığımda…
yiğit kocagöz
2008 yılı bilimkurgu öykü yarışması birincisi..