gündem
  1. · her yerinden öpüyorum rüştü
  2. · 2012
  3. · itü sözlük
  4. · itü sözlük yazarlarının aslında içmek istedikleri
  5. · cebe sevgili ismini kayıt şekilleri
  6. · ateist yazarların itü sözlük ten defolup gitmeleri
  7. · giyotine yolladılar gitmedim
  8. · yacöpsae
  9. · mastder

devrimcilerde yeni trend atatürk eleştirmenliği  

  1. son günlerde devrimci olarak kabul görmek için olmazsa olmaz şartlardan.

    kemalizmi, kemalistleri anladık da kemal ne alaka? hadi heyecanınızı da anlıyorum, atatürk az geliyor size farkındayım ama biraz daha realist ve sakin olmak gerek bence. yani ortada tamamlanmamış devrimlerin, üzerine devletin resmi ideoloji olarak dayattığı saçma kavramların olduğu çok doğru. insanların, maalesef ancak devletin izin verdiği ölçüde atatürk ü sevip anlayabildiği de. ama bunların tüm sorumluluğunu atatürk e yıkmak ne kadar doğru acaba? yani yeri geldiğinde “kemalizm devrimin dik alasıdır” diyorsunuz, deniz gezmişlerden mahir çayanlardan bahsediyorsunuz, iki dakika sonra yön atatürk e kayıyor. bir ikiyüzlülük seziyorum ben.

    tepeden inme devrimlerin yanlış ve başarısız olduğu aşikar. ancak bir dostumun tabiriyle “emperyalizm tarafından kuşatılmış olmak, bilinçsiz bir halk, yeni bir ülke ve dünya yaratmanın güçlüğü” gibi konuların hiç mi atatürk ü haklı kılan yanı yok? bu kadar mı yanlış yaptı atatürk bu ülkeyi bu şekilde kurtararak? bu kadar mı suçlu komünizm yanlısı olmadığı için? yani kendisinden önce ülkede bir lenin vardı da biz mi görmedik ya da hazır bir devleti aldı da kötü yerlere mi götürdü atatürk? hepsini geçtim, ondan sonra gelenlerin de mi suçu yok bugünkü kemalist rejimde?

    kısacası nereden, ne şartlardan gelindiğine de bakılması gerektiğini düşünüyorum. öyle kolay harcanacak bir adam değil zira.


    edit: eleştiriden kasıt son günlerde moda olan bok atmak eylemidir. böyle yazınca eleştiri kötü bir şeymiş gibi oldu, kastettiğim kesinlikle bu değildir ki kimsenin tekelinde de değildir düşünceyi yargılamak. sadece yiğidi öldür ama hakkını ver demek istedim.

    o değilde eskiden sadece gerici ve işbirlikçiler yapardı böyle şeyleri. şimdi ağızlarda sakız gibi. amaçlarına ulaşıyorlar mı ne..
    (melankolik demokrat, 12.05.2009 00:16 ~ 01:18)
  2. devrimcilerde(!) lafı yerine belki de "oportünistlerde" demenin daha doğru olacağı söylem.

    -----atatürk'ün bursa nutku-----
    (bkz: bkz: atatürk'ün bursa nutku)
    " türk genci, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. bunlarin lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir. bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir. hemen müdahale edecektir. elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. genç, "polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi degildir" diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. mahkeme onu mahkum edecektir. yine düşünecek: "demek adliyeyi de islah etmek, rejime göre düzenlemek lazım!" onu hapse atacaklar. kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; bana, ismet paşa'ya, meclis'e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını , kayrılmasını istemeyecek. diyecek ki, "ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım. müdahale ve hareketimde haklıyım. eğer buraya haksız gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir!" işte benim anladiğim türk genci ve türk gençliği!"

    mustafa kemal atatürk
    -----atatürk ün bursa nutku-----



    -----mahir çayan ı sahiplenen kemalist-----
    yalnız enteresan bir cümle takıldı gözüme. "hiçbir subaya selam durmazdı o."... çok tehlikeli bir söylem. zira devrimciler, her şey güllük gülistanlıkken kahvede sıkılıp devrim yapalım demediler. iktidar ve ordu abd uşağı oldu diye "tek yol devrim" dediler. askerlerimiz türkiye'nin askeri diye, abd'nin askeri değil diye devrim yapmak istediler. tıpkı atatürk'ün dediği gibi bursa nutkunda, her şeyleri ile direndiler...

    efendiler: gözlerinizi açın. türkiye'de bunca zaman meydana gelen darbeler hep "faşist darbe"lerdir. hep sol'u kıyan, bağımsız ülke amacımızdan biraz daha saptıran darbelerdir. 80'de sol'u yok eden bu faşist zihniyet, şimdi de muhalefeti toptan yok etmeye çalışmıyor mu? evet derin devlet hep oldu. ama asla bu ülkeyi daha müreffeh bir ülke yapmak değildi amaç. tüm dünya ülkelerinde ve özellikle nato bölgelerinde cia önderliğinde kurulan derin devletlerin amacı, komünizmi engellemek ve faşist darbeler gerçekleştirmekti...

    o kanlı tarihi yaratanlar da cia kamplarında eğitildiler. gerek ordusundan gerek mhp'sinden gerek radikal dinci örgütlerinden... hepsi faşist darbe için kullanıldılar. bunları devlet arşivlerinde görmek mümkündür.


    iyice okuyun:
    (bkz: kontrgerilla/@3424794)
    (bkz: doğan öz ün raporu/@3424855)

    derin devlete karşı gerçekten adam gibi dava açan o eli öpülesi savcı doğan öz'ü katledenler de yine bu derin devletin elemanlarıdır. ama üstüne gidilmemiştir. şimdi ise faşist darbe yapmaktan uzaklaşan ve o amaçtan kısmen sapmış kişilerle dolan derin devletin*'un yeniden yapılandırması yapılıyor. nasıl? faşist darbeye uzak kimselerin tasfiyesi veya konuyla alakasızların karalanması ile. bu sayede suçlanan, karalanan kimseler yine kemalistler, etnik köken ayrımı yapmayanlar, bütünlükçüler oluyor... soruyorum: bu derin devleti kuran cia iken, koskoca binlerce sayfalık iddianamelerde neden cia adı geçmez? neden gerçekten faşist, radikal kimselerin adı geçmez?

    cevabı pentagon'un haber sözcüsü newsweek vermiştir. "akp, ergenekon(!) davası ile derin devleti yeniden yapılandırmaya gidip islami faşist bir harekete dönüştürüyor" demiştir. yani babaları böyle demiştir.

    darbelerin geçmişi için:

    (bkz: mhp nin kanlı tarihi/!albastropos)
    (bkz: akp ve mhp nin gerçek yüzü/!albastropos)
    (bkz: akp nin türkiye yi bölme planı/!albastropos)

    derin devleti bu yeniden yapılandırma sürecinde çok akıllı yol izlendi. kemalistler darbeci gibi gösterilmeye çalışıldı. medya da zaten yandaş. hukuk ihlalleri gırla. yargı hiç olmadığı kadar siyasallaştı... ve öyle bir görüntü çizildi ki, sanki kemalistler ergenekon'u savunuyor. değil ey aklı evvel cüheyla kesimi değil... kemalistler de, solcular da, bütünlükçüler de darbeyi savunmuyor. bu oyuna gelmiyor sadece... failler belli iken bu derin devleti yeniden kurup amacından şaşmış derin devletin daha faşist ve güçlü hale getirilmek için hukukun silah olarak kullanılıp hem aklı selimlerin karalanmasına hem de gerçek darbecilerin yakalanmamasına isyan ediyorlar...

    gerçekten derin devleti kurcalayan rapor'u doğan öz yazdı. faili yakalanmasına rağmen serbest bırakan aklı evvelleri savunanlar şimdi cevaplasın. ki darbelerden, derin devletlerden en çok canı yananlar sol kesim iken, onları bu darbeyi savunuyor gibi göstermek de, bu oyunun bir parçası... bu derin devletin gerçekten yok edilmesi en çok bizim işimize gelir. zaten devrim yapanlar da bu yüzden can vermedi mi? mahir çayan ve arkadaşları kızıldere'de bu sebeple askerle çatışmak zorunda bırakılmadı mı? adam dahi öldürmemiş deniz gezmiş, yusuf aslan ve hüseyin inan bu cuntacı akılla idam edilmedi mi?

    şimdi bazı aklı evveller çıkmış, devrimci gençlerle atatürk'ü düşman göstermeye çalışıyor. o gençler, ata'nın bursa nutku'nda bahsettiği devrimci gençlerdir. bu ordu türkiye ordusudur. o halde amerikan menfaatine hizmet edecekse, birileri bu devleti uşak yapacaksa, bu uşaklığa hizmet edecek kimselerle kanının son damlasına kadar uğrşan gençler, atatürk'ün devrimci türkiye gençleridir...

    atatürk'ün türklük kavramını deniz gezmiş, mahir çayan ve arkadaşlarından başka hangi aklı evveliniz anladı? onlar alevi demeden, sünni demeden, türk-kürt demeden omuz omuza tam bağımsız türkiye için can verdiler... ve şimdi çıkmış cahil cüheyla tayfası, atamızı da, onun devrimci gençlerini de düşman etmeye çalışıyor... mahir çayan'ın da bahsettiği oportünist tayfa işte bu tayfadır... vaktiyle konferanstan onunla yüzleşmemek için kaçanlar, şimdi ölümüyle işlerine devam ediyor...

    unutmadık... biz o faşist, bölücü mantıkla denizler idam edildikten sonra mezarını kazmam diyen polisleri, namazını kılmam diyen imamları ve yan yana gömdürtmem diyen devlet görevlilerini de gördük. unutmadık... o zihniyet hiç değişmedi. bizler de hiç yutmadık...

    (bkz: itü sözlükte oluşan oportünist dalga/!albastropos)
    (bkz: atatürk e bok atmaya doyamamak/!albastropos)

    -----mahir çayan ı sahiplenen kemalist-----


    -----bize anlatılmayan atatürk-----

    araştırmacı yazar prof. ilknur güntürkün kalıpçı

    bize anlatılmayan atatürk...

    hepimizin bildiği gibi mustafa kemal atatürk dünya döneminin liderleri
    içerisinden 21. yüzyıla geçebilen tek liderdir. üstelik diğer liderler
    kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala
    halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle,
    saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.

    önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu
    kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?

    atatürk 'ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: asker atatürk
    ya da devlet adamı atatürk olarak.

    bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. zaten herhalde bir
    başkasına da rastlamamız mümkün değil. en büyük düşmanı; hani şu
    ordularını denize döktüğü düşmanı, yunan başkomutanı trikopis. hiçbir
    zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her cumhuriyet bayramı
    atina'daki türk büyükelçiliğine gidiyor trikopis, atatürk'ün resminin
    önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. böyle bir saygıyı en büyük
    düşmanında uyandırabilen bir mustafa kemal.

    yıl 1938, general mcarthur'un en zor, en problemli, en buhranlı
    dönemi. birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye
    döner ve aynen şöyle der:
    " şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile mustafa kemal'i görmek
    için neler vermezdim " dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen
    mustafa kemal'i.
    ya da, yıl 1938. bir iranlı şair bir tahran gazetesine ölümü üzerine
    bir şiir yazar. işte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak
    istiyorum. diyor ki ;
    " allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse
    başına mustafa kemal gibi lider getirir. " dizelerindeki bu
    kıskançlığı oluşturabilen mustafa kemal.

    yıl 1976, unesco üyelerine bir öneriyle gelir. öneri paketindeki bir
    cümleyi sizlere okumak istiyorum. diyor ki " bu gün unesco'nun
    üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası mustafa kemal'dir. "
    öneri nedir? öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı
    unesco'nun 152 ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir.
    birden isveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler:
    "ne yani, dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü
    böyle kutlayacak mıyız?" şeklindeki kinayeli sözlerine, rus delegesi
    ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen
    şöyle söyler;
    "genç delege arkadaşım hatırlatmak isterim ki atatürk öyle dünyadaki
    herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her
    problemimizde çare olarak aramalıyız " sözlerini döktürtebilen bir
    mustafa kemal. sonra ne mi olur? unesco tarihinde ilk ve tekdir hiç
    negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani
    isveç delegesi demişti ya "ne yani?" diye. o isveç delegesi bu imzanın
    atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;
    "ben atatürk'ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben
    atıyorum " diyecektir.





    işte o muhteşem belge diyor ki;

    "atatürk kimdir; atatürk ululararası anlayış, işbirliği, barış yolunda
    çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir
    inkilapçı, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder,
    insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca
    insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayırımı göstermeyen, eşi olmayan
    devlet adamı, türkiye cumhuriyetinin kurucusu "
    var mı böyle bir metin! bir filozof derki "bir ülke için kıstas
    aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin!" şu anda
    kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin
    gösteremeyiz. işte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. eşi
    olmayan devlet adamı metni... peki, daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede
    hemen, hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni görebiliriz,
    soruyorsunuz bana o bir ülke kim? işte o ülkenin adını vermeye benim
    dilim maalesef varmıyor.

    hadi gelin haiti'ye gidelim. yıl 1996, haiti cumhurbaşkanı ölür. bir
    vasiyet bırakmıştır. haiti'ye baktım haritada bir kutup kadar uzak
    ülke. haiti cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır.
    vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. haiti
    cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak
    istiyorum. diyor ki " bütün ömrüm boyunca türkiye'nin lideri mustafa
    kemal atatürk' ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm."

    peki, yıllar bir şey değiştirir mi? hayır. 2000 yılında bizim medyanın
    kaçırdığı bir bilgi var, abd başkanı milenyum mesajını veriyor.
    mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; " bugün milenyumun hiç şüphe
    yoktur ki tek devlet adamı mustafa kemal atatürk' tür. çünkü o yılın
    değil, asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir ." 2000 de abd
    başkanına işte bu gerçeği de ifade ettirebilen bir mustafa kemal var.
    asker mustafa kemal' in, devlet adamı mustafa kemal' in çok dışında
    bir mustafa kemal...

    2003 de bir şey değişti mi? 2004? hayır. 2004 de bir konferans
    veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. dedi ki "ben
    norveçliyim ve şu anda norveç'te çok sık kullandığımız bir deyim var,
    bu deyimin anlamını anladım" dedi. hanımefendi "nedir o deyim?" dedim.
    "norveççe' de "atatürk gibi düşünmek" deyimi var. çok sık kullanırız
    bu deyimi..." "nerelerde kullanırsınız?" dediğimde, "hani bir problem
    veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. deriz ki ona bu problemin
    mutlaka çözümü var. bir de atatürk gibi düşün ". o gün otelime geldim.
    televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de atatürk gibi düşün
    dediğimi hatırlıyorum ki galiba norveççe' den çok bizim dilimizin bu
    deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.

    bir ingiliz gazeteci atatürk'le bir röportaj yapar. röportajını
    amerikan büyük kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde mustafa
    kemal'e şöyle sorar gazeteci; " milletler cemiyeti'ne üye olmayı
    düşünüyor musunuz? " mustafa kemal'in cevabı aynen şöyle :
    " şartlarımızı koyarız. kabullerine bağlı. biz müracaat etmeyiz üye
    olmak için. eğer davet gelirse düşünürüz ". evet, milletler cemiyeti
    sadece türkiye'yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk
    davet edilen ülke olur mustafa kemal'in ülkesi, türkiye'si milletler
    cemiyeti'ne . sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında
    mustafa kemal'den. ama bu arada 2005'de daha yeni iki üç gün önce
    yabancı gazeteyi okuyorum. sürmanşet büyük puntolarla şu başlığı atmış
    "bu gün ortadoğu'ya düzinelerle atatürk lazım!" ...dedim ki yazara
    atatürk 'ü hiç tanımıyor herhalde. düzineye hiç gerek yok, tek bir
    tanesi de yeterdi aslında!









    örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter.
    filipinlerden çin'e kadar o kadar çok örnek var ki... ama gördük 1925'de
    1938'de 1996'da 2000'de 2005'de her ülkeden, her cinsten, her statüden
    insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla aradığı ama bizim olan bir mustafa
    kemal'den bahsediyoruz. bu gün "türkiye'nin en büyük sorunu nedir?"
    desem cevap olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz
    işsizlik diyorsunuz. ama bence türkiye'nin çok önemli bir problemi var
    o problemi çözersek türkiye ekonomiyi de çözer türkiye işsizliği de
    çözer. evet, türkiye'de lider yetiştirme sorunu var.

    lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan
    bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. yoksa
    içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. ama lider
    dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. işte
    böyle liderlere ihtiyacımız var. ben şimdi soracağım size şu anda
    karşımda pek çok genç arkadaşım oturuyor. bunlardan bir tanesinin bir
    kaç dönem sonrasının cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı ya da
    başbakanı, maliye bakanı ya da evinin anne babası olmadığını bana
    iddia edebilir misiniz? belki sizsiniz, ama biliniz ki işte bugün
    sizlerle paylaşacağım konu asrın lideri, dünya lideri ya da lider
    olmanın küçük sırlarını atatürk'le sizinle paylaşacağım.



    ilk sırrımız; atatürk tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım
    askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş. hemen asker elbisesini
    çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve inanır mısınız sınırlarını hangi
    sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise
    taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında
    hissetmiştir de onun için mustafa kemal bugün dünya lideridir. nasıl
    mı?



    atatürk' ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık
    araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. ilki çanakkale'de topçu atışımız
    başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği
    bir hikâye ama ben yine de anlatacağım. o günün ankara'sı kurak, çorak
    bir köy. çankaya'dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece
    bir tek iğde ağacı varmış. atatürk o iğde ağacının önünden
    geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam
    verirmiş. "aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?", " e, o demiş
    yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi.
    en az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var ". yani "niye
    şaşırıyorsunuz?" der gibiymiş. ve bir gün yanında bulunan arkadaşına
    "işte bu benim..." derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor "
    ne yaptınız bu ağaca " diyor. "paşam" diyorlar "yolu genişletmek için
    mecburduk kestik o ağacı". " yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı
    kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum " diyor. daha fazla dayanamıyor,
    arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür, hüngür
    ağlamaya başlıyor. bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? hayır. çok zor
    şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri
    olduğu için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu
    mustafa kemal'in omuzlarındadır da onun için.





    galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başladı.
    hani "bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale
    edebilirim" diye. çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız
    katliam.







    yıl 1930 atatürk yalova köşküne doğru çıkmakta. bir de bakar bir
    bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. " yahu " der " sen
    hayatında hiç böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki? kesmeye muktedir
    görüyorsun kendini ve niye ?" der. bahçıvan derki; " paşam çınar
    ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün
    pencerelerine müdahale ediyor. ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı
    keseceğiz. onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz ". bir
    an düşünür; " hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız " der.
    derler ki bu gün mustafa kemal bir hoş. ne demek köşkü tutup da
    ağaçtan uzaklaştırmak? ama inanır mısınız mühendis değil, mimar değil,
    ziraatçı değil ama ne yapar biliyor musunuz? istanbul'daki köprü
    altındaki tramvay raylarını yalova'ya taşıtır. köşkü hiç yıkmadan
    olduğu gibi tutarak kendisi de kazma kürek temelini kazar ve köşkün
    altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim
    kenara çekerek hala cumhuriyetimiz gibi ayakta durmakta olan çınar
    ağacının kurtuluşunu temin eder.

    yıl 1930. dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra.
    1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir
    mustafa kemal aslında. ama biraz acı parantezlerim olacak bu
    konferansımda. ilk acı parantezimi atatürk kimdir belgesiyle açmıştım,
    ikinci acı parantezim burada olacak. hadi gelin 5 mart 1996 ya gidelim
    yani günümüze yakın bir gün. "atatürk ve türk kadını" konulu tiyatrolu
    konferansımı 25 gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık,
    yorulduk, oturduk, televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika
    müddetle ve 5 kere görüntü zumlanmak üzere önemli bir haber verildi
    televizyonda. haberi aynen aktarıyorum, diyordu ki "amerika da eski
    bir ünlü bir müzikhol hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir
    yöntemle raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir
    binanın yapıldığı" haberiydi. dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi.
    gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? "ya öğretmenim
    biz tarihe pek bir daldık. bakın elalem, neler yapıyor? teknik,
    medeniyet biraz da onlara baksak" diyince arşivimde 1930'da atatürk'
    ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen
    resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki "şu anda ne
    söyleyeceksiniz bana?". bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? "ya
    öğretmenim suç bizde mi? biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz,
    sizden görüyoruz bu resimleri". ama o haberi bugün milyonlarca türk
    genci izledi ve oturdular 25 genç, bu haberi veren televizyona bir
    faks çektiler. faksta aynen şu yazıyordu "ikinci haber olarak 6 dakika
    müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek suretiyle bu arada da
    mutlak suretle mesajı iletin dediler "bu gün 1996, amerika çekiyor
    raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor, 1930 atatürk
    çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak için" bu mesajı da çok
    iyi verin dediler. yıl 1996 idi. yıl 2005 hiçbir televizyonda
    izlediniz mi? izlemediniz.

    ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız bunlar
    atatürk' ün hayatında tek tek örnekler olabilir. hadi gelin
    söğütözü'ne gidelim, hani şu ankara yakınlarındaki, o zaman için 80
    tane söğüt ağacının olduğu yere. söğütözü'ne atatürk hep dinlenmek
    için gelirmiş. bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak
    aktarmış; " ah! burada bir kulübem olsaydı keşke ". " ya paşam
    istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız şuraya " demişler. " buradaki
    ağaçlara ne olacak peki ". " paşam buradakiler söğüt ağacı; gönülsüz
    ağaçtır. sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka tutar " demişler. bir
    an durur, " bir tek şartla kabul ederim " der. " burada yetecek kadar
    söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim,
    önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin vereceğim ".
    yani bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel örnek
    teşkil eder bu. ne yapar biliyor musunuz? türkiye cumhuriyetinin
    cumhurbaşkanı mustafa kemal atatürk makamını çankaya'dan söğütözü'ne
    taşıtır hasırlar üzerine. kabullerini orda yapar, imzalarını orda
    atar, çadırda kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker,
    tuttuklarını görür, ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj
    olağanüstü büyük olan bu söğütözü'nde ki küçük atatürk kulübesinin
    yapılmasına izin verir.





    25 yıllık araştırmacıyım. benim elimde 130 belge var bizzat çevre
    hareketine bedenen katıldığına dair. sade bende 130 belge, kim bilir
    kaç belge var. keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi
    okullar da bu kulübeye götürüp de burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün
    betonu yeşile tercih eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.
    işte bu anlamda sahneye şimdi tahsin çoşkan'ı davet edelim. tahsin
    coşkan o zamanın genç bir ziraat mühendisi. " gel tahsin seni bir yere
    götüreceğim fikrini almak istiyorum " diyor. giderler, gösterdiği yere
    bakar tahsin bey. bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin
    olduğu berbat bir arazidir. " ya paşam hayrola" der. atatürk, " buraya
    bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum
    " der. " ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da
    zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı
    tercih ettiniz? " der.

    atatürk' ün cevabı atatürk'çedir. derki " ben en zor olanı yapayımda
    siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız. " ne bilsin ki en
    kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama bu arada tahsin çoşkan "
    paşam burarda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın " der. ama dinleyen
    kim. derki " tahsin buraya ziraatçıları getir ve incele bana resmi bir
    yazı getir burasıyla ilgili ". biraz sonra tahsin coşkan çok mutlu,
    kendi dediği çıktı, üzerinde " burada hiçbir şey yetişmez "yazılı,
    altında da ziraatçıların imzasının olduğu bir belgeyi mustafa kemal'in
    önüne koyar. atatürk biraz mütebbessim okur bu yazıyı. kaleme alır, bu
    kâğıdın yanına aynen şunları yazar "burası vatan toprağıdır, kaderine
    terk edemeyiz". etmez de. aynı sakarya savunması gibi akasya
    savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 ağustos olarak tamamlar
    ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık
    bu günü, 25 mayıs 1933. ne yapar biliyor musunuz? hani 5 haziranlarda
    kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? çevre günü ne zaman
    kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. peki, 25 mayıs 1933, atatürk ne
    yaptı? ilk çevre günü kutlamasını yaptı. hem de bugün okullara
    soruyorum diyorsunuz ki ne yaptınız diye "ya ağaç diktik diyorsunuz ya
    çöp topladık" öyle falan değil. bütün ankara halkını bedava trenlerle
    buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler,
    havuz yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler. hatta bütün masrafı
    cebinden ödemiştir ama karı da almamıştır, buraya bir fabrika
    yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir, herkes yemektedir. herkes
    çok mutlu ama en mutlusu mustafa kemal atatürk.

    nebizade diye bir arkadaşı var, nebizade'nin kafa çok karışık. " yahu
    paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı.
    peki, sen nasıl anladın burada orman olacağını? " der. " gel nebizade
    gel, şimdi anlatayım sana. hani tahsin çoşkan'ın burada bir şey
    yetişmez dediği günün akşamı tebdili kıyafetle çankaya'dan kaçtım,
    buradaki köylülere geldim. köylüler beni tanımadılar. köylülere,
    ağalar dedim burada ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan
    nasıl ispat edersiniz dedim. "al dediler", bana bir testi su verdiler,
    bir de kazma kürek. "kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını
    söyleriz" dediler. ah o iki gün çankaya'da nasıl geçti bir allah bilir
    bir de ben. iki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su
    bitmişti, köylülere uzattım. dediler ki bana "ağa testide su kalmamış,
    toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş
    burada ne ekersen biçersin". ve hani tahsin coşkan'ın o raporu bana
    getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim"
    diyecektir.

    dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz? hani atatürk' e
    kimdi en çok karşı çıkan, evet tahsin coşkan'dı. onu da atatürk buraya
    müdür tayin eder. evet, lider olmak hakikaten kolay iş değil. bu arada
    biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. çalışmadığımızın en acı örneğini
    türkiye yaşadı zaten. neydi o örnek "17 ağustos depremi". evet deprem
    bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu
    binalar çöktü. oysa 1930'dan beri bize "lütfen tabiatla oynamayın, tek
    bir ağaçla bile oynamayın" diye bize örnek olan bir liderimiz varken
    yaşadık bu acıyı...





    bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne
    güzel değerlendirmiş hareketini. ben size bu bilgileri vermek için
    1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri
    tarıyorum. taramam sırasında 28 temmuz 1933 günün cumhuriyet
    gazetesinde bir haber okudum. inanılmaz bir haberdi. hani bir çiçek
    alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da "atatürk
    çiçeği" diyoruz. o atatürk çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk
    ama bakın gazeteyi aynen okuyorum. gazete haberi şu "chicago özel,
    geçenlerde wanderbilt üniversitesi profesörlerinden doktor kirk landın
    laboratuarları nda muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni
    bir çiçek elde edilmiştir profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında
    duran ama tarsus kolejinde atatürk'le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve
    ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe atatürk isminin
    verilmesini önermiştir. ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş
    ve atatürk' ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy
    birliğiyle kabul edilmiştir". yani dünyadaki her ülkede bu çiçek gazi
    atatürk adıyla üretiliyor ve satılıyor.

    peki, başka bir lider var mı diye araştırdım bir çiçeğe adını veren,
    başka hiçbir lider yok. çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir
    lideri dünya tarihi yazmamıştır. diyor ki mustafa kemal "çevre
    hareketi dışında eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya
    kalkıştıysanız ki içinizde öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf
    başkanları vardır eğer sınıf başkanı olacaksan bu bir liderliktir
    sınırın nedir? sınıftır sınıfın içerisindeki tek bir tebeşir tanesi
    tek bir sıra tek arkadaşının problemiyle ilgilenemeyeceksen o
    liderliği kabul etmeyeceksin demektedir mustafa kemal.

    peki, ikinci sırrımız ne? ikinci sırrımız; dünya tarihi sadece bir
    sıfatı mustafa kemal'e vermiştir. başka dünyada hiçbir liderin
    alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? ne dersiniz? evet,
    başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi
    gönlünüzden geçen sıfatları atatürk'ün ama soruyorum sizlere bir insan
    doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya
    çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir.
    ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider mustafa kemal
    atatürk olduğu için dünyada " kültür antropologu " sıfatı verilebilen
    tek lider mustafa kemal'dir.

    "kültür antropologu" nedir ne değildir uzun uzun başınızı
    ağrıtmayacağım. hadi gelin 5 mayıs 1935, ahlatlıbel'e gidelim.
    ahlatlıbel ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz.
    bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren mustafa kemal,
    müzelerin açılma emrini veren de mustafa kemal. ama bugünkülerde
    olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. nasıl yetişmiş inanın, 25
    yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım. bakıyorsunuz efes kazıları
    başlıyor iki kere gidiyor, konya'da asar kazıları başlıyor başında,
    birde bakıyorsunuz ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak
    alıyor, ölçüyor, biçiyor. "ya ne yapıyor mustafa kemal" diyorlar.

    çankaya'ya gidiyor, çankaya'da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak
    için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar
    ediyor bir heyecan bir telaş. üç gün sonra " gelin diyor ahlatlıbel'e
    gidiyoruz ". hemen geliyor diyor ki " arkeologlar toplanın ".
    biliyorsunuz başlarında en büyük arkeologumuz zübeyir koşar var. bu
    zübeyir koşar'ın bir e bir anısıdır. toplanıyor ve diyor ki mustafa
    kemal heyecanla;

    " kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir ".

    yabancı arkeologlar "el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet
    adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun" der gibi
    aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. başlıyorlar
    mustafa kemal'in gösterdiği yeri kazmaya. sonuç mu? bütün bulgular
    oradan çıkacaktır. inat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi
    dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamayacaklardı r.





    bunun üç gün sonrası, atatürk galip arcan'ın yazdığı "sırat köprüsü"
    adlı piyese davetlidir. davetiyede böyle yazar piyesin başında
    mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince "
    bana galip arcan'ı çağarın! " der. galip arcan gelince " bu piyesi siz
    mi yazdınız? "der. " evet, paşam ben yazdım ". " hayır, bu bir bolunun
    flor doranj adlı boldvilin'in aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz
    hakkınızda soruşturma açtırıyorum " diyecektir. buna benzer pek çok
    anıyı da okuyunca ne dedim biliyor musunuz? samimi konuşacağım inanın
    sizlerle. dedim ki " a be atam boldvilin' e varıncaya kadar ne zaman
    okursun? ne zaman kafanda tutarsın ". ve o sırada ne yaptım biliyor
    musunuz? yirmi yıllık araştırmacıydım, atatürk'le iddiaya girmek gibi,
    dedim "senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan
    bulmak benim boynumun borcu olsun".

    o sırada da "sanat ve atatürk" adlı araştırmamı yapıyorum baktım
    resimde türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin
    etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. ne? sinema.
    dedim "herhalde burada iddiayı kazandım". hey hat, başyönetmen cezmi
    ar, başrolde mustafa kemal, film çekiyorlar. ve cezmi ar mustafa
    kemal'e tabi cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer
    oyunculara şiddetle bağırıyor. atatürk " gel cezmi gel, burada
    başkomutan sensin. ben bu işi bilmem. önemli olan işin iyi çıkması.
    bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın " der. cezmi ar hayatının
    son günlerinde "ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım"
    diyecektir.

    yıl 1937, münir hayri egeliyle odalarına çekilirler. çankaya' da ne mi
    yaparlar? atatürk bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur;
    "ben bir inkılap çocuğuyum" dur adı. kendi yazdığı film senaryosunu
    münir hayri egeli çekecektir, atatürk oynayacaktır. ama yıl 1937'dir,
    ömrü vefa etmemiştir. derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu
    filme çekin pokemon'dan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle
    bakıyorum.

    bu arada atatürk'ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam
    dedim. kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı mustafa kemal kazandı
    ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. asıl sır nerde? o sırada en büyük
    lider eleştirmeninin sözü geldi elime. liderleri çok sıkı eleştiren
    bir eleştirmen diyor ki atatürk için "liderler içerisinde eleştiri
    acizliği yaşadığım tek lider mustafa kemal'dir. çünkü bütün rönesans,
    bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında
    toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük
    bir mucizedir en büyük radikal mustafa kemal'dir" bunu biz demiyoruz
    dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.

    peki, tamam laf iyi de diyorsunuz ki laflar karın doyurmuyor, esas sır
    nerde çok merak ediyorum. on yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın
    başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir
    bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara
    gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, ankara'daki
    caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları
    yapıyor, e on yılda bunların hepsi peki nasıl? ben esas sırrı nerde
    buldum biliyor musunuz? onun bir sözünde. ama bu bence ve dedim ki bu
    sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza
    yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde türkiye çok
    farklı bir yerde olurdu şu anda. atatürk diyor ki" çocukluğumda elime
    geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün
    yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım ". esas sır bence burada.
    çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35
    yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46
    yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi
    cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist mustafa kemal'dir.
    işte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize
    geçecektir mustafa kemal.







    okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? bildiğimiz gibi bir okuma
    değil. sizi 1914 anafartalar' a götürüyorum. anafartalar' da savaşın
    bir dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça
    dinlenmek istersiniz. öyle bir şey yok. macar türkoloğu nemetin,
    fransız türkoloğu devinin türkoloji albümleri duruyormuş. açıyor
    onları okuyor mustafa kemal. diyorlar ki "niye bunları okuma gereği
    duyuyorsun" verdiği cevaba bakın. onlara diyor ki " savaştan sonra bu
    dilin değişme ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum ". yıl 1914,
    gelelim 1916'ya. bitlis cephesi komutanı mustafa kemal bitlis
    cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor,
    yaveri izzettin çalışlar'ı çağırıyor ve eline bir not veriyor. notta
    ne yazıyor biliyor musunuz? " savaştan sonra ilk işimiz türk kadınına
    serbestîsini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak
    ". yıl 1916, türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok.
    sokağa çıkma hakkı olmayan bir türk kadını. peki, sizce tam savaşın en
    hararetli zamanında neden türk kadını geldi mustafa kemal'in aklına.
    ha, kurtuluş savaşında gördüğümüz kadın manzarası, değil atatürk'ü,
    dünyayı şaşırtan bir manzaradır. ülkelerin savaşları olmuştur ama
    topyekûn savaş örneği ilk defa kurtuluş savaşında görülmektedir.

    atatürk bu savaşta ayşe hatunu tanımıştır ayşe hatunu hepimiz
    tanıyoruz. bilmeyen var mı içinizde? onun yapabildiğini acaba hangi
    ülkenin kadını yapabilir? ya da zamanımızda hangi kadın yapabilir?
    benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım
    düşünüyorum. biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omzunda mermi ve
    cepheye cephane götürüyor. sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya
    başlıyor. ve bu sırada ölmesi falan problem değil hatunun, ama düşman
    eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek,
    bütün düşüncesi o ayşe hatun'un. ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar,
    düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit
    ettiğini görecektir ayşe hatun ya da diğer adıyla tayyibe hatun. peki,
    ne yapar? çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları
    söylemiştir. kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. " sen yüzlerce
    binlerce yıl sonra doğacak türk çocukları için şehit oldun " (yani
    şurada oturan bizler için şehit olan) " bu benim içinde senin içinde
    bir şereftir. yeter ki vatan sağ olsun " diyor, omzuna alıyor
    cephanesini ve yola koyuluyor. hanımefendiler içinizde anne olanlar
    var. lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. el
    bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın
    sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu? işte bu ayşe ya da diğer adıyla
    tayyibe hatunu tanıdı mustafa kemal.

    kurtuluş savaşında kütahya sırtları, eksi 30, eksi 40. ve 75-80
    yaşlarında bir nine. gerisini gelin kafile komutanı mustafa necati'den
    dinleyelim. mustafa necati neyi görür? bütün yorgan battaniye ne varsa
    cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. aynen şunları söyler
    " nine kar sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına "
    dediğinde aldığı cevap "dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın.
    ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. hayır, oğlum hayır
    hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorum ki. düşman bu topraklara girdi
    gireli benim içim yanıyor içim a oğul" diyen bir nineyi tanıdı mustafa
    kemal.
    albay hulusi atağ'ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve
    cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. hulusi atak sorar "
    bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım " dediğinde aldığı
    cevap " adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım anadolu "
    cevabındaki adımın ne önemi var önemli olan ülkemin adı ve gururu
    düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle
    sürebilseydi bugün. üzerinde atatürk yazılı kapsülü inanın, inanın hiç
    mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka biz
    olurduk.
    evet, bu savaşta atatürk dünyaya tek geçen zekiye hanımı tanıdı.
    zekiye hanım ne yaptı biliyor musunuz? dünyaya ilk ve tek geçen
    kadınımızdır. 10 aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını
    toplamış, dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. hayır, 3000 kadın,
    yapımcısı, dinleyicisi, konuşmacısı. kadın olan dünyada ilk mitingdir
    bu, onun için dünyaya ilk geçmiştir. peki, zekiye hanım nasıl
    toplamıştır, cep telefonu yok faks yok, hiçbir araç yok. hadi bunlar
    oldu farz edelim. kadının sokağa çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl
    organize oldu dersiniz? evet, bunu incelediğimde inanılmaz bir hem
    hayranlık hem de üzüntü duydum neden biliyor musunuz?



    cep telefonunuz var, faksımız var. pek çok kulübün, pek çok derneğin
    davetlisi olarak gidiyorum. hanımlar 50 kişi geldi mi aman diyorlar bu
    gün çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama projesinin adını
    da söylemek istiyorum zekiye hanımın "mutfak projesi", inanılmaz bir
    proje. daha sonra bir yerde tekrar geçecek bu proje.

    atatürk zekiye hanımı, nakiye hanımı tanıdı bu savaşta. atatürk melek
    reşit'i tanıdı, atatürk şukufe nihal'i tanıdı ve atatürk ekmek
    pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip
    askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği
    için ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan nazife kadını tanıdı bu
    savaşta. bu savaşta atatürk taccülcalala hanımı tanıdı atatürk
    üsteğmenlerimizi, binbaşı hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta tuğgeneral
    rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8
    yaşındaki nezahat kızımızı tanıdı. işte nezahat kızımızın yanında
    şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle
    yazmış "anne nezahat'le babasının arasındaki konuşmayı duyaydın benim
    burada niye olduğumu anlardın" demiş ve bu arada şöyle yazmış" biz
    mehmetçik nezahat'e türklerin jan dark'ı diyoruz" demiş. bu bana acı
    geldi. ben jan dark'ı ortaokuldan beri tanıyordum ama nezahat'i ancak
    bu araştırmam da tanıdım. bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış
    oldum. bu kadınlarımızı ben atatürk ve türk kadını konulu
    konferansımda anlattığım için burada sadece adlarını anmadan
    geçemeyeceğimi gördüm.
    bu arada atatürk okumuşta yazmaya da vakit bulabilmiş. evet, bizler
    için bir geometri kitabı yazmış. üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48
    tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat mustafa
    kemal'dir. iyi ki de yazmış eşkenar üçgen demek için "müselleseyi
    bilmem ne bilmem ne..." demek gerekir. inanın bu kadar şeyi aklımda
    tutuyorum, bir onu tutamadım. iyi ki yazmışsın dedim. bu arada atatürk
    her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir
    gazete çıkarıyor. adı "mimber", 52 sayı çıkmış gazetesi ve bu
    gazeteleri okuduğum zaman bu mustafa kemal'in gazetesi dedim. "sansür"
    kelimesi ilk defa bu gazetede yer almıştır. bu arada keşke bütün türk
    gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim.
    çok moral bulurlardı çünkü.

    bu arada çok güzel şiirler yazmış. ilk şiiri 1908 şanlı ordu
    dergisinde yayınlanmış. keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de
    aktarabilseydim. bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış,
    sinema senaryoları yazmış, yazmış yazmış. peki, okumuş yazmışta sadece
    gününün problemlerine mi çare bulmuş mustafa kemal? sadece gününü mü
    kurtarmış acaba? hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım
    mı ne dersiniz?

    işte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir itirafta
    bulunmak istiyorum, diyorum ki atatürk inanın, bugün sanıyorum 7 şubat
    2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün
    kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak
    bırakmış bir lider. söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider.
    diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. işte ilk
    örneğimiz; dediniz ki demin türkiye'deki sorunları sorduğumda size,
    dediniz ki önemli olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. peki,
    amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan mr. johns bize şunu
    öneriyor, diyor ki "ekonomiyle savaşta bir tek atatürk'ü örnek alsın
    yeter türkiye".

    atatürk'ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba ve bunun
    üzerine oturdum, maliye arşivine indim, maliye arşivini incelememde
    atatürk'ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? türk
    parasının değerini korumak. peki, 1919'a baktım türk parası sterlin
    karşısında, o zaman dolar yok, sterlin karşısında 605 kuruş. ha bir
    savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. peki, 1938'de kaç kuruş
    biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. buna
    gerçekten inanmaya imkân yok. peki dedim ki herhalde yanlış okudum
    banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919 dan 1938 son
    dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son
    dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. peki, son
    dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19
    senede %8. bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir takım
    yerlerde sanıyorum.



    bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 aralık 1927
    tarih. 5 aralık 1927'de bir türk lirası verdiğimiz zaman 2 dolar
    alabiliyormuşuz karşılığında. eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık
    size karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz,
    karşılığında 40 milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini
    yapaydı. ama diyorum ki lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı
    olabilirsiniz, ilerde başbakan olabilirsiniz, ilerde aile
    kurabilirsiniz oda bir ekonomik sektördür ve ekonomiye yön
    vereceksiniz. bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları
    çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle atatürk'ü mutlaka
    incelemenizi tavsiye ediyorum.

    bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey var.
    ekonomik kriz var. bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. peki,
    soruyorum size sarsılmayan bir ülke söyleyin. türkiye tabiî ki. peki,
    1929'da bütün dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. hadi
    etkilenmedin de, rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2
    artıyor. eksilmeye alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize.
    enflasyon ne kadar? eksi 1.2, bunlar resmi rakamlar.

    peki, ikinci örnek, günümüze örnek;1996 ingiltere'de bir seçim
    yapılır. meclisteki kadın milletvekili sayısı seçimden önce 13,
    seçimden sonra birden 123 olur. hiii, derler kim yaptı bu başarıyı,
    lezli abdela diye bir hanımefendi. lezli abdela'yı tüm ülkeler
    çağırır, "ya bize de öğret metodunu da bizde kadını fazla sokalım
    meclise" derler. lezli abdela'yı türkiye de çağırır. şileye gelir,
    dolar alır anlatmak için. ve işte sözlerinin özeti "ingiliz kadını bu
    başarıyı atatürk'e danıştı". yani ben türkiye ye terciye tere satmaya
    geldim. peki, lezli abdela'nın uyguladığı projenin adını biliyor
    musunuz? "mutfak projesi" peki şöyle yazıyor şurada; "1919'dan beri
    biz türk kadını ve atatürk'ün peşindeyiz merak ediyorum iki kadın
    milletvekilinizde benim peşimde niye acaba" diye de ironi yapmış
    burada. bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız türkiye'de
    sanıyorum türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış
    içinde olacaktı, hiç şüphe yok buna.

    peki, bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişiz ki bunlardan bir
    tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda,
    bizden dünya orduları örnek alıyor. kurtuluş savaşında rütbe alan
    kadın askerlerimiz; binbaşı ayşe altuntaç, üsteğmen emine vardarlı,
    üsteğmen fatma şimşek. ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz
    var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat
    atatürk tarafından atanmış, üsteğmen kara fatma. evet, dünyadaki ilk
    müfreze reisesi kadın unvanını taşır kara fatma. ben geçenlerde
    erzurum'a davetliyim, erzurum üniversitesi rektörümüz davet etti
    uçakla gittim. indim uçaktan "of ayağım belim melim" dedim, bir an
    aklıma geldi, biliyorsunuz kara fatma erzurumlu; erzurum'u 13 kadınla
    müdafaa ediyor, atına atlıyor bursa'ya kadar geliyor, bursa'nın
    kurtuluşuna da tanık oluyor. ben uçakla zor gittiğim yere, önümde
    yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! ha o zaman
    sanıyorum şu andaki türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı
    yok, eğer kara fatmaları eğer şerife bacıları tanısaydı.

    evet, anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım
    zannediyordum. şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniiyim. bu arada kara
    fatma'nın savaşta yaptıklarını, dedim ya bursa'ya kadar gelmiş, üç
    oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları izmit muharebesinde kesilmiş,
    sadece savaşı anlatmak için bir konferans gerekir kara fatma'nın. ama
    tamim gazetesini okuyorum, tamim gazetesini okurken kara fatma'yla
    yapılmış bir röportajı okudum, inanılmazdı. gazeteci soruyor diyor ki;
    "çok fakirsin çok çok ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı
    sana bağlanan maaşı kızılay'a bağışladın" diyor. verdiği cevap tarihi
    bir cevap aynen şöyle:









    "ben kurtuluş savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında
    yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı
    kızılay'a bağışlıyorum " diyecektir. bu bana neyi hatırlattı biliyor
    musunuz? atatürk'e bir gazeteci sorar; "neden mal ve mülkünüzü
    milletinize bağışladınız" diye. atatürk'ün verdiği cevabı aynen
    aktarıyorum:

    "mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime
    bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik
    insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır ." diye cevaplayacaktı r. ne
    güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine
    kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne
    diyelim sağ olsunlar, var olsunlar.



    dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, kara
    fatmalar, mustafa kemaller örnek olsunlar. tabi kara fatma'nın örnek
    olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası
    olarak kara fatma'nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. bu arada
    atatürk'ün şu sözü çok hoşuma gider diyor ki; "geçmişi ne kadar çok
    unutursak geleceği korumak o kadar zor olur." biz kara fatmaları
    mutlaka hatırlamalıyız sanıyorum.

    bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, melek hanım. haçin
    katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 türk hunharca katledilmiştir.
    hepsi öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? şair
    melek hanım diye anılırmış haçin'de. şahadetinden sonra kolunun
    altından bir bohça çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan
    yazmış. o anda gördüklerini kaleme almış. mektupçu hüseyin nasıl
    vahşetle öldürüldü, komşu kızı hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini
    kaleme aldığı bir destan. başına ne demiş biliyor musunuz "inşallah
    okuna". ben 45 yaşımda bunu okuyabildim en sonuna da "bizden
    sonrakiler neler çektiğimizi bileler diye yazıyorum" demiş son iki
    kıtayı sizlere okuyorum:

    meydan kazanı kurdular
    tüm bebeklerimizi kaynattılar
    gün görmedik anaları
    süngü ile oynattılar
    kundakları verdiler
    kanlı kundak yu dediler
    bebelerimizi kaynattılar kaynattılar
    kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler

    evet, biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay oturmuyoruz.
    evet, bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik biraz
    da gülümseyelim mi?
    lider dedik, atatürk'ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı hepsi
    ciddi. lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba atatürk hiç mi
    gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? hadi gelin antalya'ya gidelim.
    antalya yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir " ya bu türküyü
    çok sevdim bulun getirin bu türküyü söyleyeni " der. küçücük bir çoban
    gelir. derki " sesin çok güzel bana da bir türkü okur musun? "başlar
    çoban "demirciler demir döver tunç olur" diye. bitince atatürk
    dalmıştır "bis bis" der. çoban böyle bakar. " oğlum der bis" der "çok
    beğendik tekrarla anlamına gelir ". hiç nazlanmaz gene aynı türküyü
    okumaya başlar. atatürk türkü bitince cebinden bir harçlık çıkarır
    uzatır. çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır
    atatürk'e "bis bis" der. bu espri atatürk'ün çok hoşuna gittiği için
    çok ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.





    atatürk'ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek
    masasında hiç hoşlanmıyor. karşısındaki adam da atatürk'e "sen
    türklerin şahısın şususun bususun ...", feci dalkavuk. yoğurt kâsesi
    adamın önündeymiş diyor ki atatürk;" şu yoğurt kâsesini bana uzatır
    mısınız?" adam yoğurt kâsesi uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü
    ilikliyor, tam yoğurt kâsesini alacak parmakları içine giriyor. ah
    diyorlar adama taktı atatürk, birde zaten sinirlenmiş durumda, birde
    çok titiz bu konuda, şimdi bir fırtına kopacak. adam perişan, ah paşam
    vah paşam derken " ya niye bu kadar üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim
    şimdi cacık yemiş olurum ". evet, bu espriyle 25 yılın sonunda
    atatürk'ün müthiş espritüel olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım
    konferansımın konusu ne biliyor musunuz? "espirileriyle atatürk".
    bugün onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle
    buluşacağız. o konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da
    düşüneceğiz.

    bir gazetecide atatürk'e sorar "size der diktatör diyorlar ne
    dersiniz". atatürk şöyle bir bakar, " eğer ben diktatör olsaydım
    hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız "
    diyecektir. peki diktatör mü mustafa kemal bakalım.

    izmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, ankara'ya hareket edecekler.
    trene binerler kompartımana çekilirler. ertesi gün kompartımanı çalar
    yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır atatürk. yaveri
    "ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz" der. " ya
    çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. kolumu
    yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım
    kalktım " der. yaveri; "aman paşam! birimize haber vereydiniz hemen
    size bir yastıkla battaniye getirirdik" der. ve bir ülke kurtarmaktan
    dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap derki " geç fark ettim
    hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. hiçbirinize kıyamadım. önemli
    olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması ". var mı böyle bir
    şey! bu insana diktatör demeye kimin dili varabilir. ayaklarının
    altına yunan bayrağı serildiğinde bayrak bir ulusun onurudur diye
    basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını
    çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi
    olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.

    bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen
    arkadaşlarımız var. onların için de çok özel bir anısını anlatacağım.
    istanbul üniversitesinin açılış töreni. çok mütevazı bir salon, tahta
    iskemleler, ortaya atatürk'ün oturması için kırmızı renkte süslü
    muhteşem bir koltuk konmuş. profesörlerle birlikte geliyor, buyurun
    diyorlar. bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları
    söylüyor; " sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu
    koltuk sadece sizlere layıktır" diyor. en kıdemli profesörü o koltuğa
    oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor.
    evet, yani kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir mustafa
    kemal'i görüyoruz orada. dünya lideri olmak sanıyorum bu evet.

    bu arada istanbul ve ankara illerinden birisine atatürk adının
    verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya istanbul'a
    atatürk diyorduk ya ankara'ya. bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve
    aynen şunları söylüyor ;" bir ismin dillerde kalması için şehrin
    temellerine sığınmasına gerek yoktur. bakın bu şehrin ismi istanbul
    ama fatih sultan mehmet'i hemen hatırlıyoruz. eğer ben bir şey
    yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi
    yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak isterim " diyecek,
    hiçbir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. şimdi bakıyorum da
    hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi yazıyor
    merak ediyorum nasıl oluyor bu diye. evet, galiba beni bıraktınız, ben
    25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız sabaha kadar buradayız. en iyisi
    son iki anı ama onu en iyi anlatan anılarla programıma son vermek
    istiyorum;







    işte ilki öğrenciler evet sizin için. bir öğrenci anlatıyor, mahmut
    sadi. şöyle anlatır mahmut sadi. "yıl 1923. istanbul üniversitesinde
    öğrenci olduğum sıralar. okul duvarında bir ilan görüyorum. avrupa'ya
    talebe yollanacaktır. allah allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923
    avrupa'ya talebe! lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek
    istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. benim ismimin yanına
    atatürk " berlin üniversitesine gitsin " diye yazmış. zaman geldi.
    sirkeci garındayım, ama kafam öyle karışık ki gitsem mi kalsam mı,
    orda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne
    yaparım? bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. o sırada bir müvezzi
    ismimi çağırdı "mahmut sadi, mahmut sadi, bir telgrafın var" telgrafı
    açtım aynen şunlar yazıyordu " sizleri birer kıvılcım olarak
    gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz ". var mı böyle bir şey?
    11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir
    lider dünya lideri olmasın da ne olsun. yıl 1923, biz evimizde bir
    çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. tüm ülkenin huyu
    değişiyor. bunla uğraşan bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne
    zaman, ne düşünebileceğini hissedebiliyor. mahmut sadi devam ediyor
    "gel de şimdi gitme, git de orda çalışma, dön de bu ülke için canını
    verme".diyor.

    evet, bu gün en büyük şikâyeti ne türkiye'nin? beyin göçü. en iyi
    beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka
    baka gidiyorlar. peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? ha
    o gün 11 öğrenciymiş, telgrafmış. bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail
    bilgisayar var. yeter ki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların
    sorumluluğunu alan bir liderleri olsun.

    işte son anım, nehire nehir hanımefendiden; şöyle anlatır "o zamanlar
    kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. benim
    tiyatroda çömezlik dönemim. muhsin ertuğrul darül bedai'ye başyönetmen
    olarak atanmış. çok titiz bir insan. provadan oyuna her şey saat
    titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. provaya
    geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. eee, tahmin
    edersiniz ki bu durumda muhsin ertuğrul'unda düşmanı çoktu. bir gece
    dolmabahçe'den atatürk'ün şehir tiyatrolarına geleciği haber verildi.
    ben de karşılamak için hazırdım. fakat paşa gecikti. muhsin ertuğrul
    kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı.
    atatürk 4 dakika geç kalmıştı. etraftaki dalkavuklar atatürk
    geldiğinde muhsin ertuğrul'un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini
    ovuştura ovuştura anlattılar atatürk "yaaa öyle mi? muhsin ertuğrul'la
    görüşürüz" dedi. herkes muhsin ertuğrul'un işinin bittiğine inanıyor,
    ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı.
    atatürk piyesin bitiminde muhsin ertuğrul'u ayakta karşıladı.

    deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söyledi. " sizi tebrik
    ederim işinizle ilgili ciddiyetiniz ülkenin gelişimini ciddiye
    aldığınızı gösterir biz geç kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer bir
    tek benim için perdeyi açmayıp oyunu başlatmasaydınız bu
    dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben herkesin her sahada
    işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak böyle ilerler
    efendiler " demez mi. etraftakilerin suratları görülmeye değerdi o
    sırada". ama işte liderlik diyorum. şimdi bir an günümüze geliyorum,
    hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden. mümkün mü! ondan
    sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en
    büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor.

    evet, atatürk ve onunla e ele verenler sayesinde üç tarafı deniz yerin
    üstünü anlatayım mı? lütfen pazara gidelim yabancı ülkelere gittim.
    portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu
    dilimle yiyorlar, biz kelek çıktımı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz
    var mı böyle bir nimet. lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen
    bir yabancı konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana
    "türklerin özel bir günü herhalde bu gün". "neden" dedim? eee baktı
    kadın naylon torba naylon torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet
    nerde, hangi ülkede. bir tane salatalık, bir tane domates, biz
    kilolarla. ve bana ne dedi biliyor musunuz? "yahu ülkeme dönünce ne
    isteyeceğim biliyor musun". "ne" dedim. "türkiye'yi isterim de isterim
    diye tutturacağım" dedi. bir espriydi ama bir gerçek payı da olduğu su
    götürmez.



    peki, yerin altına geçelim. krom, brom, toryum, bor. tamam, güzel ama
    petrolün zekâsına hayranım. neden mi? burada çıkıyor, burada çıkıyor,
    burada çıkıyor ama türkiye'nin sınırını ezberletmişler petrole, bir
    kilometre girmiyor içeri. var mı böyle bir petrol, yani altımız petrol
    dolu aslında. hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara
    göre bugün petrolden bir derece zengin maden var, uranyum. bu gün
    dünyadaki, türkiye'de değil dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim
    karadeniz dağlarında arzı endam ediyormuş. hoş o bize bakıyor biz ona
    bakıyoruz ama türkiye'nin dış borcunun 19 katı değeri olduğu tespit
    edilmiş uzaydan çekilen fotoğraflara göre.

    yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar, üç
    kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle
    bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var
    altımızda.

    romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? suni termal
    tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. erzurum'a gittim
    kaynıyor, kozaklıya gittim kaynıyor, bursa'ya gittim kaynıyor, izmir
    kaynıyor. sadece bizim sıcak su kaplıcamız. hakikisi var çünkü
    elimizde.

    geçen gün ısparta süleyman demirel üniversitesi beni davet etti
    rektörlük, oraya gittim. beni darvas diye bir kayak merkezine
    götürdüler. kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes davras'ta. bir
    buçuk saat sonra, antalya akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans
    için antalya'ya indim. millet denizde yüzüyordu. var mı böyle bir ülke
    söyleyin bana. bir buçuk saatlik mesafede. bursa, uludağ'a
    gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20 dakikada mudanya'ya gidiyorsunuz
    denize giriyorlar. hakikaten yok böyle bir ülke. dünya yuvarlağını
    çevirin hepsinin bir araya geldiği bir ülke söyleyin bana, ben
    bulamadım. ya güneşi var ya kar-ı var ya denizi var ya dağı var
    birinden biri mutlaka.

    peki, bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken
    başımız dertten kurtulur mu? asla. düşmanımız dünden daha az değil,
    dünden daha çok. bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. nasıl olmasın
    ki! galiba bir tek bizim gözümüz yok şu ülkede.

    bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır
    uyguluyorlar. bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın
    dediler, yutmadık. daha sonra etnik böldüler, kürt-türk dediler,
    kapışın dediler, yutmadık. dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan,
    laik olan-olmayan, atatürk'çü olan-olmayan diye dörde beşe,
    tarikatlara bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. ekonomiyi
    kullandılar, zengin-fakir alan-alamayan dediler, gene olmadı. yani
    tazı eski tazıydı, habire çulunu değiştirdiler. oyunun kuralı buydu
    ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok.

    yeni atatürk'ler yetişiyor ve gelmekte. işte bugün bizi kuvvetlendikçe
    budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek
    gafletinde olan ya da başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar
    destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya
    çalışan tüm ülkelere, iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı
    ne zaman vereceğiz biliyor musunuz? onu anmayı bırakıp anlamaya
    başladığımız zaman. onu yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve
    eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. onu özlediğimiz kadar
    özümsediğimiz zaman. onunla yarışan ama onu aşmış yeni mustafa
    kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden
    nakiye hanım, kara fatma, mustafa kemal gösterdiğin hedefe henüz
    ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek sakın
    bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.









    atatürk de et artı kemik artı kandı,

    insanüstü değildi yani atatürk,

    atatürk de herkes gibi kusurları olan,

    küçük büyük ve çirkin de olabilirdi,

    ama güzeldi.

    atatürk yorgunluk kahvesini bir subaşında yudumlamayı,

    serhat türkülerini, alaturkayı, mesela safiye ayla'yı,

    yemeklerden fasulye pilakisini seven,

    mir-i kelam bir istanbul efendisi.

    Âşık ve şair, mahcup ve ürkek,

    ama karadenizli değil karadeniz kadar canlı,

    adanalı değil ama adanalı kadar sıcakkanlı

    ve bir aydın'lı kadar oturaklı ve zeybek.

    velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı mustafa kemal.

    insanüstü değildi atatürk, tam insandı.

    araştırmacı yazar prof. ilknur güntürkün kalıpçı

    -----bize anlatılmayan atatürk-----

    bunlar bize şunu gösteriyor: bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak gerektiğini... yıllardır bize atatürk'ü dahi öğretmediler. çünkü ne yabancı faktörler, ne de içimizde desteklenen geniş bir çevre, atatürk'ün yolundan gitmemizi asla istemedi. el birliği ile buna engel olmak için var güçleri ile çalıştılar...

    1930'lardan ünlü iktisatçı rostow'un bir sözünü hatırlatmak isterim. "atatürk'ün türkiyesi böyle giderse süpergüç olacaktır"... gerçekten de öyle mi? arşivlere inin ve inceleyin. göreceksiniz ki atatürk döneminde büyüme ortalamamız %7,4'tür... hem de osmanlı borçlarını kabullenmemize ve sermayesiz bir ülke kurmamıza rağmen... eğer cumhuriyet tarihimizde bu oran devam etse idi, şimdi gsmh'si en yüksek 5 ülkeden biriydik...

    ama onun yokluğunda bu oran %4'ün altına düşmüştür. onun ortalamasının da dahil edildiği hesaplamada. yani onun kredisini de yiyerek. fabrikaları olarak da zaten kredisini yiyip bitiren ve satan, batıran; bunları da yaparken "ne komünist ülke imiş, sat sat bitmiyor" diyen de akp hükümetinden maliye eski bakanı kemal unakıtan'dır. o sözlerin söylendiği seçim çalışması günlerinde tayyip de şu sözleri söylemiştir chp'liler için: "komünist ülkenin artığı bunlar"...

    acaba atatürk'ü anlayamadığımızı düşünmenin vakti değil mi? bir şeyleri gerçekten doğru düzgün adam gibi öğrenmenin vakti geçmedi mi?
    (albastropos, 12.05.2009 00:32)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil