devrimcilerde(!) lafı yerine belki de "oportünistlerde" demenin daha doğru olacağı söylem.
-----atatürk'ün bursa nutku-----
(bkz:
bkz: atatürk'ün bursa nutku)
" türk genci, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. bunlarin lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir. bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir. hemen müdahale edecektir. elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. genç, "polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi degildir" diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. mahkeme onu mahkum edecektir. yine düşünecek: "demek adliyeyi de islah etmek, rejime göre düzenlemek lazım!" onu hapse atacaklar. kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; bana, ismet paşa'ya, meclis'e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını , kayrılmasını istemeyecek. diyecek ki, "ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım. müdahale ve hareketimde haklıyım. eğer buraya haksız gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir!" işte benim anladiğim türk genci ve türk gençliği!"
mustafa kemal atatürk
-----atatürk ün bursa nutku-----
-----
mahir çayan ı sahiplenen kemalist-----
yalnız enteresan bir cümle takıldı gözüme. "hiçbir subaya selam durmazdı o."... çok tehlikeli bir söylem. zira devrimciler, her şey güllük gülistanlıkken kahvede sıkılıp devrim yapalım demediler. iktidar ve ordu abd uşağı oldu diye "tek yol devrim" dediler. askerlerimiz türkiye'nin askeri diye, abd'nin askeri değil diye devrim yapmak istediler. tıpkı atatürk'ün dediği gibi bursa nutkunda, her şeyleri ile direndiler...
efendiler: gözlerinizi açın. türkiye'de bunca zaman meydana gelen darbeler hep "faşist darbe"lerdir. hep sol'u kıyan, bağımsız ülke amacımızdan biraz daha saptıran darbelerdir. 80'de sol'u yok eden bu faşist zihniyet, şimdi de muhalefeti toptan yok etmeye çalışmıyor mu? evet derin devlet hep oldu. ama asla bu ülkeyi daha müreffeh bir ülke yapmak değildi amaç. tüm dünya ülkelerinde ve özellikle nato bölgelerinde cia önderliğinde kurulan derin devletlerin amacı, komünizmi engellemek ve faşist darbeler gerçekleştirmekti...
o kanlı tarihi yaratanlar da cia kamplarında eğitildiler. gerek ordusundan gerek mhp'sinden gerek radikal dinci örgütlerinden... hepsi faşist darbe için kullanıldılar. bunları devlet arşivlerinde görmek mümkündür.
iyice okuyun:
(bkz:
kontrgerilla/@3424794)
(bkz:
doğan öz ün raporu/@3424855)
derin devlete karşı gerçekten adam gibi dava açan o eli öpülesi savcı doğan öz'ü katledenler de yine bu derin devletin elemanlarıdır. ama üstüne gidilmemiştir. şimdi ise faşist darbe yapmaktan uzaklaşan ve o amaçtan kısmen sapmış kişilerle dolan derin devletin*'un yeniden yapılandırması yapılıyor. nasıl? faşist darbeye uzak kimselerin tasfiyesi veya konuyla alakasızların karalanması ile. bu sayede suçlanan, karalanan kimseler yine kemalistler, etnik köken ayrımı yapmayanlar, bütünlükçüler oluyor... soruyorum: bu derin devleti kuran cia iken, koskoca binlerce sayfalık iddianamelerde neden cia adı geçmez? neden gerçekten faşist, radikal kimselerin adı geçmez?
cevabı pentagon'un haber sözcüsü newsweek vermiştir. "akp, ergenekon(!) davası ile derin devleti yeniden yapılandırmaya gidip islami faşist bir harekete dönüştürüyor" demiştir. yani babaları böyle demiştir.
darbelerin geçmişi için:
(bkz:
mhp nin kanlı tarihi/!albastropos)
(bkz:
akp ve mhp nin gerçek yüzü/!albastropos)
(bkz:
akp nin türkiye yi bölme planı/!albastropos)
derin devleti bu yeniden yapılandırma sürecinde çok akıllı yol izlendi. kemalistler darbeci gibi gösterilmeye çalışıldı. medya da zaten yandaş. hukuk ihlalleri gırla. yargı hiç olmadığı kadar siyasallaştı... ve öyle bir görüntü çizildi ki, sanki kemalistler ergenekon'u savunuyor. değil ey aklı evvel cüheyla kesimi değil... kemalistler de, solcular da, bütünlükçüler de darbeyi savunmuyor. bu oyuna gelmiyor sadece... failler belli iken bu derin devleti yeniden kurup amacından şaşmış derin devletin daha faşist ve güçlü hale getirilmek için hukukun silah olarak kullanılıp hem aklı selimlerin karalanmasına hem de gerçek darbecilerin yakalanmamasına isyan ediyorlar...
gerçekten derin devleti kurcalayan rapor'u doğan öz yazdı. faili yakalanmasına rağmen serbest bırakan aklı evvelleri savunanlar şimdi cevaplasın. ki darbelerden, derin devletlerden en çok canı yananlar sol kesim iken, onları bu darbeyi savunuyor gibi göstermek de, bu oyunun bir parçası... bu derin devletin gerçekten yok edilmesi en çok bizim işimize gelir. zaten devrim yapanlar da bu yüzden can vermedi mi? mahir çayan ve arkadaşları kızıldere'de bu sebeple askerle çatışmak zorunda bırakılmadı mı? adam dahi öldürmemiş deniz gezmiş, yusuf aslan ve hüseyin inan bu cuntacı akılla idam edilmedi mi?
şimdi bazı aklı evveller çıkmış, devrimci gençlerle atatürk'ü düşman göstermeye çalışıyor. o gençler, ata'nın bursa nutku'nda bahsettiği devrimci gençlerdir. bu ordu türkiye ordusudur. o halde amerikan menfaatine hizmet edecekse, birileri bu devleti uşak yapacaksa, bu uşaklığa hizmet edecek kimselerle kanının son damlasına kadar uğrşan gençler, atatürk'ün devrimci türkiye gençleridir...
atatürk'ün türklük kavramını deniz gezmiş, mahir çayan ve arkadaşlarından başka hangi aklı evveliniz anladı? onlar alevi demeden, sünni demeden, türk-kürt demeden omuz omuza tam bağımsız türkiye için can verdiler... ve şimdi çıkmış cahil cüheyla tayfası, atamızı da, onun devrimci gençlerini de düşman etmeye çalışıyor... mahir çayan'ın da bahsettiği oportünist tayfa işte bu tayfadır... vaktiyle konferanstan onunla yüzleşmemek için kaçanlar, şimdi ölümüyle işlerine devam ediyor...
unutmadık... biz o faşist, bölücü mantıkla denizler idam edildikten sonra mezarını kazmam diyen polisleri, namazını kılmam diyen imamları ve yan yana gömdürtmem diyen devlet görevlilerini de gördük. unutmadık... o zihniyet hiç değişmedi. bizler de hiç yutmadık...
(bkz:
itü sözlükte oluşan oportünist dalga/!albastropos)
(bkz:
atatürk e bok atmaya doyamamak/!albastropos)
-----
mahir çayan ı sahiplenen kemalist-----
-----
bize anlatılmayan atatürk-----
araştırmacı yazar prof. ilknur güntürkün kalıpçı
bize anlatılmayan atatürk...
hepimizin bildiği gibi mustafa kemal atatürk dünya döneminin liderleri
içerisinden 21. yüzyıla geçebilen tek liderdir. üstelik diğer liderler
kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala
halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle,
saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.
önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu
kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?
atatürk 'ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: asker atatürk
ya da devlet adamı atatürk olarak.
bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. zaten herhalde bir
başkasına da rastlamamız mümkün değil. en büyük düşmanı; hani şu
ordularını denize döktüğü düşmanı, yunan başkomutanı trikopis. hiçbir
zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her cumhuriyet bayramı
atina'daki türk büyükelçiliğine gidiyor trikopis, atatürk'ün resminin
önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. böyle bir saygıyı en büyük
düşmanında uyandırabilen bir mustafa kemal.
yıl 1938, general mcarthur'un en zor, en problemli, en buhranlı
dönemi. birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye
döner ve aynen şöyle der:
" şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile mustafa kemal'i görmek
için neler vermezdim " dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen
mustafa kemal'i.
ya da, yıl 1938. bir iranlı şair bir tahran gazetesine ölümü üzerine
bir şiir yazar. işte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak
istiyorum. diyor ki ;
" allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse
başına mustafa kemal gibi lider getirir. " dizelerindeki bu
kıskançlığı oluşturabilen mustafa kemal.
yıl 1976, unesco üyelerine bir öneriyle gelir. öneri paketindeki bir
cümleyi sizlere okumak istiyorum. diyor ki " bu gün unesco'nun
üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası mustafa kemal'dir. "
öneri nedir? öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı
unesco'nun 152 ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir.
birden isveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler:
"ne yani, dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü
böyle kutlayacak mıyız?" şeklindeki kinayeli sözlerine, rus delegesi
ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen
şöyle söyler;
"genç delege arkadaşım hatırlatmak isterim ki atatürk öyle dünyadaki
herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her
problemimizde çare olarak aramalıyız " sözlerini döktürtebilen bir
mustafa kemal. sonra ne mi olur? unesco tarihinde ilk ve tekdir hiç
negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani
isveç delegesi demişti ya "ne yani?" diye. o isveç delegesi bu imzanın
atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;
"ben atatürk'ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben
atıyorum " diyecektir.
işte o muhteşem belge diyor ki;
"atatürk kimdir; atatürk ululararası anlayış, işbirliği, barış yolunda
çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir
inkilapçı, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder,
insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca
insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayırımı göstermeyen, eşi olmayan
devlet adamı, türkiye cumhuriyetinin kurucusu "
var mı böyle bir metin! bir filozof derki "bir ülke için kıstas
aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin!" şu anda
kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin
gösteremeyiz. işte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. eşi
olmayan devlet adamı metni... peki, daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede
hemen, hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni görebiliriz,
soruyorsunuz bana o bir ülke kim? işte o ülkenin adını vermeye benim
dilim maalesef varmıyor.
hadi gelin haiti'ye gidelim. yıl 1996, haiti cumhurbaşkanı ölür. bir
vasiyet bırakmıştır. haiti'ye baktım haritada bir kutup kadar uzak
ülke. haiti cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır.
vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. haiti
cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak
istiyorum. diyor ki " bütün ömrüm boyunca türkiye'nin lideri mustafa
kemal atatürk' ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm."
peki, yıllar bir şey değiştirir mi? hayır. 2000 yılında bizim medyanın
kaçırdığı bir bilgi var, abd başkanı milenyum mesajını veriyor.
mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; " bugün milenyumun hiç şüphe
yoktur ki tek devlet adamı mustafa kemal atatürk' tür. çünkü o yılın
değil, asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir ." 2000 de abd
başkanına işte bu gerçeği de ifade ettirebilen bir mustafa kemal var.
asker mustafa kemal' in, devlet adamı mustafa kemal' in çok dışında
bir mustafa kemal...
2003 de bir şey değişti mi? 2004? hayır. 2004 de bir konferans
veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. dedi ki "ben
norveçliyim ve şu anda norveç'te çok sık kullandığımız bir deyim var,
bu deyimin anlamını anladım" dedi. hanımefendi "nedir o deyim?" dedim.
"norveççe' de "atatürk gibi düşünmek" deyimi var. çok sık kullanırız
bu deyimi..." "nerelerde kullanırsınız?" dediğimde, "hani bir problem
veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. deriz ki ona bu problemin
mutlaka çözümü var. bir de atatürk gibi düşün ". o gün otelime geldim.
televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de atatürk gibi düşün
dediğimi hatırlıyorum ki galiba norveççe' den çok bizim dilimizin bu
deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.
bir ingiliz gazeteci atatürk'le bir röportaj yapar. röportajını
amerikan büyük kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde mustafa
kemal'e şöyle sorar gazeteci; " milletler cemiyeti'ne üye olmayı
düşünüyor musunuz? " mustafa kemal'in cevabı aynen şöyle :
" şartlarımızı koyarız. kabullerine bağlı. biz müracaat etmeyiz üye
olmak için. eğer davet gelirse düşünürüz ". evet, milletler cemiyeti
sadece türkiye'yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk
davet edilen ülke olur mustafa kemal'in ülkesi, türkiye'si milletler
cemiyeti'ne . sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında
mustafa kemal'den. ama bu arada 2005'de daha yeni iki üç gün önce
yabancı gazeteyi okuyorum. sürmanşet büyük puntolarla şu başlığı atmış
"bu gün ortadoğu'ya düzinelerle atatürk lazım!" ...dedim ki yazara
atatürk 'ü hiç tanımıyor herhalde. düzineye hiç gerek yok, tek bir
tanesi de yeterdi aslında!
örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter.
filipinlerden çin'e kadar o kadar çok örnek var ki... ama gördük 1925'de
1938'de 1996'da 2000'de 2005'de her ülkeden, her cinsten, her statüden
insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla aradığı ama bizim olan bir mustafa
kemal'den bahsediyoruz. bu gün "türkiye'nin en büyük sorunu nedir?"
desem cevap olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz
işsizlik diyorsunuz. ama bence türkiye'nin çok önemli bir problemi var
o problemi çözersek türkiye ekonomiyi de çözer türkiye işsizliği de
çözer. evet, türkiye'de lider yetiştirme sorunu var.
lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan
bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. yoksa
içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. ama lider
dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. işte
böyle liderlere ihtiyacımız var. ben şimdi soracağım size şu anda
karşımda pek çok genç arkadaşım oturuyor. bunlardan bir tanesinin bir
kaç dönem sonrasının cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı ya da
başbakanı, maliye bakanı ya da evinin anne babası olmadığını bana
iddia edebilir misiniz? belki sizsiniz, ama biliniz ki işte bugün
sizlerle paylaşacağım konu asrın lideri, dünya lideri ya da lider
olmanın küçük sırlarını atatürk'le sizinle paylaşacağım.
ilk sırrımız; atatürk tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım
askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş. hemen asker elbisesini
çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve inanır mısınız sınırlarını hangi
sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise
taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında
hissetmiştir de onun için mustafa kemal bugün dünya lideridir. nasıl
mı?
atatürk' ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık
araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. ilki çanakkale'de topçu atışımız
başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği
bir hikâye ama ben yine de anlatacağım. o günün ankara'sı kurak, çorak
bir köy. çankaya'dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece
bir tek iğde ağacı varmış. atatürk o iğde ağacının önünden
geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam
verirmiş. "aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?", " e, o demiş
yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi.
en az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var ". yani "niye
şaşırıyorsunuz?" der gibiymiş. ve bir gün yanında bulunan arkadaşına
"işte bu benim..." derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor "
ne yaptınız bu ağaca " diyor. "paşam" diyorlar "yolu genişletmek için
mecburduk kestik o ağacı". " yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı
kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum " diyor. daha fazla dayanamıyor,
arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür, hüngür
ağlamaya başlıyor. bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? hayır. çok zor
şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri
olduğu için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu
mustafa kemal'in omuzlarındadır da onun için.
galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başladı.
hani "bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale
edebilirim" diye. çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız
katliam.
yıl 1930 atatürk yalova köşküne doğru çıkmakta. bir de bakar bir
bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. " yahu " der " sen
hayatında hiç böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki? kesmeye muktedir
görüyorsun kendini ve niye ?" der. bahçıvan derki; " paşam çınar
ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün
pencerelerine müdahale ediyor. ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı
keseceğiz. onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz ". bir
an düşünür; " hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız " der.
derler ki bu gün mustafa kemal bir hoş. ne demek köşkü tutup da
ağaçtan uzaklaştırmak? ama inanır mısınız mühendis değil, mimar değil,
ziraatçı değil ama ne yapar biliyor musunuz? istanbul'daki köprü
altındaki tramvay raylarını yalova'ya taşıtır. köşkü hiç yıkmadan
olduğu gibi tutarak kendisi de kazma kürek temelini kazar ve köşkün
altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim
kenara çekerek hala cumhuriyetimiz gibi ayakta durmakta olan çınar
ağacının kurtuluşunu temin eder.
yıl 1930. dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra.
1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir
mustafa kemal aslında. ama biraz acı parantezlerim olacak bu
konferansımda. ilk acı parantezimi atatürk kimdir belgesiyle açmıştım,
ikinci acı parantezim burada olacak. hadi gelin 5 mart 1996 ya gidelim
yani günümüze yakın bir gün. "atatürk ve türk kadını" konulu tiyatrolu
konferansımı 25 gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık,
yorulduk, oturduk, televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika
müddetle ve 5 kere görüntü zumlanmak üzere önemli bir haber verildi
televizyonda. haberi aynen aktarıyorum, diyordu ki "amerika da eski
bir ünlü bir müzikhol hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir
yöntemle raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir
binanın yapıldığı" haberiydi. dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi.
gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? "ya öğretmenim
biz tarihe pek bir daldık. bakın elalem, neler yapıyor? teknik,
medeniyet biraz da onlara baksak" diyince arşivimde 1930'da atatürk'
ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen
resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki "şu anda ne
söyleyeceksiniz bana?". bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? "ya
öğretmenim suç bizde mi? biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz,
sizden görüyoruz bu resimleri". ama o haberi bugün milyonlarca türk
genci izledi ve oturdular 25 genç, bu haberi veren televizyona bir
faks çektiler. faksta aynen şu yazıyordu "ikinci haber olarak 6 dakika
müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek suretiyle bu arada da
mutlak suretle mesajı iletin dediler "bu gün 1996, amerika çekiyor
raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor, 1930 atatürk
çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak için" bu mesajı da çok
iyi verin dediler. yıl 1996 idi. yıl 2005 hiçbir televizyonda
izlediniz mi? izlemediniz.
ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız bunlar
atatürk' ün hayatında tek tek örnekler olabilir. hadi gelin
söğütözü'ne gidelim, hani şu ankara yakınlarındaki, o zaman için 80
tane söğüt ağacının olduğu yere. söğütözü'ne atatürk hep dinlenmek
için gelirmiş. bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak
aktarmış; " ah! burada bir kulübem olsaydı keşke ". " ya paşam
istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız şuraya " demişler. " buradaki
ağaçlara ne olacak peki ". " paşam buradakiler söğüt ağacı; gönülsüz
ağaçtır. sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka tutar " demişler. bir
an durur, " bir tek şartla kabul ederim " der. " burada yetecek kadar
söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim,
önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin vereceğim ".
yani bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel örnek
teşkil eder bu. ne yapar biliyor musunuz? türkiye cumhuriyetinin
cumhurbaşkanı mustafa kemal atatürk makamını çankaya'dan söğütözü'ne
taşıtır hasırlar üzerine. kabullerini orda yapar, imzalarını orda
atar, çadırda kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker,
tuttuklarını görür, ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj
olağanüstü büyük olan bu söğütözü'nde ki küçük atatürk kulübesinin
yapılmasına izin verir.
25 yıllık araştırmacıyım. benim elimde 130 belge var bizzat çevre
hareketine bedenen katıldığına dair. sade bende 130 belge, kim bilir
kaç belge var. keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi
okullar da bu kulübeye götürüp de burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün
betonu yeşile tercih eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.
işte bu anlamda sahneye şimdi tahsin çoşkan'ı davet edelim. tahsin
coşkan o zamanın genç bir ziraat mühendisi. " gel tahsin seni bir yere
götüreceğim fikrini almak istiyorum " diyor. giderler, gösterdiği yere
bakar tahsin bey. bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin
olduğu berbat bir arazidir. " ya paşam hayrola" der. atatürk, " buraya
bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum
" der. " ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da
zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı
tercih ettiniz? " der.
atatürk' ün cevabı atatürk'çedir. derki " ben en zor olanı yapayımda
siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız. " ne bilsin ki en
kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama bu arada tahsin çoşkan "
paşam burarda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın " der. ama dinleyen
kim. derki " tahsin buraya ziraatçıları getir ve incele bana resmi bir
yazı getir burasıyla ilgili ". biraz sonra tahsin coşkan çok mutlu,
kendi dediği çıktı, üzerinde " burada hiçbir şey yetişmez "yazılı,
altında da ziraatçıların imzasının olduğu bir belgeyi mustafa kemal'in
önüne koyar. atatürk biraz mütebbessim okur bu yazıyı. kaleme alır, bu
kâğıdın yanına aynen şunları yazar "burası vatan toprağıdır, kaderine
terk edemeyiz". etmez de. aynı sakarya savunması gibi akasya
savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 ağustos olarak tamamlar
ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık
bu günü, 25 mayıs 1933. ne yapar biliyor musunuz? hani 5 haziranlarda
kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? çevre günü ne zaman
kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. peki, 25 mayıs 1933, atatürk ne
yaptı? ilk çevre günü kutlamasını yaptı. hem de bugün okullara
soruyorum diyorsunuz ki ne yaptınız diye "ya ağaç diktik diyorsunuz ya
çöp topladık" öyle falan değil. bütün ankara halkını bedava trenlerle
buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler,
havuz yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler. hatta bütün masrafı
cebinden ödemiştir ama karı da almamıştır, buraya bir fabrika
yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir, herkes yemektedir. herkes
çok mutlu ama en mutlusu mustafa kemal atatürk.
nebizade diye bir arkadaşı var, nebizade'nin kafa çok karışık. " yahu
paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı.
peki, sen nasıl anladın burada orman olacağını? " der. " gel nebizade
gel, şimdi anlatayım sana. hani tahsin çoşkan'ın burada bir şey
yetişmez dediği günün akşamı tebdili kıyafetle çankaya'dan kaçtım,
buradaki köylülere geldim. köylüler beni tanımadılar. köylülere,
ağalar dedim burada ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan
nasıl ispat edersiniz dedim. "al dediler", bana bir testi su verdiler,
bir de kazma kürek. "kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını
söyleriz" dediler. ah o iki gün çankaya'da nasıl geçti bir allah bilir
bir de ben. iki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su
bitmişti, köylülere uzattım. dediler ki bana "ağa testide su kalmamış,
toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş
burada ne ekersen biçersin". ve hani tahsin coşkan'ın o raporu bana
getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim"
diyecektir.
dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz? hani atatürk' e
kimdi en çok karşı çıkan, evet tahsin coşkan'dı. onu da atatürk buraya
müdür tayin eder. evet, lider olmak hakikaten kolay iş değil. bu arada
biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. çalışmadığımızın en acı örneğini
türkiye yaşadı zaten. neydi o örnek "17 ağustos depremi". evet deprem
bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu
binalar çöktü. oysa 1930'dan beri bize "lütfen tabiatla oynamayın, tek
bir ağaçla bile oynamayın" diye bize örnek olan bir liderimiz varken
yaşadık bu acıyı...
bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne
güzel değerlendirmiş hareketini. ben size bu bilgileri vermek için
1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri
tarıyorum. taramam sırasında 28 temmuz 1933 günün cumhuriyet
gazetesinde bir haber okudum. inanılmaz bir haberdi. hani bir çiçek
alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da "atatürk
çiçeği" diyoruz. o atatürk çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk
ama bakın gazeteyi aynen okuyorum. gazete haberi şu "chicago özel,
geçenlerde wanderbilt üniversitesi profesörlerinden doktor kirk landın
laboratuarları nda muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni
bir çiçek elde edilmiştir profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında
duran ama tarsus kolejinde atatürk'le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve
ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe atatürk isminin
verilmesini önermiştir. ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş
ve atatürk' ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy
birliğiyle kabul edilmiştir". yani dünyadaki her ülkede bu çiçek gazi
atatürk adıyla üretiliyor ve satılıyor.
peki, başka bir lider var mı diye araştırdım bir çiçeğe adını veren,
başka hiçbir lider yok. çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir
lideri dünya tarihi yazmamıştır. diyor ki mustafa kemal "çevre
hareketi dışında eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya
kalkıştıysanız ki içinizde öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf
başkanları vardır eğer sınıf başkanı olacaksan bu bir liderliktir
sınırın nedir? sınıftır sınıfın içerisindeki tek bir tebeşir tanesi
tek bir sıra tek arkadaşının problemiyle ilgilenemeyeceksen o
liderliği kabul etmeyeceksin demektedir mustafa kemal.
peki, ikinci sırrımız ne? ikinci sırrımız; dünya tarihi sadece bir
sıfatı mustafa kemal'e vermiştir. başka dünyada hiçbir liderin
alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? ne dersiniz? evet,
başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi
gönlünüzden geçen sıfatları atatürk'ün ama soruyorum sizlere bir insan
doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya
çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir.
ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider mustafa kemal
atatürk olduğu için dünyada " kültür antropologu " sıfatı verilebilen
tek lider mustafa kemal'dir.
"kültür antropologu" nedir ne değildir uzun uzun başınızı
ağrıtmayacağım. hadi gelin 5 mayıs 1935, ahlatlıbel'e gidelim.
ahlatlıbel ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz.
bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren mustafa kemal,
müzelerin açılma emrini veren de mustafa kemal. ama bugünkülerde
olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. nasıl yetişmiş inanın, 25
yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım. bakıyorsunuz efes kazıları
başlıyor iki kere gidiyor, konya'da asar kazıları başlıyor başında,
birde bakıyorsunuz ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak
alıyor, ölçüyor, biçiyor. "ya ne yapıyor mustafa kemal" diyorlar.
çankaya'ya gidiyor, çankaya'da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak
için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar
ediyor bir heyecan bir telaş. üç gün sonra " gelin diyor ahlatlıbel'e
gidiyoruz ". hemen geliyor diyor ki " arkeologlar toplanın ".
biliyorsunuz başlarında en büyük arkeologumuz zübeyir koşar var. bu
zübeyir koşar'ın bir e bir anısıdır. toplanıyor ve diyor ki mustafa
kemal heyecanla;
" kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir ".
yabancı arkeologlar "el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet
adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun" der gibi
aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. başlıyorlar
mustafa kemal'in gösterdiği yeri kazmaya. sonuç mu? bütün bulgular
oradan çıkacaktır. inat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi
dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamayacaklardı r.
bunun üç gün sonrası, atatürk galip arcan'ın yazdığı "sırat köprüsü"
adlı piyese davetlidir. davetiyede böyle yazar piyesin başında
mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince "
bana galip arcan'ı çağarın! " der. galip arcan gelince " bu piyesi siz
mi yazdınız? "der. " evet, paşam ben yazdım ". " hayır, bu bir bolunun
flor doranj adlı boldvilin'in aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz
hakkınızda soruşturma açtırıyorum " diyecektir. buna benzer pek çok
anıyı da okuyunca ne dedim biliyor musunuz? samimi konuşacağım inanın
sizlerle. dedim ki " a be atam boldvilin' e varıncaya kadar ne zaman
okursun? ne zaman kafanda tutarsın ". ve o sırada ne yaptım biliyor
musunuz? yirmi yıllık araştırmacıydım, atatürk'le iddiaya girmek gibi,
dedim "senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan
bulmak benim boynumun borcu olsun".
o sırada da "sanat ve atatürk" adlı araştırmamı yapıyorum baktım
resimde türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin
etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. ne? sinema.
dedim "herhalde burada iddiayı kazandım". hey hat, başyönetmen cezmi
ar, başrolde mustafa kemal, film çekiyorlar. ve cezmi ar mustafa
kemal'e tabi cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer
oyunculara şiddetle bağırıyor. atatürk " gel cezmi gel, burada
başkomutan sensin. ben bu işi bilmem. önemli olan işin iyi çıkması.
bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın " der. cezmi ar hayatının
son günlerinde "ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım"
diyecektir.
yıl 1937, münir hayri egeliyle odalarına çekilirler. çankaya' da ne mi
yaparlar? atatürk bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur;
"ben bir inkılap çocuğuyum" dur adı. kendi yazdığı film senaryosunu
münir hayri egeli çekecektir, atatürk oynayacaktır. ama yıl 1937'dir,
ömrü vefa etmemiştir. derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu
filme çekin pokemon'dan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle
bakıyorum.
bu arada atatürk'ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam
dedim. kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı mustafa kemal kazandı
ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. asıl sır nerde? o sırada en büyük
lider eleştirmeninin sözü geldi elime. liderleri çok sıkı eleştiren
bir eleştirmen diyor ki atatürk için "liderler içerisinde eleştiri
acizliği yaşadığım tek lider mustafa kemal'dir. çünkü bütün rönesans,
bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında
toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük
bir mucizedir en büyük radikal mustafa kemal'dir" bunu biz demiyoruz
dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.
peki, tamam laf iyi de diyorsunuz ki laflar karın doyurmuyor, esas sır
nerde çok merak ediyorum. on yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın
başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir
bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara
gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, ankara'daki
caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları
yapıyor, e on yılda bunların hepsi peki nasıl? ben esas sırrı nerde
buldum biliyor musunuz? onun bir sözünde. ama bu bence ve dedim ki bu
sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza
yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde türkiye çok
farklı bir yerde olurdu şu anda. atatürk diyor ki" çocukluğumda elime
geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün
yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım ". esas sır bence burada.
çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35
yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46
yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi
cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist mustafa kemal'dir.
işte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize
geçecektir mustafa kemal.
okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? bildiğimiz gibi bir okuma
değil. sizi 1914 anafartalar' a götürüyorum. anafartalar' da savaşın
bir dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça
dinlenmek istersiniz. öyle bir şey yok. macar türkoloğu nemetin,
fransız türkoloğu devinin türkoloji albümleri duruyormuş. açıyor
onları okuyor mustafa kemal. diyorlar ki "niye bunları okuma gereği
duyuyorsun" verdiği cevaba bakın. onlara diyor ki " savaştan sonra bu
dilin değişme ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum ". yıl 1914,
gelelim 1916'ya. bitlis cephesi komutanı mustafa kemal bitlis
cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor,
yaveri izzettin çalışlar'ı çağırıyor ve eline bir not veriyor. notta
ne yazıyor biliyor musunuz? " savaştan sonra ilk işimiz türk kadınına
serbestîsini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak
". yıl 1916, türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok.
sokağa çıkma hakkı olmayan bir türk kadını. peki, sizce tam savaşın en
hararetli zamanında neden türk kadını geldi mustafa kemal'in aklına.
ha, kurtuluş savaşında gördüğümüz kadın manzarası, değil atatürk'ü,
dünyayı şaşırtan bir manzaradır. ülkelerin savaşları olmuştur ama
topyekûn savaş örneği ilk defa kurtuluş savaşında görülmektedir.
atatürk bu savaşta ayşe hatunu tanımıştır ayşe hatunu hepimiz
tanıyoruz. bilmeyen var mı içinizde? onun yapabildiğini acaba hangi
ülkenin kadını yapabilir? ya da zamanımızda hangi kadın yapabilir?
benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım
düşünüyorum. biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omzunda mermi ve
cepheye cephane götürüyor. sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya
başlıyor. ve bu sırada ölmesi falan problem değil hatunun, ama düşman
eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek,
bütün düşüncesi o ayşe hatun'un. ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar,
düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit
ettiğini görecektir ayşe hatun ya da diğer adıyla tayyibe hatun. peki,
ne yapar? çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları
söylemiştir. kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. " sen yüzlerce
binlerce yıl sonra doğacak türk çocukları için şehit oldun " (yani
şurada oturan bizler için şehit olan) " bu benim içinde senin içinde
bir şereftir. yeter ki vatan sağ olsun " diyor, omzuna alıyor
cephanesini ve yola koyuluyor. hanımefendiler içinizde anne olanlar
var. lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. el
bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın
sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu? işte bu ayşe ya da diğer adıyla
tayyibe hatunu tanıdı mustafa kemal.
kurtuluş savaşında kütahya sırtları, eksi 30, eksi 40. ve 75-80
yaşlarında bir nine. gerisini gelin kafile komutanı mustafa necati'den
dinleyelim. mustafa necati neyi görür? bütün yorgan battaniye ne varsa
cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. aynen şunları söyler
" nine kar sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına "
dediğinde aldığı cevap "dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın.
ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. hayır, oğlum hayır
hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorum ki. düşman bu topraklara girdi
gireli benim içim yanıyor içim a oğul" diyen bir nineyi tanıdı mustafa
kemal.
albay hulusi atağ'ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve
cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. hulusi atak sorar "
bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım " dediğinde aldığı
cevap " adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım anadolu "
cevabındaki adımın ne önemi var önemli olan ülkemin adı ve gururu
düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle
sürebilseydi bugün. üzerinde atatürk yazılı kapsülü inanın, inanın hiç
mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka biz
olurduk.
evet, bu savaşta atatürk dünyaya tek geçen zekiye hanımı tanıdı.
zekiye hanım ne yaptı biliyor musunuz? dünyaya ilk ve tek geçen
kadınımızdır. 10 aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını
toplamış, dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. hayır, 3000 kadın,
yapımcısı, dinleyicisi, konuşmacısı. kadın olan dünyada ilk mitingdir
bu, onun için dünyaya ilk geçmiştir. peki, zekiye hanım nasıl
toplamıştır, cep telefonu yok faks yok, hiçbir araç yok. hadi bunlar
oldu farz edelim. kadının sokağa çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl
organize oldu dersiniz? evet, bunu incelediğimde inanılmaz bir hem
hayranlık hem de üzüntü duydum neden biliyor musunuz?
cep telefonunuz var, faksımız var. pek çok kulübün, pek çok derneğin
davetlisi olarak gidiyorum. hanımlar 50 kişi geldi mi aman diyorlar bu
gün çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama projesinin adını
da söylemek istiyorum zekiye hanımın "mutfak projesi", inanılmaz bir
proje. daha sonra bir yerde tekrar geçecek bu proje.
atatürk zekiye hanımı, nakiye hanımı tanıdı bu savaşta. atatürk melek
reşit'i tanıdı, atatürk şukufe nihal'i tanıdı ve atatürk ekmek
pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip
askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği
için ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan nazife kadını tanıdı bu
savaşta. bu savaşta atatürk taccülcalala hanımı tanıdı atatürk
üsteğmenlerimizi, binbaşı hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta tuğgeneral
rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8
yaşındaki nezahat kızımızı tanıdı. işte nezahat kızımızın yanında
şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle
yazmış "anne nezahat'le babasının arasındaki konuşmayı duyaydın benim
burada niye olduğumu anlardın" demiş ve bu arada şöyle yazmış" biz
mehmetçik nezahat'e türklerin jan dark'ı diyoruz" demiş. bu bana acı
geldi. ben jan dark'ı ortaokuldan beri tanıyordum ama nezahat'i ancak
bu araştırmam da tanıdım. bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış
oldum. bu kadınlarımızı ben atatürk ve türk kadını konulu
konferansımda anlattığım için burada sadece adlarını anmadan
geçemeyeceğimi gördüm.
bu arada atatürk okumuşta yazmaya da vakit bulabilmiş. evet, bizler
için bir geometri kitabı yazmış. üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48
tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat mustafa
kemal'dir. iyi ki de yazmış eşkenar üçgen demek için "müselleseyi
bilmem ne bilmem ne..." demek gerekir. inanın bu kadar şeyi aklımda
tutuyorum, bir onu tutamadım. iyi ki yazmışsın dedim. bu arada atatürk
her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir
gazete çıkarıyor. adı "mimber", 52 sayı çıkmış gazetesi ve bu
gazeteleri okuduğum zaman bu mustafa kemal'in gazetesi dedim. "sansür"
kelimesi ilk defa bu gazetede yer almıştır. bu arada keşke bütün türk
gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim.
çok moral bulurlardı çünkü.
bu arada çok güzel şiirler yazmış. ilk şiiri 1908 şanlı ordu
dergisinde yayınlanmış. keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de
aktarabilseydim. bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış,
sinema senaryoları yazmış, yazmış yazmış. peki, okumuş yazmışta sadece
gününün problemlerine mi çare bulmuş mustafa kemal? sadece gününü mü
kurtarmış acaba? hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım
mı ne dersiniz?
işte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir itirafta
bulunmak istiyorum, diyorum ki atatürk inanın, bugün sanıyorum 7 şubat
2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün
kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak
bırakmış bir lider. söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider.
diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. işte ilk
örneğimiz; dediniz ki demin türkiye'deki sorunları sorduğumda size,
dediniz ki önemli olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. peki,
amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan mr. johns bize şunu
öneriyor, diyor ki "ekonomiyle savaşta bir tek atatürk'ü örnek alsın
yeter türkiye".
atatürk'ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba ve bunun
üzerine oturdum, maliye arşivine indim, maliye arşivini incelememde
atatürk'ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? türk
parasının değerini korumak. peki, 1919'a baktım türk parası sterlin
karşısında, o zaman dolar yok, sterlin karşısında 605 kuruş. ha bir
savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. peki, 1938'de kaç kuruş
biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. buna
gerçekten inanmaya imkân yok. peki dedim ki herhalde yanlış okudum
banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919 dan 1938 son
dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son
dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. peki, son
dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19
senede %8. bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir takım
yerlerde sanıyorum.
bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 aralık 1927
tarih. 5 aralık 1927'de bir türk lirası verdiğimiz zaman 2 dolar
alabiliyormuşuz karşılığında. eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık
size karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz,
karşılığında 40 milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini
yapaydı. ama diyorum ki lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı
olabilirsiniz, ilerde başbakan olabilirsiniz, ilerde aile
kurabilirsiniz oda bir ekonomik sektördür ve ekonomiye yön
vereceksiniz. bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları
çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle atatürk'ü mutlaka
incelemenizi tavsiye ediyorum.
bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey var.
ekonomik kriz var. bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. peki,
soruyorum size sarsılmayan bir ülke söyleyin. türkiye tabiî ki. peki,
1929'da bütün dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. hadi
etkilenmedin de, rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2
artıyor. eksilmeye alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize.
enflasyon ne kadar? eksi 1.2, bunlar resmi rakamlar.
peki, ikinci örnek, günümüze örnek;1996 ingiltere'de bir seçim
yapılır. meclisteki kadın milletvekili sayısı seçimden önce 13,
seçimden sonra birden 123 olur. hiii, derler kim yaptı bu başarıyı,
lezli abdela diye bir hanımefendi. lezli abdela'yı tüm ülkeler
çağırır, "ya bize de öğret metodunu da bizde kadını fazla sokalım
meclise" derler. lezli abdela'yı türkiye de çağırır. şileye gelir,
dolar alır anlatmak için. ve işte sözlerinin özeti "ingiliz kadını bu
başarıyı atatürk'e danıştı". yani ben türkiye ye terciye tere satmaya
geldim. peki, lezli abdela'nın uyguladığı projenin adını biliyor
musunuz? "mutfak projesi" peki şöyle yazıyor şurada; "1919'dan beri
biz türk kadını ve atatürk'ün peşindeyiz merak ediyorum iki kadın
milletvekilinizde benim peşimde niye acaba" diye de ironi yapmış
burada. bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız türkiye'de
sanıyorum türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış
içinde olacaktı, hiç şüphe yok buna.
peki, bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişiz ki bunlardan bir
tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda,
bizden dünya orduları örnek alıyor. kurtuluş savaşında rütbe alan
kadın askerlerimiz; binbaşı ayşe altuntaç, üsteğmen emine vardarlı,
üsteğmen fatma şimşek. ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz
var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat
atatürk tarafından atanmış, üsteğmen kara fatma. evet, dünyadaki ilk
müfreze reisesi kadın unvanını taşır kara fatma. ben geçenlerde
erzurum'a davetliyim, erzurum üniversitesi rektörümüz davet etti
uçakla gittim. indim uçaktan "of ayağım belim melim" dedim, bir an
aklıma geldi, biliyorsunuz kara fatma erzurumlu; erzurum'u 13 kadınla
müdafaa ediyor, atına atlıyor bursa'ya kadar geliyor, bursa'nın
kurtuluşuna da tanık oluyor. ben uçakla zor gittiğim yere, önümde
yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! ha o zaman
sanıyorum şu andaki türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı
yok, eğer kara fatmaları eğer şerife bacıları tanısaydı.
evet, anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım
zannediyordum. şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniiyim. bu arada kara
fatma'nın savaşta yaptıklarını, dedim ya bursa'ya kadar gelmiş, üç
oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları izmit muharebesinde kesilmiş,
sadece savaşı anlatmak için bir konferans gerekir kara fatma'nın. ama
tamim gazetesini okuyorum, tamim gazetesini okurken kara fatma'yla
yapılmış bir röportajı okudum, inanılmazdı. gazeteci soruyor diyor ki;
"çok fakirsin çok çok ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı
sana bağlanan maaşı kızılay'a bağışladın" diyor. verdiği cevap tarihi
bir cevap aynen şöyle:
"ben kurtuluş savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında
yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı
kızılay'a bağışlıyorum " diyecektir. bu bana neyi hatırlattı biliyor
musunuz? atatürk'e bir gazeteci sorar; "neden mal ve mülkünüzü
milletinize bağışladınız" diye. atatürk'ün verdiği cevabı aynen
aktarıyorum:
"mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime
bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik
insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır ." diye cevaplayacaktı r. ne
güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine
kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne
diyelim sağ olsunlar, var olsunlar.
dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, kara
fatmalar, mustafa kemaller örnek olsunlar. tabi kara fatma'nın örnek
olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası
olarak kara fatma'nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. bu arada
atatürk'ün şu sözü çok hoşuma gider diyor ki; "geçmişi ne kadar çok
unutursak geleceği korumak o kadar zor olur." biz kara fatmaları
mutlaka hatırlamalıyız sanıyorum.
bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, melek hanım. haçin
katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 türk hunharca katledilmiştir.
hepsi öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? şair
melek hanım diye anılırmış haçin'de. şahadetinden sonra kolunun
altından bir bohça çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan
yazmış. o anda gördüklerini kaleme almış. mektupçu hüseyin nasıl
vahşetle öldürüldü, komşu kızı hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini
kaleme aldığı bir destan. başına ne demiş biliyor musunuz "inşallah
okuna". ben 45 yaşımda bunu okuyabildim en sonuna da "bizden
sonrakiler neler çektiğimizi bileler diye yazıyorum" demiş son iki
kıtayı sizlere okuyorum:
meydan kazanı kurdular
tüm bebeklerimizi kaynattılar
gün görmedik anaları
süngü ile oynattılar
kundakları verdiler
kanlı kundak yu dediler
bebelerimizi kaynattılar kaynattılar
kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler
evet, biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay oturmuyoruz.
evet, bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik biraz
da gülümseyelim mi?
lider dedik, atatürk'ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı hepsi
ciddi. lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba atatürk hiç mi
gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? hadi gelin antalya'ya gidelim.
antalya yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir " ya bu türküyü
çok sevdim bulun getirin bu türküyü söyleyeni " der. küçücük bir çoban
gelir. derki " sesin çok güzel bana da bir türkü okur musun? "başlar
çoban "demirciler demir döver tunç olur" diye. bitince atatürk
dalmıştır "bis bis" der. çoban böyle bakar. " oğlum der bis" der "çok
beğendik tekrarla anlamına gelir ". hiç nazlanmaz gene aynı türküyü
okumaya başlar. atatürk türkü bitince cebinden bir harçlık çıkarır
uzatır. çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır
atatürk'e "bis bis" der. bu espri atatürk'ün çok hoşuna gittiği için
çok ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.
atatürk'ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek
masasında hiç hoşlanmıyor. karşısındaki adam da atatürk'e "sen
türklerin şahısın şususun bususun ...", feci dalkavuk. yoğurt kâsesi
adamın önündeymiş diyor ki atatürk;" şu yoğurt kâsesini bana uzatır
mısınız?" adam yoğurt kâsesi uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü
ilikliyor, tam yoğurt kâsesini alacak parmakları içine giriyor. ah
diyorlar adama taktı atatürk, birde zaten sinirlenmiş durumda, birde
çok titiz bu konuda, şimdi bir fırtına kopacak. adam perişan, ah paşam
vah paşam derken " ya niye bu kadar üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim
şimdi cacık yemiş olurum ". evet, bu espriyle 25 yılın sonunda
atatürk'ün müthiş espritüel olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım
konferansımın konusu ne biliyor musunuz? "espirileriyle atatürk".
bugün onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle
buluşacağız. o konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da
düşüneceğiz.
bir gazetecide atatürk'e sorar "size der diktatör diyorlar ne
dersiniz". atatürk şöyle bir bakar, " eğer ben diktatör olsaydım
hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız "
diyecektir. peki diktatör mü mustafa kemal bakalım.
izmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, ankara'ya hareket edecekler.
trene binerler kompartımana çekilirler. ertesi gün kompartımanı çalar
yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır atatürk. yaveri
"ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz" der. " ya
çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. kolumu
yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım
kalktım " der. yaveri; "aman paşam! birimize haber vereydiniz hemen
size bir yastıkla battaniye getirirdik" der. ve bir ülke kurtarmaktan
dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap derki " geç fark ettim
hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. hiçbirinize kıyamadım. önemli
olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması ". var mı böyle bir
şey! bu insana diktatör demeye kimin dili varabilir. ayaklarının
altına yunan bayrağı serildiğinde bayrak bir ulusun onurudur diye
basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını
çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi
olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.
bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen
arkadaşlarımız var. onların için de çok özel bir anısını anlatacağım.
istanbul üniversitesinin açılış töreni. çok mütevazı bir salon, tahta
iskemleler, ortaya atatürk'ün oturması için kırmızı renkte süslü
muhteşem bir koltuk konmuş. profesörlerle birlikte geliyor, buyurun
diyorlar. bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları
söylüyor; " sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu
koltuk sadece sizlere layıktır" diyor. en kıdemli profesörü o koltuğa
oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor.
evet, yani kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir mustafa
kemal'i görüyoruz orada. dünya lideri olmak sanıyorum bu evet.
bu arada istanbul ve ankara illerinden birisine atatürk adının
verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya istanbul'a
atatürk diyorduk ya ankara'ya. bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve
aynen şunları söylüyor ;" bir ismin dillerde kalması için şehrin
temellerine sığınmasına gerek yoktur. bakın bu şehrin ismi istanbul
ama fatih sultan mehmet'i hemen hatırlıyoruz. eğer ben bir şey
yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi
yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak isterim " diyecek,
hiçbir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. şimdi bakıyorum da
hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi yazıyor
merak ediyorum nasıl oluyor bu diye. evet, galiba beni bıraktınız, ben
25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız sabaha kadar buradayız. en iyisi
son iki anı ama onu en iyi anlatan anılarla programıma son vermek
istiyorum;
işte ilki öğrenciler evet sizin için. bir öğrenci anlatıyor, mahmut
sadi. şöyle anlatır mahmut sadi. "yıl 1923. istanbul üniversitesinde
öğrenci olduğum sıralar. okul duvarında bir ilan görüyorum. avrupa'ya
talebe yollanacaktır. allah allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923
avrupa'ya talebe! lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek
istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. benim ismimin yanına
atatürk " berlin üniversitesine gitsin " diye yazmış. zaman geldi.
sirkeci garındayım, ama kafam öyle karışık ki gitsem mi kalsam mı,
orda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne
yaparım? bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. o sırada bir müvezzi
ismimi çağırdı "mahmut sadi, mahmut sadi, bir telgrafın var" telgrafı
açtım aynen şunlar yazıyordu " sizleri birer kıvılcım olarak
gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz ". var mı böyle bir şey?
11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir
lider dünya lideri olmasın da ne olsun. yıl 1923, biz evimizde bir
çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. tüm ülkenin huyu
değişiyor. bunla uğraşan bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne
zaman, ne düşünebileceğini hissedebiliyor. mahmut sadi devam ediyor
"gel de şimdi gitme, git de orda çalışma, dön de bu ülke için canını
verme".diyor.
evet, bu gün en büyük şikâyeti ne türkiye'nin? beyin göçü. en iyi
beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka
baka gidiyorlar. peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? ha
o gün 11 öğrenciymiş, telgrafmış. bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail
bilgisayar var. yeter ki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların
sorumluluğunu alan bir liderleri olsun.
işte son anım, nehire nehir hanımefendiden; şöyle anlatır "o zamanlar
kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. benim
tiyatroda çömezlik dönemim. muhsin ertuğrul darül bedai'ye başyönetmen
olarak atanmış. çok titiz bir insan. provadan oyuna her şey saat
titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. provaya
geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. eee, tahmin
edersiniz ki bu durumda muhsin ertuğrul'unda düşmanı çoktu. bir gece
dolmabahçe'den atatürk'ün şehir tiyatrolarına geleciği haber verildi.
ben de karşılamak için hazırdım. fakat paşa gecikti. muhsin ertuğrul
kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı.
atatürk 4 dakika geç kalmıştı. etraftaki dalkavuklar atatürk
geldiğinde muhsin ertuğrul'un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini
ovuştura ovuştura anlattılar atatürk "yaaa öyle mi? muhsin ertuğrul'la
görüşürüz" dedi. herkes muhsin ertuğrul'un işinin bittiğine inanıyor,
ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı.
atatürk piyesin bitiminde muhsin ertuğrul'u ayakta karşıladı.
deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söyledi. " sizi tebrik
ederim işinizle ilgili ciddiyetiniz ülkenin gelişimini ciddiye
aldığınızı gösterir biz geç kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer bir
tek benim için perdeyi açmayıp oyunu başlatmasaydınız bu
dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben herkesin her sahada
işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak böyle ilerler
efendiler " demez mi. etraftakilerin suratları görülmeye değerdi o
sırada". ama işte liderlik diyorum. şimdi bir an günümüze geliyorum,
hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden. mümkün mü! ondan
sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en
büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor.
evet, atatürk ve onunla e ele verenler sayesinde üç tarafı deniz yerin
üstünü anlatayım mı? lütfen pazara gidelim yabancı ülkelere gittim.
portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu
dilimle yiyorlar, biz kelek çıktımı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz
var mı böyle bir nimet. lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen
bir yabancı konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana
"türklerin özel bir günü herhalde bu gün". "neden" dedim? eee baktı
kadın naylon torba naylon torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet
nerde, hangi ülkede. bir tane salatalık, bir tane domates, biz
kilolarla. ve bana ne dedi biliyor musunuz? "yahu ülkeme dönünce ne
isteyeceğim biliyor musun". "ne" dedim. "türkiye'yi isterim de isterim
diye tutturacağım" dedi. bir espriydi ama bir gerçek payı da olduğu su
götürmez.
peki, yerin altına geçelim. krom, brom, toryum, bor. tamam, güzel ama
petrolün zekâsına hayranım. neden mi? burada çıkıyor, burada çıkıyor,
burada çıkıyor ama türkiye'nin sınırını ezberletmişler petrole, bir
kilometre girmiyor içeri. var mı böyle bir petrol, yani altımız petrol
dolu aslında. hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara
göre bugün petrolden bir derece zengin maden var, uranyum. bu gün
dünyadaki, türkiye'de değil dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim
karadeniz dağlarında arzı endam ediyormuş. hoş o bize bakıyor biz ona
bakıyoruz ama türkiye'nin dış borcunun 19 katı değeri olduğu tespit
edilmiş uzaydan çekilen fotoğraflara göre.
yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar, üç
kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle
bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var
altımızda.
romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? suni termal
tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. erzurum'a gittim
kaynıyor, kozaklıya gittim kaynıyor, bursa'ya gittim kaynıyor, izmir
kaynıyor. sadece bizim sıcak su kaplıcamız. hakikisi var çünkü
elimizde.
geçen gün ısparta süleyman demirel üniversitesi beni davet etti
rektörlük, oraya gittim. beni darvas diye bir kayak merkezine
götürdüler. kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes davras'ta. bir
buçuk saat sonra, antalya akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans
için antalya'ya indim. millet denizde yüzüyordu. var mı böyle bir ülke
söyleyin bana. bir buçuk saatlik mesafede. bursa, uludağ'a
gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20 dakikada mudanya'ya gidiyorsunuz
denize giriyorlar. hakikaten yok böyle bir ülke. dünya yuvarlağını
çevirin hepsinin bir araya geldiği bir ülke söyleyin bana, ben
bulamadım. ya güneşi var ya kar-ı var ya denizi var ya dağı var
birinden biri mutlaka.
peki, bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken
başımız dertten kurtulur mu? asla. düşmanımız dünden daha az değil,
dünden daha çok. bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. nasıl olmasın
ki! galiba bir tek bizim gözümüz yok şu ülkede.
bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır
uyguluyorlar. bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın
dediler, yutmadık. daha sonra etnik böldüler, kürt-türk dediler,
kapışın dediler, yutmadık. dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan,
laik olan-olmayan, atatürk'çü olan-olmayan diye dörde beşe,
tarikatlara bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. ekonomiyi
kullandılar, zengin-fakir alan-alamayan dediler, gene olmadı. yani
tazı eski tazıydı, habire çulunu değiştirdiler. oyunun kuralı buydu
ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok.
yeni atatürk'ler yetişiyor ve gelmekte. işte bugün bizi kuvvetlendikçe
budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek
gafletinde olan ya da başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar
destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya
çalışan tüm ülkelere, iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı
ne zaman vereceğiz biliyor musunuz? onu anmayı bırakıp anlamaya
başladığımız zaman. onu yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve
eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. onu özlediğimiz kadar
özümsediğimiz zaman. onunla yarışan ama onu aşmış yeni mustafa
kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden
nakiye hanım, kara fatma, mustafa kemal gösterdiğin hedefe henüz
ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek sakın
bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.
atatürk de et artı kemik artı kandı,
insanüstü değildi yani atatürk,
atatürk de herkes gibi kusurları olan,
küçük büyük ve çirkin de olabilirdi,
ama güzeldi.
atatürk yorgunluk kahvesini bir subaşında yudumlamayı,
serhat türkülerini, alaturkayı, mesela safiye ayla'yı,
yemeklerden fasulye pilakisini seven,
mir-i kelam bir istanbul efendisi.
Âşık ve şair, mahcup ve ürkek,
ama karadenizli değil karadeniz kadar canlı,
adanalı değil ama adanalı kadar sıcakkanlı
ve bir aydın'lı kadar oturaklı ve zeybek.
velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı mustafa kemal.
insanüstü değildi atatürk, tam insandı.
araştırmacı yazar prof.
ilknur güntürkün kalıpçı
-----bize anlatılmayan atatürk-----
bunlar bize şunu gösteriyor: bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak gerektiğini... yıllardır bize atatürk'ü dahi öğretmediler. çünkü ne yabancı faktörler, ne de içimizde desteklenen geniş bir çevre, atatürk'ün yolundan gitmemizi asla istemedi. el birliği ile buna engel olmak için var güçleri ile çalıştılar...
1930'lardan ünlü iktisatçı rostow'un bir sözünü hatırlatmak isterim. "atatürk'ün türkiyesi böyle giderse süpergüç olacaktır"... gerçekten de öyle mi? arşivlere inin ve inceleyin. göreceksiniz ki atatürk döneminde büyüme ortalamamız %7,4'tür... hem de osmanlı borçlarını kabullenmemize ve sermayesiz bir ülke kurmamıza rağmen... eğer cumhuriyet tarihimizde bu oran devam etse idi, şimdi gsmh'si en yüksek 5 ülkeden biriydik...
ama onun yokluğunda bu oran %4'ün altına düşmüştür. onun ortalamasının da dahil edildiği hesaplamada. yani onun kredisini de yiyerek. fabrikaları olarak da zaten kredisini yiyip bitiren ve satan, batıran; bunları da yaparken "ne komünist ülke imiş, sat sat bitmiyor" diyen de akp hükümetinden maliye eski bakanı kemal unakıtan'dır. o sözlerin söylendiği seçim çalışması günlerinde tayyip de şu sözleri söylemiştir chp'liler için: "komünist ülkenin artığı bunlar"...
acaba atatürk'ü anlayamadığımızı düşünmenin vakti değil mi? bir şeyleri gerçekten doğru düzgün adam gibi öğrenmenin vakti geçmedi mi?