pink floyd'un efsanevi albümü. ingilterede neredeyse her evde bu albümden olduğuna dair söylentiler vardır. high hopes isimli afsane bir şarkının da yer almasının etkili oldğunu söyleyebiliriz albüm başarısında.
tam dinlerken sözlükte başlığını gördüğüm pink floyd albümü..
marooned gibi saatlerce tekrar tekrar dinlenebilecek bir şarkı içerir. high hopes şimdiye kadar yazılan en iyi şarkılardandır ve poles apart pink floyd'un efsanelerinden biridir.
kısacası pink floyd mükemmelliği vardır bu albümde..
bu albüm roger watersı pink floydun her şeyi olarak gören insanlara gilmour'un yapıştırdığı tokat gibi cevaptır. ama yine de insan "waters olaydı bu albüm nasıl olurdu?" demeden edemiyor.
naçizane kanaatimce pink floyd'un en iyi üçüncü albümüdür. the walldaki ve animalstaki mükemmelliğe saygı duymak gerekiyor. hatta belki ayın karanlık yüzüne de...
birincisi: waters dönemi floyd albümlerindeki anlaması zor temadan uzak yapılmış olması, gayet akıcı ve anlamaya açık olması.
ikincisi: tüm pink floyd albümlerinin bir toplamı gibi olması!(eksileme, az bekle)
albümün içinde geçmiş dönemde yaşanılanlara dair çok fazla atıf var ki, poles apart'ta ve high hopes'ta bu atıfları görmek mümkün. içeriğinde hiçbir pink floyd albümü gibi kötü şarkı yoktur. lakin daha az konsantrasyon ile dinlenmişlik vardır. zira bu albüm için "yavan" tanımını yapanlar bile iyi dinle(ye)memişlerdir bu albümü. bu albüm için "sözleri basit kalıyor, waters'ın yazdığı sözler senaryo" ya da "bütünlüğü yok" diyenleri şu eylem planına davet etmek istiyorum. sakin bir ortamda cluster one'dan itibaren kopmadan tekrar dinlemeleri.
ve bu albümün belki de en gözden kaçan, en kıyıda köşede kalmış birkaç şarkısı var ki, albümün çatısını esasında bu şarkılar oluşturur.
cluster one örneğin. albümü dinleyipte hakkında coming back to life gibi, high hopes gibi kafa yorulmuşluğu hiç olmayan bir şarkı. lakin şarkı geçmiş ile gelecek arasındaki kapı gibi resmen. sanki sözlü başlayan bir tartışmanın, bıçakları çekili kavgaya dönüşmesi gibi. sakin başlayıp yükselerek sona eren enstrümantal şaheseri.
sonra marooned var sırada. şarkı esasında albümün yan temalarından biri olan ayrılık içerikli. aynı zamanda çok nadir bulunabilecek wright / gilmour bestesi. şarkı the wall'da raylara patlamamış kurşun bırakan pink'in büyümesi gibidir. büyür, büyür en sonunda sisteme teslim olur ve "çıkar".
pek tabii ki a great day for freedom. gilmour bariz anlamda duvarı ve duvarın etkilerini parçalamıştır. ["on the day the wall came down..." sözü bunu kanıtlar niteliktedir bana göre. lakin burada bahsettiği duvar the wall'daki izole duvar mıdır bilinmez] izolasyon sürecinin ardından dış dünyaya ilk adımını atan büyümüş pink'in adımını attığı ilk andan bahsetmektedir sanki. pink büyümüş, kendini duvarın arkasına kapatarak istekli bir tecrite girmiş ve sonunda duvarlarını parçalayıp veda ettiği gökyüzüne* elini uzatmıştır..
bu albümün kanımca hak ettiği ilgiyi göremeyen tek şarkısı ise; wearing inside out. bir seferinde odun abim "en erkek adamı bile yorar bu şarkı" demişti hakkında. bizim bildiğimiz son rick wright bestesi. nefes gibi sesi, dalga gibi nefes alışı var bu adamın. bu şarkıda ne bugün, ne yarın, ne gelecek vardır. sadece "geçmiş" vardır bu şarkıda. eğer roger waters the wall pt.2 yapıp pink'in pişmanlıklarını anlatacak bir şarkı arıyor olsaydı wearing inside out bu listeye bir numaradan ve açık ara farkla girerdi..
özetle, tüm pink floyd albümlerinin özeti gibi. belki de sadece 11 yıllık boşluğun ya da animals döneminden the final cut'a kadar david gilmour'un nasıl ruh hallerinden geçtiğinin özeti gibi..
kişisel özetle: içine girmeden asla bilinemeyecek olan bir albüm.
pink floyd'un roger waters olmadan da bir efsane olduğunu ispatlayan albümdür. en etkileyici şarkısı -özellikle de klibiyle- high hopes olsa da marooned , a great day for freedom , wearing inside out bu albümün diğer enfes şarkılarındandır.