görseller
diyalektik materyalizm 
  
belki ilginizi çeker
  1. · aydın çubukçu
  2. · hikmet kıvılcımlı
  3. · materyalizm
  4. · artı değer
  5. · diyalektik materyalizm
  6. · öznel idealizm
  7. · henri lefebvre
  8. · helin avşar a diyalektik materyalizmi anlatmak
  9. · karl marx
  10. · jean paul sartre
gündem
  1. · zongul ducks
  2. · dersim katliamı
  3. · aklidengegorecelibikavramdir
  4. · tanrıya sorulacak tek soru
  5. · disko kralı
  6. · sözlük yazarlarının hayalleri
  7. · 18 kasım 2009 fransa irlanda cumhuriyeti maçı
  8. · umut kurt
  9. · jack

diyalektik materyalizm  

  1. insanlığın sosyoekonomik evrim sürecini "tez + antitez = sentez" gibi basit bir denkleme dayandırarak itü mühendis tayfasına "ulan ben iş bulabilmek için triple integralle boğuşuyom adam dört işlemle dünya tarihini çözüyo layn!" dedirten, marx'ın hegel'in diyalektik felsefesini materyalizmle birleştirerek formüle ettiği düşünce sistemi.
    (soulforged, 04.05.2004 23:08)
  2. diyalektik materyalizm tek bir kanunla anlatılabilecek bir şey değildir. kabaca özetlemeye çalışırsak (hatam olursa affola)
    1) diyalektik doğada her şeyin birbiriyle bağlı olduğunu söyler, doğadaki hiç bir olay tek başına çevresindeki koşullar göz ardı edilerek değerlendirilemez.
    2)doğa durgun ve hareketsiz değildir. sürekli gelişme ve hareket halindedir.
    3)nitel değişimler nicel birikimlerin doğal sonucu olarak ortaya çıkar.
    4)doğadaki her şeyin yapısında iç çelişkiler vardır. karşıtların savaşımı gelişmeyi doğurur.
    tabii materyalizmin doğası gereği de düşüncenin maddeden çıktığını savunur tam tersini ise yalnış kabul eder.
    (gelecegim, 02.02.2005 10:54)
  3. hayata dair olan herşeyi yani diyalektiği materyalist bir felsefeyle açıklama çabasıdır. kısaca hayatı felsefi olarak belirli başlı dünyevi ve bilimsel koşullar altında çıklamaya çalışmaktır ki bu görüş çok insanı arkasından sürüklemiş ve halen de sürüklemektedir. bir aralar tüm dünya üzerinde de etkili olmuştur ve dünyada amerikaya tek güç olmadığını anlatabilecek bir güç oluşmasına yardımcı olmuştur.
    (aziz, 21.10.2005 23:16)
  4. (bkz: aydın çubukçu)
    (allah kızlara güvenseydi zar koymazdı, 21.10.2005 23:33)
  5. diyalektik materyalizm

    john pickard


    marksizmin yöntemini tartışırken, işçi hareketi içindeki eylemlerimize, katıldığımız tartışmalarda ileri sürdüğümüz argümanlara ve yazdığımız makalelere temel oluşturan fikirleri ele almaktayız.

    genel olarak marksizmin üç ana kaynaktan biçimlendiği kabul edilir. kaynaklardan biri, marx’ın, fransız politikasına, özellikle de fransa’daki 1790’ların burjuva devrimi ve onu takip eden 19. yüzyılın ilk dönemlerinin sınıf mücadelesine ilişkin analizini geliştirmesidir. marksizmin kaynaklarından bir diğeri “ingiliz ekonomi politiği” denilen şeydir, yani marx’ın ingiltere’de geliştiği şekliyle kapitalist sistemi analiz etmesidir. marksizmin aynı zamanda tarihsel olarak başlangıç noktası olan diğer kaynağının da “alman felsefesi” olduğu söylenir ve benim burada üzerinde durmak istediğim de onun bu yönüdür.

    öncelikle söylemeliyiz ki, marksizmin temeli materyalizmdir. yani marksizm tüm gerçekliğin özünün madde olduğu, bilincin maddeyi değil maddenin bilinci yarattığı fikrinden hareket eder.

    başka bir deyişle, düşünce ve düşünce kaynaklı olduğu söylenen herşey –sanatsal fikirler, bilimsel fikirler, hukuka, politikaya, ahlâka, vs. ilişkin fikirler– tüm bunlar gerçekte maddi dünyadan kaynaklanmaktadır. “bilinç”, yani düşünce ve düşünce süreçleri, beynin bir ürünüdür; ve beynin kendisi de, dolayısıyla fikirler de, canlı maddenin gelişmesinin belli bir aşamasında ortaya çıkmıştır. yani o da maddi dünyanın bir ürünüdür.

    dolayısıyla insan bilincinin ve toplumunun gerçek doğasını anlamak için, marx’ın da ortaya koyduğu gibi mesele “insanların söylediklerinden, hayal ettiklerinden, tasavvur ettiklerinden … değil, gerçek ve faal insandan hareket edip, gerçek yaşam süreçlerini temel alarak bunların ideolojik yansımalarının ve yankılarının gelişimini göstermek suretiyle elle tutulur canlı insana varmaktır. insan zihninde oluşan inanılmaz hayaller bile ampirik olarak gösterilebilen ve maddi temellere dayanan maddi yaşam süreçlerinin doğurduğu imgeler olmak durumundadır. böylelikle, ahlâk, din, metafizik ve her çeşit ideoloji ve de bunlara tekabül eden bilinç şekilleri bağımsız görünümlerini kaybederler. bunların tarihleri yoktur, gelişimleri yoktur; ancak insanlar maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini geliştirerek kendi öz gerçeklikleriyle birlikte, düşüncelerini ve düşüncelerinin ürünlerini değiştirirler. yaşamı belirleyen bilinç değildir; bilinci belirleyen yaşamdır. birinci yöntemde hareket noktası, yaşayan birey olarak görülen bilinçtir; gerçek yaşama uygun düşen ikinci yöntemde ise, bu hareket noktası bizzat gerçek yaşayan bireylerdir, ve bilinç sadece onların bilinci olarak ele alınır.” (alman ideolojisi, birinci bölüm)

    dolayısıyla bir materyalist sadece fikirler için değil, maddi olguların kendileri için de açıklama arar ve tanrılar ve benzeri doğaötesi müdahale odaklarına değil maddi sebeplere bakar. bu marksizmin çok önemli bir yönü olup, onu kapitalist toplumda yerleşmiş bulunan diğer düşünme yöntemlerinden ve mantıklardan ayırır.

    17. ve 18. yüzyıllarda avrupa ülkelerinde bilimsel düşüncenin gelişimi gerçekten de çelişkili bir nitelik sergiledi ve bu hâlâ burjuva teorisyenlerin tipik yaklaşım biçimidir. bir yandan materyalist yönteme doğru bir gelişme vardı. bilimciler nedenleri arıyordu. doğal olgulara tanrı takdiri mucizeler olarak bakmakla yetinmiyor, onlara bir açıklama arıyorlardı. ama aynı zamanda bu bilimcilerin henüz tutarlı veya üzerinde çalışılmış bir materyalist anlayışları yoktu; genellikle de doğal olgulara getirdikleri açıklamaların ardında, zincirin sonunda tanrının elini işbaşında görüyorlardı.

    böyle bir yaklaşım, içinde yaşadığımız maddi dünyanın temelde kendi dışındaki güçlerce belirlendiğini ve gerçek dünyadan bağımsız varolabildikleri için bilincin veya fikirlerin önde geldiğini kabul etmek veya en azından buna açık kapı bırakmak anlamına gelir. materyalizmin felsefi karşıtı olan bu anlayışa “idealizm” diyoruz.

    bu yaklaşıma göre insanlığın ve toplumun –ve de sanatın, bilimin, vs.– gelişimini belirleyen maddi süreçler değil fikirlerin gelişimi, insan düşüncesinin mükemmelleşmesi veya yozlaşmasıdır. ve bu genel yaklaşımın, itiraf edilsin ya da edilmesin, kapitalizmin her türlü felsefesini kapsaması tesadüf değildir.

    burjuva filozoflar ve tarihçiler genel olarak varolan sistemi veri alırlar. kapitalizmin, yeni ve daha üstün bir sisteme yerini bırakması mümkün olmayan nihai ve tam bir sistem olduğunu kabul ederler. ve tüm geçmiş tarihi, zavallı fanilerin kapitalizmin gerçekleştirdiğine ya da gerçekleştirebileceğine inandıkları bir tür “mükemmel topluma” ulaşma gayretleri olarak sunarlar.

    bu yüzden, geçmişin hatta bugünün en büyük burjuva bilimcilerinin ve düşünürlerinin eserlerine baktığımızda materyalist ve idealist fikirleri nasıl kafalarında karmakarışık ettiklerini görebiliriz. örneğin mekaniğin yasalarını ve gezegenlerle gök cisimlerinin hareket yasalarını incelemiş olan ısaac newton, bu hareketlerin zihin veya düşünceyle belirlendiğini düşünmüyordu. ama tüm maddeye bir ilk itiş verildiğini, bu ilk itkinin de bir tür doğaüstü güç tarafından, tanrı tarafından verildiğine inanıyordu.

    aynı şekilde, bugün birçok biyolog için bitki ve hayvan türlerinin bir türden diğerine evrildiğini ve insanoğlunun kendisinin de önceki türlerin gelişiminden ibaret olduğunu kabul etmek kolaydır. ama yine de bunların pek çoğu, insan aklıyla hayvan aklı arasında, ölümden sonra insan vücudunu terk eden “ebedi ruh”tan ibaret bir fark olduğu fikrine sıkı sıkıya sarılırlar. en yetenekli bilimcilerden bazıları dahi bilimsel olarak gerçekten geri olan ve bilimden ziyade büyü ve batıl inanca yakın duran bu tür idealist fikirlerle materyalist yöntemi harmanlamış durumdadır.

    bu yüzden marksizm, her türlü idealizmle kökten bir kopuşu ve onun yerine gerçekten olup bitenin materyalist bir kavrayışını temsil eder. bu anlamda materyalizm, marksizmin temel hareket noktalarından birini oluşturur. diğer temel kalkış noktası da diyalektiktir.
    diyalektik

    diyalektik kısaca hareketin mantığı veya hareket içindeki eylemciler için sağduyu mantığıdır. hepimiz biliriz ki nesneler hareketsiz kalmazlar, değişirler. ama diyalektikle çelişkili olan ve kapitalist toplumun bağrına gömülü “formel mantık” adlı bir başka mantık daha vardır. belki de bu yöntemin içeriğini tarif etmekle başlamak gerekli.

    formel mantık “özdeşlik yasası”na (“a” eşittir “a”), yani şeylerin kendilerine eşit olduğuna ve birbiriyle belirli ilişkiler içinde olduğu düşüncesine dayanır. özdeşlik yasasından temel olarak türemiş diğer yasalar da vardır; örneğin “a” “a”ya eşitse, “b”ye veya “c”ye eşit olamaz.

    görünüşte bu düşünce yöntemi sağduyuya uygun gelebilir. aslına bakılırsa bilimin gelişmesinde ve bugünkü toplumu yaratmış olan sanayi devriminde çok önemli bir alet, çok önemli bir araç olmuştur. örneğin matematiğin gelişimi ve temel aritmetik formel mantığa dayanmaktadır. formel mantığı kullanmadan bir çocuğa çarpım tablosu veya toplamayı öğretemezdiniz. bir bir daha iki eder, üç etmez. aynı şekilde, formel mantığın yöntemi mekaniğin, kimyanın, biyolojinin vs. gelişimine temel oluşturmuştur.

    örneğin 18. yüzyılda iskandinav biyolog linnaeus, bilinen tüm bitki ve hayvanlar için bir sınıflandırma sistemi geliştirdi. linnaeus tüm canlıları sınıflara, takımlara, familyalara ayırdı, buna göre insan, primatlar takımında, hominidler familyasında, homo cinsinde yer almakta, ve homo sapiens türünü temsil etmektedir.

    sınıflandırma sistemi biyolojide çok önemli bir ileri adımı simgelemiştir. ilk defa bitki ve hayvanların gerçek anlamda sistematik incelemesini ve hayvan ve bitki türlerini karşılaştırmayı mümkün kıldı. ama formel mantığa dayanmaktaydı. homo sapiens’in homo sapiens’e eş olduğuna; muska domestica’nın (adi ev sineği) muska domestica’ya eş olduğuna; solucanın solucana eş olduğu düşüncesine dayanmaktaydı. başka bir deyişle sabit ve katı bir sistemdi bu. bu sisteme göre bir türün başka bir şeye eşit olması mümkün değildi; aksi takdirde bu sınıflandırma sistemi tamamen çökerdi.

    aynı durum dalton’un atom teorisinin büyük bir atılım yarattığı kimya için de geçerlidir. dalton’un teorisi maddenin atomlardan oluştuğu ve her bir tip atomun sadece kendisine benzediği –yani şekil ve ağırlık yönünden sadece o elemente özgü olup diğer hiçbirinde bulunmadığı– fikrine dayanıyordu.

    dalton’dan sonra yine katı formel mantığa dayalı az çok katı bir element sınıflaması yapılarak bir hidrojen atomunun hidrojen atomu, karbon atomunun karbon atomu vs. olduğu ileri sürüldü. ve eğer herhangi bir atom başka bir şey olabilseydi, modern kimyanın temeli olan bu sınıflandırma sistemi tamamen çökerdi.

    artık formel mantığın yönteminin birtakım sınırları olduğunu görmek önemlidir. formel mantık gündelik hayatta yararlı bir yöntemdir ve nesneleri tanımlamada faydalı kestirimler yapmamızı sağlar. örneğin, linnaeus sistemi hâlâ biyologlar için faydalıdır, ama özellikle charles darwin’in çalışmalarının ardından bu sistemin zayıf yönlerini görebiliyoruz.

    darwin, örneğin linnaeus sisteminde ayrı türler olarak ayrı isimler verilen bazı bitkilerin gerçekte birbirine çok benzediğine dikkat çekti. aynı şekilde, aynı isim altında bulunan ve aynı bitkinin varyasyonları olduğu ileri sürülen diğer bazı bitkiler de birbirinden çok farklıydı.

    yani charles darwin’in zamanında bile linnaeus sistemine bakıp “bir yerlerde bir sakatlık var” demek mümkündü. ve tabii ki, darwin’in kendi eseri ilk defa bir türden başka bir türe geçmenin mümkün olduğunu söyleyen evrim teorisi için sistematik bir temel oluşturdu.

    ve bu linnaeus sisteminde büyük bir boşluk doğurdu. darwin’den önce gezegenimizin üzerindeki tür sayısının tamı tamına tanrının ilk altı günde yarattığı tür sayısına –tabii nuh tufanında telef olanlar hariç– eşit olduğuna ve bu türlerin bin yıllar boyu değişmeden kaldığına inanılıyordu. ama darwin değişen türler fikrini üretti ve böylece sınıflandırma yöntemi kaçınılmaz olarak değiştirilmek zorunda kalındı.

    biyoloji alanında gerçekleşenler kimya alanı için de aynen geçerlidir. 19. yüzyılın son döneminde kimyagerler bir atomik elementin diğerine dönüşebileceğini fark ettiler. başka bir deyişle, atomlar tamamen farklı ve kendine özgü varlıklar değildi. bugün pek çok atomun, pek çok kimyasal elementin kararsız olduğunu biliyoruz. örneğin, uranyum ve diğer radyoaktif atomlar zaman içinde bölünerek tamamen farklı kimyasal özelliklere ve atom ağırlıklarına sahip tamamen farklı atomlar ortaya çıkarırlar.

    öyleyse bizzat bilimin gelişimiyle formel mantığın yıkılmaya başladığını görebiliriz. ama bu olgusal buluşlardan sonuç çıkaran ve gerek doğada gerek de toplumda mutlak veya sabit kategoriler olmadığını ortaya koyan diyalektik yöntemdir.

    formel mantıkçı “a” “a”ya eşittir derken, diyalektikçi “a”nın “a”ya her zaman eşit olmadığını söyler veya troçki’nin yazılarında kullandığı bir örneği alırsak, bir kilo şeker, başka bir kilo şekere eşit değildir. eğer bakkaldan şeker alacaksak eşitlik varsayımı işe yarar, ama dikkatle bakarsak, bunun gerçekte yanlış olduğunu görürüz.

    öyleyse şeylerin, hayatın ve toplumun sürekli hareket ve değişim halinde olduğunu dikkate alan bir kavrayış biçimine ve mantığa ihtiyacımız var. ve bu mantık şekli şüphesiz diyalektiktir.

    ama öte yandan diyalektiğin evrene düzenli ve tedrici bir değişim süreci atfettiğini düşünmek hatalı olur. diyalektiğin yasaları –burada bir uyarı gerekli: bu kavramlar gerçekte olduklarından daha korkutucu geliyor kulağa– değişim süreçlerinin gerçekte nasıl işlediğini tarif eder.
    nicelikten niteliğe

    başlangıç olarak “niceliğin niteliğe dönüşümü yasası”nı ele alalım. bu yasa değişim süreçlerinin –evrendeki hareketin– tedrici ve düzenli olmadığını söyler. görece tedrici ve küçük değişimlerin yaşandığı dönemlerle devâsa değişimlerin –nicel olarak değil ancak nitel olarak ölçülebilecek değişimler– yaşandığı dönemler.

    yine doğa bilimlerinden bir örnek verecek olursak, suyun ısınmasını ele alabiliriz. suya ısı verdikçe gerçekleşen değişimi sıcaklık derecesi cinsinden tam olarak ölçebilirsiniz (“nicelik”). diyelim 10°c’den (çeşme suyu sıcaklığı) yaklaşık 98°c’ye kadar değişim nicel olacaktır; yani daha sıcak olmasına rağmen su, su olarak kalacaktır.

    ama o andan sonra sudaki değişimin nitel hale geldiği ve suyun buhara dönüştüğü bir nokta gelir. 98 dereceden 102 dereceye ısıtılırken suda meydana gelen değişimi nicel olarak tanımlayamazsınız. nicel değişimin birikimi (gittikçe daha çok ısıtmak) sonucu nitel bir değişimin (sudan buhara) oluştuğunu söylememiz gerek.

    işte niceliğin niteliğe dönüşümünden bahsederken marx ve engels’in kastettiği de buydu. aynı şey türlerin gelişiminde de görülebilir. her bir tür içinde her zaman çok büyük çeşitlilik görülür. bu odaya bir göz atarsak homo sapiens’deki çeşitliliği görebiliriz. bu çeşitlilik nicel olarak örneğin boy, ağırlık, deri rengi, burun uzunluğu, vs. cinsinden ölçülebilir.

    ama eğer çevre değişimlerinin etkisiyle evrimsel dönüşüm bir noktaya varırsa bu nicel değişimler nitel değişime yol açabilir. başka bir deyişle, artık hayvan ve bitkideki söz konusu değişimi sadece nicel ayrıntılar açısından tanımlayamazsınız. artık birbirinden nitel olarak farklı türler söz konusudur.

    örneğin, bir tür olarak bizler şempanze ve gorillerden nitel olarak farklıyız; onlar da diğer memeli türlerinden nitel olarak farklılar. ve bu nitel farklılıklar, bu evrim sıçramaları, geçmişteki nicel değişimlerin ürünüdür.

    marksizmin düşüncesine göre, ani değişim dönemlerinin arasına serpiştirilmiş tedrici değişim dönemleri her zaman olacaktır. gebelik döneminde tedrici bir gelişim dönemi görülür, sonunda ise son derece hızlı bir gelişim dönemi. aynı durum toplumun gelişiminde de geçerlidir. marksistler sık sık bu gebelik benzetmesini savaşların devrimlere dönüşümünü tarif etmek için kullanmışlardır. bunlar toplumsal gelişme içinde nitel sıçramaları temsil ederler; ama onlar da toplumdaki nicel çelişkilerin birikimiyle ortaya çıkmışlardır.
    yadsımanın yadsınması

    diyalektiğin ikinci yasası da “yadsımanın yadsınması yasası”dır; ve yine kulağa gerçekte olduğundan daha karmaşık gelmektedir. burada “yadsıma” sadece bir şeyin yok olması, başka bir şeye dönüşerek ölmesi anlamına gelir.

    örneğin insanlık tarihinin ilk dönemlerinde sınıflı toplumun gelişmesi, daha önceki sınıfsız toplumun yadsınmasını temsil ediyordu. ve gelecekte komünizmin gelişimiyle birlikte, bugünkü sınıflı toplumun yadsınması demek olan başka bir sınıfsız toplum göreceğiz.

    yani yadsımanın yadsınması yasası yalnızca bir sistemin doğarken başka bir sistemi yok olmaya ittiğini söyler. ama bu yeni sistemin kalıcı veya değişmez olduğu anlamına gelmez. o da toplumda daha sonra görülecek gelişme ve değişim süreçleri sonucunda yadsınır. nasıl sınıflı toplum sınıfsız toplumun yadsınmasıysa, komünist toplum da sınıflı toplumun yadsınması olacaktır: yadsımanın yadsınması.

    diyalektiğin bir başka kavramı da “zıtların iç içe geçmesi” yasasıdır. bu yasa, değişim süreçlerinin çelişkiler sayesinde, tüm doğal ve toplumsal süreçlerin içinde gömülü olan farklı unsurlar arasındaki çatışmalar sayesinde ortaya çıktığını söyler.

    zıtların iç içe geçmesine doğa biliminden en iyi örnek belki de “kuantum teorisi”dir. bu teori enerjinin ikili bir karakter göstermesi üzerine kuruludur; bazı deneylere göre enerji dalgalar halinde vardır, tıpkı elektromanyetik enerjide olduğu gibi. ama diğer bazı durumlarda, enerji kendini parçacıklar halinde açığa çıkarır. başka bir deyişle, bilimciler arasında genellikle kabul gördüğü gibi, madde ve enerji aynı anda iki farklı biçimde –bir taraftan gözle görülemeyen bir dalga, diğer taraftan içinde belirli bir enerji “kuantumu” (miktar) taşıyan bir parçacık– varolabilir.

    dolayısıyla modern fizikteki kuantum teorisinin temeli çelişkidir. ama bilim alanında bilinen daha birçok çelişki mevcuttur. örneğin elektromanyetik enerji pozitif ve negatif kuvvetlerin birbiri üzerindeki etkisi aracılığıyla harekete geçer. manyetizma bir kuzey kutbunun bir de güney kutbunun varoluşuna bağlıdır. bu ikisi tek başlarına varolamazlar. tam da çelişkili kuvvetlerin bir ve aynı sistem içerisinde bir bütün halinde bulunmaları nedeniyle vardırlar ve işlerler.

    benzer biçimde bugün her toplum bir sistem içinde bütünleşmiş çelişkili unsurlar taşımaktadır ve bu da herhangi bir toplumun, herhangi bir ülkenin istikrarlı ve değişmeden kalmasını imkânsız kılmaktadır. formel mantığın tersine diyalektik yöntem bu çelişkileri ortaya döküp yaşanan değişimin temeline inmek üzere bizi eğitir.

    marksistler her toplumsal sürecin içinde çelişkili unsurlar olduğunu söylemekten çekinmezler. tam tersine, asıl bu süreç içindeki çıkar çatışmalarının tanınıp anlaşılması sayesinde, değişimin muhtemel doğrultusunu ve bu durumda işçi sınıfının bakış açısına göre çaba harcamak için gerekli ve mümkün hedef ve amaçları saptayabiliriz.

    beri yandan marksizm formel mantığı toptan terk etmez. ama toplumsal gelişmeleri anlamak bakımından formel mantığın ancak tâli bir rol oynaması gerektiği görülmelidir.

    hepimiz gündelik ihtiyaçlarımız için formel mantığı kullanırız. bu mantık, gündelik işlerimizi yürütmek ve iletişim kurmak için gerekli kestirimleri yapmamızı sağlar. formel mantıktan yararlanmadan, bir eşittir bir yaklaşımını kullanmadan normal bir yaşam süremezdik.

    ama öte yandan formel mantığın sınırlarını da görmemiz gerekir, ki bunlar süreçleri daha derinlemesine ve ayrıntılı incelediğimizde ve toplumsal ve politik süreçleri daha yakından gözlediğimizde bilimde aşikâr hale gelen sınırlardır.

    diyalektik, bilimciler arasında nadiren kabul görür. bazı bilimciler diyalektikçidir, ama çoğunluğu bugün bile materyalist bir yaklaşımı her türlü formel ve idealist fikirle harmanlamaktadır.

    doğa bilimlerinde durum bu olduğuna göre, sosyal bilimler söz konusu olduğunda haydi haydi böyledir. bunun sebepleri son derece açıktır. toplumu ve toplumsal süreçleri bilimsel bakış açısından incelemeye çalışırsanız, kapitalist sistemin çelişkileriyle ve toplumun sosyalist dönüşümü ihtiyacıyla karşı karşıya kalmak kaçınılmazdır.

    öğrenme ve araştırma merkezleri olduğu varsayılan üniversiteler, kapitalizmde egemen sınıf ve devletten bağımsız olmaktan uzaktırlar. bu nedenledir ki, doğa bilimlerinin diyalektik materyalizme meyleden bir bilimsel yöntemi hâlâ söz konusu olabilmektedir; ama iş sosyal bilimlere gelince, kolej ve üniversitelerde formalizmin ve idealizmin en berbatını bulursunuz.

    bu durum yüksek maaşlı profesör ve akademisyenlerin yerleşik çıkarlarından bağımsız değildir. toplumdaki ayrıcalıklı konumlarının, öğretmekle yükümlü oldukları şeyler üzerinde etki ve yansımaları olması kaçınılmaz ve açıktır. kendi görüşleri ve önyargıları, öğrencilerine ve benzer şekilde tüm okullara taşıdıkları “bilgi”ye nüfuz eder.

    bilhassa burjuva tarihçiler, tüm sosyal bilimciler arasında en sığ görüşlü olanlardır. tarihin dün sona erdiğini hayal eden burjuva tarihçilerin örneklerini kaç kez gördük! içinde bulunduğumuz ingiltere’de, 17. 18. ve 19. yüzyıllar söz konusu olunca, ingiliz emperyalizminin dehşetini; köle ticaretine bulaştığını; sömürge halklarının kanla bastırılmasından sorumlu olduğunu; aynı zamanda kadın ve çocuklar da dahil ingiliz işçilerinin kömür madenlerinde, pamuk fabrikalarında, vs. en kötü sömürüye maruz kalmasından sorumlu olduğunu kabul ediyormuş görünürler.

    tüm bu kötülükleri kabul ederler; ama ancak düne kadar. iş bugüne gelince, ingiliz emperyalizmi birden demokratik ve ilerici kesilir.

    bu tümüyle tek yanlı, tümüyle çarpık bir tarih görüşüdür ve marksist yöntemin tam tersidir. marx ve engels’in tutumu, toplumsal süreçlere aynı doğaya baktıkları gibi diyalektik açıdan –gerçekten vuku bulan süreçler açısından– bakmaktı.

    işçi hareketi içindeki günlük tartışma ve münakaşalarda sık sık formalist insanlarla karşı karşıya geliriz. soldaki birçok insan dahi olaylara, hareket doğrultusunu anlamadan, tamamen katı ve formel biçimde bakmaktadır.

    işçi hareketinin sağ kanadı ve sol kanadın bir kısmı marksist teorinin bir dogma olduğuna, “teori”nin eylemcinin sırtındaki 300 kiloluk yüke benzediğine ve bu yükten ne kadar çabuk kurtulunursa o kadar aktif ve etkili olunabileceğine inanmaktadır.

    ama bu, marksist teorinin tüm doğasının kökten yanlış anlaşılmasıdır. aslına bakacak olursak marksizm dogmanın tam zıddı olup, tam da etrafımızda gerçekleşen değişim süreçleriyle başa çıkmanın yöntemidir.

    hiçbir şey sabit değildir ve hiçbir şey olduğu yerde durmaz. formalistler, toplumu donuk bir fotoğraf gibi görürler ve şeylerin neden ve nasıl değiştiğini anlamadıkları için karşılaştıkları durumlardan korkabilirler. bu türden bir yaklaşımın, değişimin kaçınılmazlığını anlamadan şeyleri oldukları gibi kabul eden dogmatik bir kavrayışa yol açması kolaydır.

    bu yüzden marksist teori, işçi hareketi içindeki her türlü eylem için çok temel bir araçtır. olayların gelişim yönüne kendimizi odaklamak için sınıf mücadelesi içindeki çelişkili güçlere karşı sürekli dikkatli olmalıyız.

    elbette kendimizi kapitalist toplumda egemen olan düşünce çerçevesinden kurtarıp marksist yöntemi benimsemek her zaman kolay olmuyor. marx’ın dediği gibi bilime giden kestirme bir yol yoktur. yeni politik fikirlerle boğuşurken bazen zor yolu denemek zorundasınızdır.

    ama marksist teorinin tartışılması ve incelenmesi, kesinlikle her eylemcinin gelişiminin esaslı bir parçasıdır. öncü işçileri mücadelenin tüm karmaşası içinde bir pusula ve harita ile donatan yalnızca bu teori olacaktır. eylemci olmak her zaman iyi bir şeydir. ama içine girdiğimiz süreçleri bilinçle kavramaksızın, pusula ve haritası olmayan bir kaşiften daha etkili olamazsınız.

    ve eğer bilimin yardımı olmadan keşif yapmaya kalkarsanız, ne kadar enerji dolu olursanız olun, yıllar boyu pek çok eylemcinin maalesef yaptığı gibi, er ya da geç bir uçuruma veya bataklığa düşüp yok olursunuz.

    bir pusula ve haritanız varsa yönünüzü tayin edebilirsiniz. belli bir anda nerede olduğunuzu, nereye gittiğinizi ve nerede olacağınızı saptayabilirsiniz. işte marksist teoriye vâkıf olmamızı gerektiren temel neden de budur. işçi hareketi içindeki eylemlerimiz söz konusu olduğunda, marksist teori bize kesinlikle paha biçilmez bir eylem kılavuzu sunar.

    [bu yazı, diyalektik materyalizmin temel noktalarının kısa bir özetidir ve troçki’nin materyalist diyalektiğin abc’sine ek olarak 1994 yılında kaleme alınmıştır.]
    (squadron, 16.12.2005 17:19)
  6. "...

    düşünce ile varlığın ilişkisi şudur: varlığı da düşünceyi de kavrayan şey gene düşüncedir. etrafımızda bir doğa olduğunu; bir toplum bulunduğunu bize bildiren ve kavratan şey düşüncemizdir. buna, varlığı kavramak deriz. fakat o varlıktan ayrı bir düşüncemiz bulunduğunu ve bu düşüncenin de kendine özgü bir takım kanunlara uyarak yürüdüğünü keza bize bildiren ve kavratan da gene düşüncedir. buna da düşünceyi kavramak denir. şu halde, düşünce kavramı kuruntuya dayanan birşey değil; varlık gibi, tek insan ruhunun dışında kabul edilebilecek, yani objektif birşeydir.

    bu itibarla düşünce denilen iç dünyamız, varlık denilen dış dünyanın içinde varlığın bir parçası demektir. fakat, düşünce olmasa varlığı kavramamıza imkan yoktur. yani düşünce ile varlık arasında karşılıklı ve sıkı bir ilişki vardır. aslında düşünce ile varlığı kavramamızı mümkün kılan şey ancak bu ilişkidir.

    düşünce ve varlığın ortak yönü şudur: varlık dediğimiz dış dünya, düşüncemizden nefsimizden hariç, objektif bir varlıktır diyoruz. ama düşüncemiz olmasa varlığı kavrayamayacağımızı söylerken de, varlığın düşüncemize, nefsimize dahil, sübjektif bir kavranışı olduğunu bildirmiş oluruz. keza düşüncenin de bizim düşüncemize, nefsimize ait, sübjektif birşey olmasına rağmen, varlık içinde ayrı bir varlık halinde bulunması, düşüncenin aynı zamanda objektif bir şey olduğunu bildirmiş olur. görülüyor ki, gerek varlık, gerekse düşüncemiz aynı zamanda hem objektif, hem de sübjektiftir. düşünce ve varlık, aynı zamanda hem tek insana göre, nefsimize nazaran vardır: (sübjektif). hem de tek insanın dışında, nefsimizden hariç olmak üzere vardır: (objektif). işte aralarındaki birinci ortak nokta, her ikisinin de hem objektif, hem de sübjektif olmak suretiyle içli dışlı, birbirine girift bulunmasıdır.

    bu sıkı bağ, ortaklık nedendir? gerek varlığın, gerekse düşüncenin aynı özden gelmelerindendir. varlıkla düşüncede ortak olan öz nedir? her ikisinin de değişme ve hareket halinde bulunmaları ve bu hareketi belli bir takım kanunlara göre yapmalarıdır. hareket, en geniş anlamıyla varlığın da düşüncenin de özüdür, aslı ve esasıdır. hareketin en genel kanunlarını gözden geçirmek düşüncenin de, varlığın da kanunları hakkında genel bir fikir edinmek olur.

    şu halde diyalektik, düşünce ve varlık ayırt etmeksizin, evrenin en genel hareket kanunlarını inceleyen bir bilimdir. bilimdir diyoruz, doğrusu da budur. diyalektik, gerçekten var olan hareketin kanunlarını olduğu gibi inceler... böyle bir incelemeye felsefe adı verilemez. felsefe, bilimlerin dışında, bilimlerin bulamadığı hakikatleri uydurmakla uğraşır. diyalektiğin uydurduğu hiçbir şey yoktur. o gözlem ile kavranılan hareket kanunlarını gösterir. şu halde bütün öteki bilimler gibi, gözleme, deneye, olan bitene dayanan bir bilimdir. jeoloji nasıl yeryüzünün hareket kanunlarını, sosyoloji de nasıl toplumun hareket kanunlarını tespit ederse, diyalektik de öylece, düşünce ile varlığın genel hareket kanunlarını tespit eder. sosyolojiye nasıl «toplum felsefesi» veya «tarih felsefesi» demek saçma ise, diyalektiğe de "varlık felsefesi" veya «düşünce felsefesi» demek o kadar yersizdir.

    ..."

    hikmet kıvılcımlı'nın diyalektik materyalizm eserinden alıntıdır.
    (mühendis pervane, 20.07.2007 02:03)
  7. marksizmin asıl ve en özgün yanıdır.

    ne doğa ne de toplum, anlaşılmaz bir kaos değil; gerçekliğin bütün görünüşleri, zorunlu ve karşılıklı bağlarla birbirine bağlı; her şey bir bütünün içindedir. bir şeyi, o bütünlükten kopararak anlamak mümkün değildir, diyalektiği de aykırıdır.

    ikinci olarak, doğada ve toplumda her şey "evrensel bir değişim" ve "sürekli bir gelişme" halindedir. gerçekliği, görünüşlerinden birine indirgemek; süreci, sürecin bir anı olarak; geleceği düşünmeden geçmişe takılıp kalmak, diyalektiğe aykırıdır.

    üçüncü olarak, doğada ve toplumda, değişmeler bir yerde gelip nitel olur. böylesi bir değişim, nicel değişikliklerle hazılanır. örneğin, toplumda bir nitel değişiklik olan "devrim", zorunlu bir evrimin ürünüdür. evrime inanmamak diyalektiğe ne kadar aykırı ise, devrime inanmamak da öyle. evrimi göz ardı ederek devrime inanmak da, maceracılık ile eş anlamlıdır.

    dördüncü olarak, değişime götüren, "çelişmelerin mücadelesi"dir. bu çelişmeler içseldir, yeniliğe yol açar ve bir bütünün içinde başka çelişmelerle bir arada bulunur. toplumlara çelişmesiz gerçeklikler olarak bakmak diyalektiğe aykırıdır. o çelişmeler içinde, en önde gelen de sınıfsal çelişmelerdir. çağdaş kapitalist toplum, sermaye ile emeğin, burjuvazi ile işçi sınıfının çelişmesini yaşamaktadır. bu çelişmenin gün gelip bir nitel değişmeye, yani devrime dönüşmesi kaçınılmazdır. sosyalizm, giderek komünizm, zorunlu bir gelişmenin uğrak noktalarıdırlar. komünizme varmakla da gelişme sona erecek, tarih duracak değildir; son bulacak olan, tarihin geçmişte sömürü üzerine kurulu evresidir.

    yoksa ne gelişme durur, ne tarih biter...
    (nino quincampoix, 01.10.2007 09:22)
  8. karl marx vs georg wilhelm friedrich hegel
    (lahana çorbası, 23.07.2008 21:09 ~ 21:09)
  9. diyalektik materyalizmin özü herşeyin kendi zıttını yaratmasi fikridir. yani tarih kendi icinde iki kutuplu bir sekilde gelisir.. örnekler üzerinden hareket edilecek olursa tarihte bir degisme direnenler diyebilecegimiz tutucu kesim bir de degisimi yaratmak isteyen kesim oldugunu düsünelim..
    tutucular=(bkz: tez)
    degisimciler:(bkz: anti tez)
    bu ikisi tarih boyunca mücadele icerisinde olmuslardir. ve son tahlilde her ikisinin mücadelesinden sentez denebilecek, ortaya karisik bir sey cikar. bir süre sonra bu sentez benimsenerek tez e dönüşür ve kendi antitezini yaratır. böyle bir iliski söz konusudur.

    bu diyalektik mantığı gerçekten dünyayı anlamada çok anlamlı ve özellikle tarihsel olayları ve tarihin gelişimi sürecini kendi içerisinde gayet tutarlı bir sekilde anlatmaktadır. çünkü tarih hep değişime direnenlerle değişmek isteyenlerin mücadelesi şeklinde geçmiştir.

    ayrıca herkes diyalektigi marx'a atfederken marx eserlerinde bunu idealist hegel'den esinlendiğini ve hegel'in diyalektik anlayışını kendi anlayışıyla dönüştürerek bunu materyalist bir öğeye dönüştürdügünü dile getirir.
    marx, en onemli eseri olan das kapitalde bu konuyla ilgili sunlari yazar..

    "benim diyalektik yöntemim, hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. hegel için insan beyninin yaşam-süreci, yani düşünme süreci ;hegel bunu "fikir" ("idea") adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür; gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca "fikir"in dışsal ve görüngüsel (phenomenal) biçimidir. benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir." (das kapital, almanca ikinci baskıya önsöz).

    materyalizm olgusuna gelince, temel anlamı ile maddecilik denebilir.yani olaylarin oluş seklini doğaüstü yada metafizik oğelerle açıklamak yerine doğrudan elle tutulabilir gözle görülebilir bir mantık ile açiklama düşüncesidir.

    her ikisi birlesince teori olarak soyle bir sonuc cikmaktadir:

    diyalektiğin değişimci teorisi ile materyalizmin maddeci açıklaması birleştirilmek istenmiştir. buradan da bilginin, düşüncenin, doğanın ve toplumun açıklanmasında başka tür bir teorik modellemeye gidilmiştir. buna göre sürekli bir değişkenlik içindeki madde bu değişkenliği ile birlikte bilinebilmekte, ve bilgi bu süreçlerin akışı içinde maddi gerçekliğe her gecen gün daha çok yaklaşmaktadır. dolayısıyla tek ve biricik olan gerçeğin, biricik yöntemi ve teorisi de diyalektik materyalizmdir. diyalektik materyalizmin bu noktada hem bir yöntem hem de teori niteliğini kazanır.
    (asayisberkendal, 14.01.2009 10:57)
  10. diyalektik materyalist doğa anlayışına göre, varlığın özü değişimdir/harekettir. hareketin, dolayısı ile varlığın işleyişi ise belirlidir; her şey değişimdir, her şey değişir, her değişim her şeyi ve her değişimi etkiler, her şey bir tek değişimi ve şeyi etkiler, tüm bu değişimler/şeyler bütünü ise evrendir.

    tek gerçek bilim olan fiziğin esasında "vücut" yani "varlık" bilimi diye geçen isminin altında, işlevsel olarak bir "değişim inceleme/gözlemleme" bilimi olduğunu düşünürsek, evreni anlayış-kavrayışta diyalektik materyalizmin yegane bilimsel metot olduğunu görebiliriz.
    (mühendis pervane, 25.09.2009 03:27)
  11. diyalektik materyalizme göre, varlığın özü hareket değil, maddedir. varlığın biçimi ise harekettir(devinim).

    felsefi görüş olarak materyalizmin, felsefi metodoloji olarak ise diyalektiğin seçildiği düşünce sistemi.

    bence, özellikle kuantum fiziği göz önüne alındığında, özellikle felsefi görüşü açısından çökmüş olan düşünce sistemi. (bkz: ışığın dalga parçacık ikiliği)

    o vakit tekrar geri sarmak gerekir;

    (bkz: diyalektik idealizm)
    (skuba, 25.09.2009 03:31 ~ 03:31)
  12. diyalektik, diyalek, diyalog...

    yani nedir diyalog?

    ben seninle diyalog kuruyorum. ne yapıyoruz?

    birbirimizi etkiliyoruz.

    sonra ne oluyor?

    bir yerde tıkanıyoruz anlaşmazlığa düşüyoruz.

    ne oluyor?

    savaş baltalarını çıkarıp çatışıyoruz.

    sonra bir ara gene barışıyoruz. ama tabi bu barış-çatış süre zarfında iletişimimiz kopmuyor. iletişim halindeyiz.

    ama bir dahaki çatışmada savaş baltasını değil f16 ları çıkarıyoruz çağ atlıyoruz.

    yani nedir? gelişme çatışmadan doğar.
    (kremberiz, 25.09.2009 03:50)
  13. diyalektik materyalizm görüşü,hegel'in diyalektik anlayışından yola çıkılarak marx ve engels tarafından bilmselleştirilmiştir.
    diyalektik materyalizm,doğada ve tarihte belirleyici olan süreçlerin,kendi içlerindeki karşıtlık ve çatışma yoluyla gelişmesi halidir.
    yani,insanın kendisi de bir doğa ürünüdür.insanlar kendi çevresi içinde ve çevresi ile birlikte gelişerek dil,kültür,siyaset vb. olguları meydana getirir.bu olgular ve olaylar karşıtlık ve çatışma bağlantısı içerisinde gelişir.buna göre,insanın bilinci varlığını belirlemez,toplumsal varlığı bilincini belirler.
    (sol memenin altındaki cevahir, 06.10.2009 22:59)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil