bahar ve yaz aylarını hiç çiçek görmeden geçirmek,
yürüdüğünüz kilometrelerce yolda
kahverengiden başka bir renge rastlamamak,
şiddetle ege'nin taşını, toprağını, denizini özlemektir...
başım gözüm üstüne kalıbına hayran olmak;
aslında en önemlisi, öteki türkiye'yi bizzat yerinde gözlemlemektir.
askerliği bitirip geri döndükten sonra insanın
hayata bambaşka gözlerle bakmasıdır.
doğu'da öğretmenlik, doktorluk, hemşirelik vs. yapmak
gibi türevleri de mevcuttur.
bıraktığın hiç bir şeyi yerinde bulamamana rağmen, sağ salim döndüğüne şükretmek demektir. ziyaretçinin gelmeyeceğini bile bile bir ziyaretçi beklemek, gecenin bir vaktinde alarm sesi ile uyanmak, sabaha kadar uykusuz kalmaktır.
seni sevenlerin seni merak ettiğini bilmek, nasıl gidiyor sorularına '' sıkıcı, bütün gün yatıyoruz, merak etmeyin burası çok rahat '' diye cevap vermektir.
yağan karın 10 gün boyunca hiç durmadığını görmek, -19 derecede sabah sporu ve o karın ortasında atış talimi yapmaktır.
umut etmek ,o atmosferden dolayımıdır bilinmez sürekli hayal kurmaktır.oradaki 1 günün 1 sene gibi gelmesi, bazen açılan bir taciz ateşi, bazen patlayan bomba, bazen de alınan bir istihbarat dolayısıyla 4 ay boyunca çarşıya çıkamamaktır. çıktığın çarşının hiç bi boka benzememesi ve orada yabancı olduğunu insanların bakışlarından hissetmendir.
bitmiyor, bir türlü bitmiyor deyip, buraları gördükten sonra keşke hiç bitmeseydi demektir.
bu başlığı gördüğümde ister istemez recep tayyip erdoğan'ın geçen günlerde sarfettiği ve herkesin diline pelesenk olmuş george bush gafı ayarında lafı geldi:
her ne kadar dilin beynin boşluğundan faydalanarak mantıksızca sarfedilmiş bir söz olsa da sanırım bu durumda recep tayyip erdoğan'a hak vereceğim..askerlik yan gelip yatma yeri değil; askerlik vatan borcunun ödendiği yer..hakkari'de komandoluk da olabilir, izmir'de general şoförlüğü de olabilir..
çok klişe olacak belki ama önemli olan her milimetrekaresi canla başla savaşılarak kazanılmış bu vatanı koruma görevidir..ne kadar zor şartlarda olursa olsun eve döndüğünde anne babanın gözlerinde sağ salim geldiğin için* oluşacak sevinç ve görevini yerine hakkıyla getirmiş bir evladın verdiği gurur (yok öyle bir şey demeyin doğu'da, güneydoğu'da askerden sağ salim dönen evlatlar köyün ağası gibi karşılanır döndükleri ilk gün*) her şeye bedeldir..2 metre kara da, sessiz gecelere de, akmerkezsiz geçen çarşı izinlerine de, canın koltukaltında olduğu operasyonlara da..
bir evinin olduğunu, günlük hayatı, gülmeyi, huzurlu uykuları unutmaktır ülkemizde doğu da özelliklede sınır bölgesinde askerlik yapanların hissettikleri. erinden en yüksek rütbeli subayına kadar aynıdır duygular. çünkü o yalnız gecelerde can güvenliğin tehdit altında iken rütbe kurtarmaz hayatını yanındaki kurtarır.
-tepenizden geçen mermilerin seslerine aldırmadan en doğru hamleyi yapmaya çalışmak.
-mayına basma ve pusuya düşme tehlikesi altında, güneşin kavurucu sıcağında, sırt çantanız ve elinizdeki silahın -her adımda ağırlaştığını hissettiğinizdeki düşünceleriniz.
-pusu atmak için mevzi aldığınızda dağlara ait olduğunuzu düşünmeye başlamak.
-tepenizden geçen uçakların ışıklarını taciz ateşi sanmak.
-gecenin bir yarısı kaldırılıp çantanızı hazırlayıp terörist görüntüsü alınan yere askeri araçlarla görürülmek. sabaha kadar nöbet tutmak.
-altı saat boyunca dik bir dağı tırmanmak.
-çarşı izninizin olmaması ve yıllık izine de gönderilmemek.
-11 ayın sonunda sivil hayata geri dönünce hiç bir şeyden tat alamamak.
gibi şeylerle karşılaşmanız ve tüm bunlara rağmen ara sıra oraları özlemek. televizyondan şehit haberlerini izleyince arkadaşın şehit olmuş gibi hissetmek.
(bkz: türk gencinin korkulu rüyası)
ne demek oluyor? yani türk'üm, militarizmin şeref duyulacak bir şey olduğuna inanmıyorum, askerliğimi yapmaktan, hele ki doğuda yapmaktan elimden geldiğince kaçacağım demektir... derken aklına takılır bu insan evladının, bir metropolis şarkısı: "...savaşa gider, ölmek ister; nedir bu acele? adam biraz bekle..." diye.
askerlik türkiye de, üniversiteyi kazanamayanların ikinci mesleği, iş hayatında dikiş tutturamayanların başvuracağı bir alternatif, torpil ayarlamak için bulunan bir tanıdığın sahip olduğu statüdür. kısacası, sadece ihtiyaç zamanında akla gelir, kullanıldıktan sonra buruşturulup atılır.
doğu görevinin üzerinde bu kadar çok durulması da bu yüzdendir. ölen şehitler için sokaklara dökülüp eylemler yapan, fakat eylem bittikten sonra evine dönüp hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eden kişilerin, gördükleri vakit acımayla karışık gurur duydukları (gurur duyulan kişiye nasıl acınıyorsa artık) askerlerden elde ettikleri çıkar haline gelmiştir artık doğu hizmeti yapmak. sürekli soyut anlamlar yüklenir askerlere, şehit olmanın gururundan, vatan için ölmenin soyluluğundan bahsedilir. vatan için ne yapmak istediği bile sorulmaz. çocukluğundan beri anlamsız sistemlere tabi tutulan ve başarısız olan çocuk artık, doğu da düşmen kovalayacak bir savaş makinesidir ve tek yapacağı öldürmek ve yeri geldiğinde ölmektir.
düşünmeyen adam yetiştirenlerin, kendi çıkar politikalarına kurban gidenlere yükledikleri şehitlik mertebesinin esas anlamı, allah yolunda ölen kişi demektir. ve allah yolunda ölmek bile bir tercih meselesidir. yeterli düşünme kapasitesi olmayan bir kişiyi savaşa, ölüme zorlamak, yine aynı kişiyi bir dine zorlamaktan daha az günah olmasa gerek.
sevgilisinin, nişanlısının, kocasının başına geldiğinde her genç kızın korkulu rüyası oluverir. askerliğin nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyecekleri gibi bu durumun da nasıl bir şey olduğunu tahmin bile edemezler ki insan bilmediği şeyden korkar,asıl terörden korkar, akşamları haberleri izlemekten korkar, çalan telefondan korkar ama elinden korkmaktan başka bir şey de gelmez.
ölüm insanı her yerde bulabilir, çok büyük sıkıntı değildir de...
bir mahrumiyet, bir uzakta olma haleti ruhiyesi vardır. üstelik bu haleti ruhiye çoğu zaman sadece haleti ruhiye değildir.
ankarayı bile uçakta aktarma yaparken gören, tüm hayatı sahillerde geçmiş biri için deniz ve ondan esen rüzgar yoktur bir kere.
ben dünyanın en büyük buz pateni pistlerinden birinde, son bilmem kaç yılın en soğuk kışında bulundum. her yer buz mu, kar mı artık her ne diye adlandırabilirsek ondan. alışana kadar düşer durursunuz. acayip bir yürüme stili edinirsiniz, küçük adımlar, ayaklar yerden tamamen kesilmeden, sürterler buza. yasak olmasına rağmen orduevi beni gerer, eve çıkayım derseniz, koç gibi emir dururken, orduevi veya kışlanın yanında ev tutamayacağınıza göre, servislere kadar, o soğukta en az, 15-20 dakika yürüme zorunluluğu. garoteksler bana mısın demez, iki berenin üstüne kar maskesine rağmen kulaklarınızda korkunç acılı bir hissizlik. internete gireyim dersiniz, bağlantı kötü, kitap alayım dersiniz kitapevi yok, olanlarsa ilmihal, zart zurttan geçilmiyor, sinema yok, pastane yok, cafe yok. sokaklarda hep erkekler, resmi dairelerin açılış kapanış saatlerinde yollarda olan memureleri saymazsak tek bir kadın yok caddelerde. sivil halka karışayım derseniz, hep aynı muhabbet '' subay mısın gomutan? ''. öğretmenim derdim hep, oradan bir okul ezberlemiştim, o okulun adını verirdim daha sormalarına fırsat vermeden. bitmez çünkü kendi askerliklerinde ki asteklerle anıları. sivil itaatsizlik taraftarı, oralı, istanbul' dan fakülte arkadaşım bile gomutanım derdi, sırıtarak. gomutanını sikeyim derdim mütemadiyen, güler gene gomutanım derdi.
bir vcd, holywood film endüstrisi dayanamaz size. iki vcd eskitirsiniz. yüzlerce film, yüzlerce konser cdsi.
hemen hemen her yerde spor salonu vardır ama tsk' nın. bir müddet oraya verirsiniz kendinizi, ağırlık salonu, kapalı basketbol sahası, sauna, şok havuzu, şu bu. o da sıkar bir süre sonra, yada yaptığınız sporu tespit edip yerel yada askeri bir takıma antrenör yapmaya kalkarlar, hemen kaçarsınız tabii.
asteğmenlerin, ailelerinden, nişanlılarından, kız arkadaşlarından veya eşlerinden, çocuklarından uzakta olmaları sebepli bunalımları sıkar bir müddet sonra. muazzaf subay, astsubay kankalarınız olur bu süre zarfında, hepsi sağlam içen. orduevlerinde görevli asker abilerin, kendi aralarında tuttukları, bir haftada kim daha fazla içecek iddialı çizelgelerinde favorilere girersiniz. tamam, bilinçli bir katolik olarak karaciğerin şeytan olduğunu ve mutlaka cezalandırılması gerektiğini bilirsiniz ama sonra, o da sıkar, üzerinden yıllar geçse de 4-5 ayda bir içmenize neden olacak kadar.
durmadan düşünürsünüz, 1600 küsür rakıma yerleşip, şehir kurarken ne içmişti, bunlar diye? sonradan fark edersiniz ki kışın orada değil büyük bir kısmı zaten, metropollere akmaktalar.
taramalara, intikallere gönüllü olmaya başlanır bir süre sonra durağanlıktan.
bir de, bir ihtiyar vardı, hacı. yapılı, boyu 2 m den fazla, kalıplı ama zayıf bir adam.esnaftı, durmadan kalıbına göre adam bulamadığından dem vurur, beni gördü mü, güreş yapıp yapmadığımı sorardı. adam tek, muadili yok, el mahkum gidiyorum dükkanına. her seferinde hee desem, güreşe başlayacağız. gözlerimin içine bakıyor, el enseyle başlayacak pozisyonunu almış, hazır, nazır. yaşıtım, torun çocuklarıyla tanıştım bir kere, şikayet ettim dedelerini, güreş yapmaya kalkıyor benimle diye. ''vallah çok mahcubuz, afedersin, idare edsen gomutan'' dediler. ''bize de rahat vermiyor.''
gitmeden düşünmedim desem yalan olur ama ya ölürsem, ya sakat kalırsam soruları oradayken aklıma gelmedi. operasyonel birliklerde, alıştıkları standart ve konfordan uzak kalmak, orada bulunma nedenleri olan teröristlere karşı yer yer aşırıya kaçan bir küfür sarfiyatına neden oluyor. durmadan ölümü düşünen ve kafasına takan görmedim. işin enteresanı asker abiler buna çok saygı duyuyor, sanki ister gibiler. bir onur olarak görüyorlar. velhasılı kelam hasret ve gurbet nedenli ağır bir melankoli hakim o aylara. mecburiyet ve mahrumiyet.
cuma akşamları bayrak törenleri duygu yüklü olur. istiklal marşı boyunca selamı çakarsınız bayrağa, gözleriniz dolar baktıkça. herkes selamını çakmış, bayrağa bakıyor, size bakan yok. bakmasanız da kimse anlamaz.ama...
ama gene de hakim olamazsınız kendinize. orada olma nedeniniz dalgalanan o' dur çünkü.
törenden sonra, fark edersiniz ki,her ne kadar gülümseselerde, asker abilerin de, rütbelilerin de gözleri nemli, gözleri puslu...
söylesem tesiri yok, sussam gönlüm razı değil diye fuzulinin bir beyiti var ya. tam burada söylenmesi gerekir heralde bu sözün. aslında batıda askerliğini yapan adam'a şanslı gözüyle bakılır ki bir dereceye kadar doğrudur bu. evet hava ve iklim olayları açısından doğru olabilir ancak emir-komuta zinciri ve silsile yolu daha sert olabilir batıda ona göre. doğunun şartları kendine göredir. belli ve açıktır. ya ohal vardır ya intikal vardır şu vardır bu vardır. emir-komuta zincirinin daha yumuşak olduğu söylenir ne kadar doğrudur bilemem. ancak öyle bir soğuğu vardır ki burnunuzdaki kıllar donar. kıtır kıtır olur. hatta dışarı çıkar alışırsınız bir süre sonra. doğuda askerlik yapan her adamda intikale çıkmaz dağa çıkmaz. ancak onlarda tehlikenin içindedirler. tehlikenin farkındadırlar. reklam gibi oldu herneyse. ölmek ve öldürmek acaip bi duygu düşünülünce. insani yönden baktığımızda gerçekten hoş olmayan bir durum var karşımızda. ama aynı yönün bir de ters tarafından baktığınızda size emek verenleri hayatınızın geri kalanını düşündüğünüzde yapacak başka birşey kalmıyor geriye. olaya bir mecburiyet olarak değilde yükümlülük olarak bakılırsa veya sorumluluk olarak bakılırsa görev bilinciyle bakılırsa (bilmem daha nasıl anlatılır) olayın içeriği daha iyi anlaşılır sanırım. doğuda askerliğini yapan arkadaş evi batıdaysa allah yardımcısı olsun baya bir hasret çeker. çünkü yol uzundur. otel yoktur. yollar tehlikelidir ve insan sevdiği insanları tehlikeye atmak istemez. bu yüzdende yemin töreni yanınızda aileniz olmadan geçirilir. tabii ki bazı arkadaşlarınızın aileleri gelmiştir iç çekersiniz boğazınız düğümlenir. onların analarının babalarının ellerini öpersiniz. bundan da gurur duyarsınız. bazı arkadaşlarınız ağlar bu sırada. "ailesi gelenler aileleriyle kucaklaşabilirler"komutu geldiğinde siz mal mal etrafa bakarsınız. karşınızda ağrı dağı durur bütün ihtişamıyla. küsersiniz ona tavşan misali. ancak dünya yine eski dünyadır. siz üzülmüşsünüz kime ne? sadece yakın arkadaşlarınızla gam çeker hasret dağıtırsınız askeriyenin çayhanesinde veya gazinosunda. he bu arada sizin bu acıklı ağlamaklı halinizi gören komutanlar sinirleri bozuk askerleri görünce "geriye dön" komutu verirler ki kendisinden allah razı olsun sevinen aileleride görmüyorsunuzdur artık. ancak bilirsiniz ki şafağınız attığında siz iyot kokan şehrinize semtinize dönecek sevdiklerinizi kucaklayacaksınızdır. dağın tepesinde de yatsanız çatışmaya da girseniz aç da kalsanız bu hasret sizi ayakta tutar efendim. hani derler ya beni öldürmeyen şey beni güçlendirir diye -niçenindi galiba- öyledir işte. sonra buranın halkının durumunu görürsünüz. evler viraaaan yollar viraaaaan dağlaaaaaar taaşlar viraaaan. acırsınız üzülürsünüz. sonra efendim bitirir askerliğinizi dönersiniz. hayal gibidir herşey. acaip bişeydir bu tezkere meselesi. evin kapısına geldiğinizde koğuş kalk verilecek sanarsınız. geçtiğiniz yollar sizsiz aşınmıştır aylar boyunca. yenen yemekler sizsizdir. siz yokkende hayat devam etmiştir. ilginçtir. kapıya yaklaştığınızda asılı bir türk bayrağı görürsünüz. gözleriniz dolar. aynı sizi uğurlarkenki gibi bayrak asmışlardır kapıya. ki o bayrak rabbim nasip etti bizim kapımıza asıldı. bundan sonra kimsenin tabutuna serilmesin. bu kadar dua yeter. neyse efendim kapıyı çalarsınız annenize tekmili verirsiniz selamı çakarak. tekmili verirkene zaten herkes hıçkırıklara boğulur.hüngür hüngür ağlarsınız ondan sonra.
bir de efendim bunun şöyle bir versiyonu var ; her gece eksi 30 larda intikallerde pusulardasınızdır, kurşunlarla gerçekten arkadaş olmuşunuzdur, gece yağmur yağdıkça yüreğiniz çöker gibi olur o kara toprağa, taciz edilirsiniz kendi toprağınızda itler tarafından, işte biz ezilmiş halkların haklarını savunuyoruz -hadi lan oradan hadi leş sürüleri sizin kendi halkınızı kaç paraya amerikaya sattığınızı 6 milyar insan gördü- herneyse siyasete girmeyelim, bi de böyle psikolojik bir yönü vardır komandoların işleri çok zordur. arkadaşlarınız şehit olur zordur zor. esas askerliği onlar yapmaktadırlar. daha çetindir işleri. çok söylenen bi söz vardır hep söylenir ama ben yinede söyleyeyim. bugün çağırsalar askere bugün giderim gözümü kırpmadan.
memleketinize geldiğinizde artık sigarayı avucunuzda içersiniz ve kırtlama şekere alışmışınızdır.
iş klavyede vatan kurtarmak olunca ortalığı kasıp kavuran ırkçı faşo gençliğin yussuf yussuf eşliğinde 3 kişi olmasına neden eylemdir. biz 3 kişiydik;
yussuf, yussuf ve ben faşocan!
çarşı denilen yerin sadece iki lokanta,üç dört kafe ve birkaç internet kafe olması,
soğutayım diye dışarıya koyduğunuz kolayı 15 dakikalığına unutup muhabbete dalıp donmasına şahit olmanız,
ceza olarak eldivenlerin çıkartılması ve 2 saattir dışarıda duran tüfeği tutmanız,
akciğerleriniz donacağı için koşturulamamanız,
donan antifirizi ve yağı çözmek için başçavuşun arabasının altında tenekede ateş yaktırmanız da demektir.
(bkz: ardahan)
doğuda askerlik yapan insanın hayata bakışı ikiye ayrılmıştır artık... askerden önce askerden sonra...
üniversite yıllarında tepedeki çimenlikten diye bağırmışsındır, kuş, börtü, böcek dersin; denizler, martılar diye haykırırsın lakin orda seni toprak yollar karşılar ya da helikopterlerle gidilen sınır köyleri, 2600 m rakım, 8 ay boyunca dış dünyayla bağlantısı olmayan köyler, eskiden eğlendiren şimdi ise delirmemene yardım eden uydu internetin, laptopın, televizyonun; 7 ay boyunca çarşı yüzü görememe, bulutlara yukarıdan bakma, cep telefonunun çekmemesi, fener düşmanı bir galatasaraylı olmana rağmen deivid in inter e attığı golden sonra ağlamaklı bir şekilde haykırmaya başlaman vs. vs.
ordayken anneni özlersin. liseden eve gelip sırt çantasını kenara atıp mutfakta yemek yapan annene öpücük kondurup; sitem eden ve aynı anda da affeden bakışlarına rağmen parmaklarınla salatanın üstünden aşırmanı hatırlarsın. kız arkadaşına mesaj çekmeyi özlersin... arkadaşlarınla maç izlemeyi özlersin... üniversite kantini hatta hocalar bile gözünde tüter...
seni sorularıyla sinir eden kardeşini bile özlersin. havaalanında sarılırsın eşşek(eşek) kadar olmasına şaşırır ağlamamaya çalışırsın da sonra ya...
çok değişiktir, çok ilginçtir, adamı çok değiştirir. o zaman diliminden sonra değiştiğini farketmezsen hayatın değiştiğini düşünürsün; çocukluğunu, gençliğini özlersin... özlersin... özlersin...
birden aklıma geldi:
doğuda bir yıl askerlik yapıp da doğu uzmanı kesilmemek gerek. orada akıl erdiremeyeceğiniz bir ton iş dönüyor. doğunun dağında taşında gezip halkla diyalog bile kurmadan sayfalar dolusu yazı yazmak cahilliğin ve bilgisizliğin göstergesidir. doğuda vatani görevini yapan er, erbaş, kısa dönem, asteğmen, astsubay ve (düşük rütbeli) subaylar aslında hiç birşey görmüyorlar. onlar sadece onların görmesi istenen şeyleri görüyorlar. subaylar geceleri msn'den kız soyuyorlar. operasyonlara gittikleri ve hayatları pahasına görevlerini yaptıkları doğru ama siyasi olarak çözümlenememiş bir sorunu nöbet tutarak (savaşarak bile sayılmaz) çözmeye çalışıyorlar. ülkenin siyasi tutumu (olmayan bir tutum) yüzlerce şehit vermemize neden oluyor. insanlar akıl sağlıklarını kaybediyor.
doğuda askerlik yapmak herkes için müthiş zor ama bu zorluğu sizin nedenini bile bilmeden çekmeniz inanın çok acı.