1. lisede işkence gibi gelen, batılılaşma adına üstünü örttüğümüz muhteşem sanat.
    eğer lise stresinden kurtulup okunursa, içindeki farsça sözcüklerin ne kadar olsa olmaz konumda olduğu fark edilir
  2. kesinlikle zeka ürünü olduğunu düşündüğüm edebiyattır.aynı vezinle on binlerce beyit yazabilmenin başka bir açıklaması olabileceğini sanmıyorum.ne kadar kalıplaşmış ifadeler (bkz: mazmun)kullanılsa da beyitler açıklandıkça, edebi sanatlar öğrenilmeye başlandıkça ayrı bir güzellik çıkar karşınıza.sınavda yamulup kalırsınız o ayrı.
  3. osmanlı sarayından otlanan besili şairlerin kitlesel şekilde kabız olmalarının yarattığı edebi bir akımdır. kabız hacette ıkınır ya, sanırsınız ki göktaşı sıçacak.
  4. osmanlı'daki sınıf ayrımını gösteren edebiyat türüdür. türk edebiyatı'ndan çok, pers ya da arap edebiyatıyla ilintili olması daha büyük olasılıktır. osmanlı döneminde pek de fazla sallanmayan anadolu türkleri (devlette adam gibi pozisyonlara onların yerine devşirmelerin getirilmesi, güçlenir de isyan çıkarırlar diye adam gibi hizmet götürülmemesi, vs.) bu dönemde sözlü sanat türlerini sürdürmüştür.
  5. tevfik fikret ile bir atışma neticesinde yazdığı şiirinde şöyle buyurmuş mehmet akif;

    eski divanlarınız dopdolu oğlanla şarab,

    biradan, fahişeden başka nedir şi’r-i şebab?
  6. iran şiir geleneğinin bir devamı olmasının yanında genellikle yazılan gazellerin üstüne zeyiller yazılarak aynı eseri en güzel ben yazdım dediklerini düşündürür bu akım. tekke edebiyatı olarak bilinen halk edebiyatı kadar anlaşılır olmamasına karşın sanat için sanat yapma düşüncesi üzerine kurulmuştur. aslında islam öncesi türk edebiyatını ayırırsak tanzimat ile başlayan türk edebiyatı da bir kopya edebiyat değil midir? roman- tiyatro, makale tarzı bütün yazın türlerinin batıdan bize geçtiği düşünülürse iran edebiyatını kopyalayan zihniyetin batı edebiyatını kopyaladığı düşünülemez mi? aşk-ı memnu'nun , zor zamanlar, madam bovary anna karenina'nın benzeri olduğundan yola çıkarsak klasik türk edebiyatını eleşetirmenin ağır olduğunu düşünmemiz gerekir. kendini bulmaya çalışan bir edebiyat olan türk edebiyatı, toplumun kendine güvendiği ve kendini ezik hissetmekten vazgeçtiği zaman kendine has eserler verecektir.
  7. imparatorluk şiiri olduğu söylenebilir. fatih'in istanbul'u fethinden sonra devlet kültürel anlamda da yükselişe geçmiş ve bu arada çevresindeki edebi cereyanlara cevap vermeye başlamıştır. o zamanda edebiyatın zirvesi kabul edilen noktada fars şiiri vardır ve tabii doğal olarak muhattap olarak fars şiiri alınır.

    arap şiirini "kaside"yle özdeşleştirirsek, fars şiiri kasidenin bir bölümünden ibaret olan "gazel" olarak tanımlanabilir. divan edebiyatının da bir anlamda gazel edebiyatı olduğu söylenebilir. bu yüzden arap şiirinden çok fars şiirinden etkilenilmiştir. ancak divan şiiri salt taklit olmaktan çok öte bir mahiyete sahiptir.

    eğer edebiyat dünyamızı bir inşaat alanı olarak düşünürsek, divan edebiyatı bu alanda malzemesi dışarıdan alınan fakat işçiliği herşeyiyle bize ait olan bir şaheserdir. her taşı kendi kültürel motiflerimizle incelikle işlendiği için onu artık fars şiirine benzetmek, onlardan alındığını söylemek yada taklit olduğunu iddia etmek haksızlık olacaktır. özellikle bu alanda adı anılması gereken çok önemli ustalar vardır ki, necati bey ve ahmet paşa gibi isimlerle ilk kez (atasözleri ve deyimlerin kullanılması, sade akıcı söyleyişlerin benimsenmesi, daha da önemlisi "türkçe hayallerin" kullanılmasıyla) türk hüvviyetine bürünmeye başlayan bu şiir daha sonra sultan'uş-şuara diye anılan tertemiz bir istanbul türkçesi'yle şiir söyleyen bâki gibi bir şairi ve hangi üslupla hangi alanda, hatta hangi yüzyılda şiir söyler/yazarsa yazsın adı herkes tarafından saygıyla anılan fuzuli'yi yetiştirmiştir.

    divan şiiri halka inmeyi, herkese hitap etmeyi esas alan bir şiir değildir. şekil itibariyle çok sıkı kalıplara bağlı olmakla beraber, bu sıkı kalıplar içinde az kelimeyle mümkün olduğunca çok şey ifade etmeyi amaçlar. bu sebeple anlaşılması sahip olunan bilgi birikimine bağlıdır. okunması ve söylenmesi (şiir yazılmaz söylenir) belli bir eğitim düzeyi gerektirdiği için divan şairleriyle halk arasında bariz bir fark görülür. üstelik şairlerin hep devlet kademelerine getirilmesinin sebebi de aslında budur (şiir söylemek ilmin ve zekanın göstergesidir ve en iyi şiir söyleyen en iyi göreve getirilir) fakat aradaki bu fark şairlerin (yani devlet adamlarının) halktan kopuk olduğunu göstermez. kendi kalıpları içerisinde sosyal hayatın her rengi divan şiirinde yerini bulabilir.

    divan şiirini doğru anlamak için doğru kaynakları kullanmak gerekir. bu noktada adı mutlaka anılması gereken birkaç kişi vardır: köprülüzade mehmed fuat, ali nihat tarlan, haluk ipekten, mustafa isen gibi isimler temel kabul edilebilecek en önemli araştırma kaynaklarının sahibidirler. bu isimlerle birlikte anılması gereken yada bunlardan sonra gelen fakat divan edebiyatı açısından önemi yadsınamayacak birçok kişi daha saymak elbette ki mümkündür fakat bu alana henüz amatörce ilgi duyanlar için ilk tavsiye edilecek isim hiç şüphesiz iskender palaolacaktır.

    yine de bu haliyle liste tamam olmaz; son bir ismi daha mutlaka eklemek gereklidir: ömür ceylan...
  8. şu anki ingilizce özentilerinin dedelerinin yaptığı bir tarz , her ne kadar türkçe dense de türkçe değildir, bir dilin dil olabilmesi için dil bilimsel kuralları vardır , bu kural dilin esas öğesidir, ama divan edebiyatında arap ve fras dil bilgisi kullanılmıştır. morfolojik olarak türkçe kabul edilemez.
    çeviri dersinde şiir çevirisi vardı , bir örnek de divan edebiyatındandı , türkçesini bi bok anlamayıp ingilizcesinden anlamıştık.