cumhuriyet ilk kurulduğunda pek bir geçerli kalan, özellikle ismet paşa'nın sevdiği atatürk ilkesi. o dönemde yeni kurulmuş, elde avuçta hiç bir ekonomik gücü bulunmayan, sanayi fakiri devletimiz için gelişme, ancak tek merkezli yönetim ile olabileceğinden, her zaman liberalizmi savunan ata bile bu şekilde gelişmeyi uygun bulmuştur.
bir de yanılmıyorsam, meclis'in ilk yıllarında "bankacılar-paşacılar kavgası"nın temel sebebi ekonomideki liberalizm-devletçilik kavgasından ileri gelmekteydi. bence devletçilik körü körüne bağlanılacak bir "işletmeci devlet" yapısı değil, devletin otoritesine bağlı bir liberal ekonomik yapıyı öngörüyor.
mustafa kemal atatürk yapmış olduğu açıklamalarda ve politikalarında türkiye'nin bir bütün olarak modernizasyonunun ekonomik ve teknolojik gelişmeye önemli ölçüde bağlı
olduğunu ifade etmiştir. bu bağlamda, devletçilik ilkesini de devletin, ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği veya yetersiz kaldığı ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesi anlamında yorumlamaktadır. ancak, devletçilik ilkesinin uygulanmasında, devlet yalnızca ekonomik faaliyetlerin temel kaynağını teşkil etmemiş, aynı zamanda ülkenin büyük sanayi kuruluşlarının da sahibi olmuştur.
devletin ekonomik hayata karışmasını işaret eden batı kaynaklı bir ekonomi terimdir.ülkemizde 1930lu yıllarda atatürk ve inönünün çabalarıyla devletçilik politikaları yürürlüğe konulurken beklenen iktisadi reformlar ;bu ilke çerçevesinde yapılandırılmıştır.sermaye birikiminin bulunmadığı bu ortamda devlet;ekonomik anlamda sorumluluğu üzerine almış ve kalkınmayı gerçekleştirmiştir.kısacası iktisadi sorunları aşamamış türkiyenin o dönemde batılı ülkelerle arayı kapatmasının tek çözümü olarak görülmüştür.osmanlının son döneminde ülke piyasasını ele geçirmiş yabancı güçler,türkiyeyi sömürülecek bir pazar yeri olarak görmüşlerdir.ancak atatürk; hammadde kaynaklarını yabancıların işlettiği bir ülkenin bağımsızlığından bahsedilemeyeceğini anladığı için üstünde durmuştur.bir diğer deyişle hem ulusal birliğin korunması hem de bağımsızlığın sağlanması o günlerde devletçiliğe bağlı görünmüştür.
diğer tüm atatürk ilkeleri gibi 1937'de anyasaya giren ilkedir.
zira bilinenin aksine, cumhuriyetin ilk yılları yani 1923-1929 yılları arası, izmir iktisat kongresi karaları doğrultusunda türkiye'de uygulanan iktisat politikası liberalizmdir.
o günün makro ekonomik tabiri ile klasik ekonomidir. yani müdahaleci devlet yerine, belli konularda düzenlemeci ancak genel manada serbest piyasa ekonomisine dayalıdır.
fakat 1929 dünya büyük ekonomik buhranından sonra iflas eden klasik ekonomi yerine keynesyen iktisat dünyada yayılmaya başlamış ve türkiye'de içinde bulunduğu darboğazdan kurtulmak için liberalizmi bırakıp devletçi ekonomiye geçmiştir.
yani müdahaleci maliye politikaları hüküm sürmeye başlamıştır.
dikkat edilirse atatürk zamanın yarısında devlet politikası liberalizm kalan yarısında ise devletçi ekonomidir ancak bu devletçi ekonomi pragmatik sosyalizm değildir.
devlet ekonomiye müdahale etmeye başlamış ve kitler ortaya çıkmıştır.
özellikle sümerbank bu dönemin lokomotif unsurudur.
sanayi planları yine ilk kez bu dönemde uygulanmaya başlanmıştır.
(konu ile ilgili olarak erdinç tokgöz'ün türkiye ekonomisi kitabı yeterince geniş izahlar getirmiştir.)
son olarak, atatürkçülük deyince sadece laiklik aklına gelen ve atatürkçülüğü neredeyse sosyalizm ilan eden zevatın anayasadaki atatürk ilkelerini tekrar gözden geçirmeleri gerekir.
atatürk'ün anladığımız manadaki devrim ile benzeşen tek yönü bir düzen devirip tam bağımsız bir ülke kurmasındadır.
ancak öyle enteresan bir ülkedir ki burası, islamcılar atatürkçü olmadıkları için kıyasıya eleştirilirken, komünist ve sosyalistler de koyu bir şekilde atatürk karşıtı oldukları halde bu tepkiden nasiplenmezler; çünkü türk kemalistlerinin pek çoğunun atatürk ilkelerinden anladığı bağnaz laikliktir.
uygulanıyormuş gibi, bir de kötülenen atatürk ilkesi. "babalar gibi satarım" deyip satıyorsunuz lan zaten, bari devletçiliğe, sosyal devlet kavramına bok atmayın.
sokrates in değindiği gibi, devlet bireysel özgürlüğü değil, kitlesel özgürlüğü ön plana çıkaran bir kurumdur. devletin hükmettiği toprak parçasının üzerinde yaşayan vatandaşlar, devletinin ve halkının huzurunun payidar olması için kısmen kendi yaşamlarından ve büyük ölçüde haz verici zevklerden vazgeçerler. çünkü, huzur için gerekli olan dayanışma zinciri, içinde zayıf bir halkayı barındırmamalıdır. tüm halkalar aynı dayanımda, eşit haklara sahip ve aynı bilinçle yetiştirilmiş insanlardan oluşmalıdır.
yine sokrates e göre, devlet düzeninde, değişime izin yoktur. her doğan insan, atasının izinden gitmek zorundadır. kimi zaman, sınıflar arası değişim, kişilerin yetenekleri izin veridiği ölçüde olacaktır, fakat genellikle değişime izin vermemek gereklidir. çünkü, tanrı insanları belli yeteneklere göre yaratır ve bu yetenekler bir veraset gibi babadan oğula geçer. tanrının ve onun yarattığı doğanın kuralı böyle işlemektedir. tanrı insanları yaratırken kimine altın, kimine tunç, kimine demir katar. demirin, altın olanın yerine geçmesi ya da altın olanın, demirin yetkilerini elinden alarak çift yetkiye sahip olması düzeni bozacaktır.
devlet içinde herkesin bir işi olmalıdır. çünkü, sokrates görmüştür ki, çanak yapan bir iyi demir işçiliği yapamaz. hekim olan biri aynı zamanda yargıç olamaz. o zaman insanlar sadece bir konuda branşlaşabilirler ve işlerini tam hakkıyla yapabilmeleri için de sadece o işe kafa yormalı, zamanlarını o işe harcamalıdırlar.
sokrat ın devleti çok zenginde olmamalıdır. hele hele gösteriş meraklısı yöneticiler, en büyük düşmandır sokrat ın devleti için. çünkü, gösterişin insan gözünde yarattığı perde, her zaman için dostu, düşmanı ayırt etmeyi engeller. ikisini bir gibi, hatta bazen düşmanı, dosttan üstünmüş gibi gösterir. bu durum ise, devlet için en büyük tehlikedir. bu yüzden ülke, savaş stratejisi geliştiremez bir hale bile gelebilir.
sokrates in yarattığı devlet, görüldüğü üzere halkı ikinci plana itmiş, soyut bir kavramın bekası uğruna bireysel özgürlükleri kısıtlayan ve kendini bir putmuş gibi gösterek kendine sürekli tapılmasını isteyen bir oluşumdur. değişmemek istemesinin nedenide budur zaten. bir dogmadır ve dogma olanlar değişimden hazetmezler. üstünlüklerini kabul ettirdikleri -onlar için- ahmakların kendisini yönetmeye ve onu sonsuza kadar silip atmaya tahammülleri yoktur. kendi üstünlüğünü sağlamasının en kolay yolu ise, alt kademede bulunan halkın eşitliğini sağlayıp, haklı olana hakkını, haksız olanı cezasını vermesidir. böylece, hem yüceliğini kabul ettirmiş olur, hem de kendini sığınılacak bir yuva gibi göstererek güven kazanır.
halbuki, herkesin kendi işini bir zorunluluk olarak değil de, zevk alarak yaptığı, pastadan sadece kendi payını alıp, geri kalan payı gözü kalmadan yanındakine bırakabilen, namussuzun ne demek olduğunu bildiği için, namuslu olmayı tercih eden ve toplumda namussuza gerek duymayan bir toplumda devletçiliğe yer yoktur. çünkü, en üstün varlık insandır. kendini yönetecek bir varlık olmadığını ve kendisine hükmetmeyi anladığı gün düzenini kuracaktır.
atatürkçülük başlığı altında incelendiğinde sosyalizm devletçiliği ile arasında bir fark olduğu anlaşılan ekonomi sistemi.
özel sektörün girmekte kar görmediği ya da başarılı olamadığı alanlarda devletin yatırımı eline almasıdır. bu alanlarda yapılan yatırımlar daha sonra özelleştirilir. ancak bu, limanların yunanlılara, ülkenin sami ofere pazarlanması anlamına gelmez. bu özelleştirme yerli teşebbüsçü için yapılmalıdır. özelleştirilme yapılamayacak alanlar, milli güvenliğimiz ve çıkarlarımız için elimizde bulunması geereken kurumlarıdr.
(bkz: milli savunma)
(bkz: milli eğitim)
bir ülkenin sömürgeciliğe başvurmadan kendi kendini geliştirmesi demektir.
ha bu arada atatürk'ün de sosyalist olduğu görüşlerinin de ortaya atılmasına neden olan atatürk ilkelerinden biridir.
türkiye'ye en çok gereken ilkelerden biridir. günümüzde ise devletçilikten eser kalmamıştır.