merhaba! itü sözlük, içeriği dünyanın değişik noktalarında bulunan yazarlarca oluşturulan bir interaktif sözlüktür. daha fazla bilgi alabilir, üye olarak içeriğin genişlemesine katkıda bulunabilirsiniz.
  1. 1

ders alınacak hikayeler

  1. bu başlıkta
  2. bakın dur
  3. sırala
  1. copy / paste olayını hiç hazetmem sözlükte ama yıllardır biriktirdiğim hikayeleri paylaşmak istedim. şimdi hepsini teker teker yazdım desem inanmayacaksınız nasılsa. ancak şunu söyleyebilirim ki, şu hikayeler yüzlerce kitaba bedel.

    padişah, bir gün halkın bütün çocuklarını bir meydana toplar ve her birine 1 saksı ve 1 tohum verir. en iyi en güzel yetiştiren çocuğun sonraki padişah seçileceğini söyler. bütün çocuklar 1 yıl boyunca her gün tohumlarını sularlar, saksılarını güneşe doğru çevirirler. o gün gelir bütün çocuklar saksılarını eline almış, padişahın huzuruna çıkmak için heyecanla beklerler. en güzel ağaçları yetiştirmişlerdir. fakat 1 tanesinde ne bir ağaç nede bir ot vardır. o çocuk annesine söyler annecim ben gitmek istemiyorum utanıyorum herkesin ağacı ne kadar güzel büyümüş benimki hiç büyümedi. annesi de olsun oğlum sen denedin çabaladın gayret gösterdin ama senin ki büyümedi. sen yinede gideceksin o meydana demiş. padişah bütün çocukları tek tek geziyor bizim ağacı olmayan elemanda kuytu köşe bir yerde saklanmış bekliyor utandığı için. neyse padişah bu çocuğu buluyor ve herkesin huzuruna çıkartıyor. çocuk hem meraklı, hem korkuyor . padişah, benden sonraki padişah bu çocuk olacak diyor. size verdiğim tohumların her biri kuru tohumlardı. hiç birinden böyle güzel ağaç yetişme ihtimali yoktu. siz tohumları değiştirdiniz. ama bu çocuk benim verdiğim tohumu değiştirmedi, doğruluğu ve dürüstlüğüyle padişah olmaya hak kazandı
    --------------------------------------------
    eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı... bulduğu hiç bir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş. ama aldığı cevaplarda ona yetmemiş. fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş. ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş.
    köy, kasaba, ülke dolaşmış bu arada zamanda durmuyor tabi ki. tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona: su karşı ki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar! istersen ona git belki o sana aradığın cevabı verebilir. " demişler.
    çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam... kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş.
    bilge sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor demiş. adam kabul etmiş.

    bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içinede silme bir sekilde zeytinyağı doldurmuş.
    simdi çık ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel. yalnız dikkat et kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin, eğer bir damla eksilirse kaybedersin.
    adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş. bilge bakmış evet demiş kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?
    adam şaşkın. ama demiş, ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki...
    şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demiş bilge.
    adam tekrar bahçeye çıkmış gördüğü güzellikler büyülemiş muhteşem bir bahçedeymiş çünkü.
    geri geldiğinde bilge, adama bahçe nasıldı diye sormuş.
    adam, gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış.
    bilge gülümsemiş ama kaşıkta hiç yağ kalmamış demiş ve eklemiş:
    "hayat senin bakışınla anlam kazanır ya sadece bir noktayı görürsün hayatın akıp gider sen farkına varmazsın. yada görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın akıp giden zamann anlamı kazanır.
    ---------------------------------------------------------------
    adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında dinlenmek için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yaparak evde oturacağını düşündü. tam bunları hayal ederken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu. baba oğluna söz vermişti, bu hafta sonu onu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası ilişti gözüne.önce haritayı küçük parçalara ayırdı ve oğluna, ''eğer bu haritayı düzeltebilirsen, seni sinemaya götüreceğim'' dedi. sonra düşündü: ''oh be kurtuldum, en ala coğrafya profesörü gelse bunu akşama kadar düzeltemez.''
    aradan on dakika geçmeden oğlu babasının yanına koşarak geldi ve haritayı düzelttiğini söyledi. adam ilk önce inanamadı ve görmek istedi. gördüğünde hayretler içindeydi ve bunu nasıl başardığını sordu.
    çocuk şöyle yanıt verdi: ''bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı, insanı düzelttiğimde, dünya kendiliğinden düzelmişti.''
    ----------------------------------------------------------------
    nebraska'da yaşlı bir adam yaşıyordu. patates ekmek için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, fakat bu o yaştaki biri için çok zor bir işti. tek oğlu olan david ona yardım edebilirdi fakat o da hapisteydi. yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve durumu anlattı.
    ''sevgili david,
    patates bahçemi belleyemeyeceğimden kendimi çok kötü hissediyorum. bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. burada olsan bütün derdim bitecekti. biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin. sevgiler, baban.
    birkaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.

    babacığım,
    ''babacığım sakın bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm!
    sevgiler david''
    ertesi gün sabaha karşı fbı ve yerel polis çıka geldi ve tüm sahayı kazdı ama herhangi bir cesede rastlamadılar. yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler. aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.
    ''babacığım, şimdi patatesleri ekebilirsin. bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım.
    sevgiler david''
    ------------------------------------------------------------------------------
    çok samimi iki dost ve arkadaşlardır.fakat bir tanesi çok kurnaz ,atılgan ve hareketli, diğeri ise çok saf , dürüst ve sessizdir.bir gün kurnaz olan arkadaş, diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir.

    arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir. bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok beğendiğini ve kendisine vermesini ister.arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez.fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardir ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir. zaman içinde saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir ( ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek) arkadaşının iş yerine gider ve kendisine çalısmas için iş vermesini ister. arkadaşı ona iş vermez. bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadaşına kızamaz.

    bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır, fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler. bizimki yaşlı adama acır, istediği ilaçları alır evine götürüp dinlendirir oturup sohbet ederler bir süre ve kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar. yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır. saf adam artık zengindir. biraz da sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir. bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar. yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister. bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur, kimsesi olmadığını öğrendiği kadına; kendisinin de yalnız olduğunu söyler ve bu evde birlikte yaşayalım, sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç düşünmeden kabul eder.

    bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine uygun bir kız bulup evlenmesini söyler, bizimki böyle bir kızı nasıl bulacağını, tanıdığı olmadığını söyler. yaşlı kadın ona uygun bir kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler. görüşmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır. bizimkisi kırgın olduğu halde çok samimi dostunu yinede unutamamıştır. biraz da geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir. düğün günü gelir çatar. saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek isteğiyle mikrofonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya ;

    -eskiden çok sevdiğim bir dostum vardı. bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi, elimdeki bütün parayı verdim. evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi. içim kan ağlayarak onu da kendisine verdim. çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim. işlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim. o bana iş vermedi. çok üzüldüm, ama yinede arkadaşıma kızmıyorum. çünkü biz gerçek dosttuk.

    bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha fazla dayanamaz ve mikrofonu eline alır başlar konuşmaya;

    -benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı. işlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi. sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek nişanlısını da verdi . nişanlısını istememin nedeni o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı(hayat kadınıydı). kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu şekilde kurtardım. işleri bozulduğunda gelip benden iş istedi, arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim. günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı. babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım. evine gelen dilenci kadın ise; benim annemdi. ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim. ve şu anda evlenmekte olduğu kişi de benim kız kardeşim. onu arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim . değerli misafirler, işte biz böyle dostuz
    -----------------------------------------------------------------------------
    küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi.
    bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı.
    hemen bir not yazdı, yolladı. arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garson kıza yüklü bir bahşiş bıraktı.
    garson kız ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu. aksam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe basında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı.
    fakir adam öyle ama öyle minnettar oldu ki. iki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti. karnını ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki tek odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titresen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi.
    küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu. gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. bir yangın başlıyordu. dumanı koklayan köpek öyle
    bir havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman halkı.
    anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar. bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir tebessümün sonucuydu.
    ---------------------------------------------------------------------------------
    jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. keyfi her zaman yerindeydi. her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile!

    bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyordu? birisi nasıl olduğunu sorsa: "bomba gibiyim" diye yanıt verirdi hep... "bomba gibiyim".
    jerry bir doğal motivasyoncu idi. yanında çalışanlardan biri, o gün kötü bir günündeyse, jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anllatırdı.

    bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni. bir gün jerry'ye gittim. ''anlayamıyorum,'' dedim. ''nasıl olur da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun? nasıl başarıyorsun bunu?''.
    ''her sabah kalktığımda kendi kendime jerry bugün iki seçimin var: havan ya iyi olacak, ya kötü derim. havamın iyi olmasını seçerim. kötü bir şey olduğunda gene iki seçimim var: kurban olmak, ya da ders almak.''
    ''ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var: şikayetini kabul etmek ya ada ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. ben hayatın olumlu yanlarını göstermeyi seçerim.
    ''yok yahu'' diye karşı çıktım. ''bu kadar kolay yani?'' ''evet kolay,'' dedi jerry. ''hayat seçimlerden ibarettir. her durumda bir seçim vardır. sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. senin havanın, senin tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin... yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!''
    yıllar sonra jerry'nin başına talihsiz bir olay geldi. soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, jerry'yi delik deşik etmişler. ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış.
    ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm. ''nasılsın'' diye sorduğumda, ''bomba gibiyim,'' dedi. ''bomba gibi!''
    ''olay sırasında neler hissettin jerry?'' dedim. ''yerde yatarken iki seçimim var diye düşündüm. ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü... ben yaşamayı seçtim,'' dedi.
    ''korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi?'' diye sordum. ''ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. bana hep 'iyileşeceksin merak etme' dediler. ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. bu gözler bana 'bana adam ölmüş' diyordu. bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten.''
    ''ne yaptın?'' diye merakla sordum. ''kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak herhangi bir şeye alerjim olup olmadığımı sordu. 'evet' diye yanıt verdim. 'var.' doktorlar ve hemşireler merakla sustular. derin bir nefes aldıktan sonra kendimi toparladım ve bağırdım: 'benim kurşunlara alerjim var!''
    ''doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. tekrar bağırdım. ben yaşamayı seçtim. beni bir canlı gibi ameliyat edin. otopsi yapar gibi değil!''
    jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları ile değil sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı.
    her gün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim. ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu...
    bu yazıyı okudunuz. şimdi iki seçeneğiniz var:
    1. unutup gitmek.
    2. kesip saklamak, fotokopisini çıkarıp, dostlarınıza dağıtmak.
    ben, ikincisini seçip bunu sizlerle paylaşmayı tercih ettim

    sözlüğe uygun edit : artı basmak. ehi ehi.
    -------------------------------------------------------------------------
    bir mimar sinan eseri olan şehzadebaşı cami'nin 1990'li yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı tv'de soyle anlatmıştı.cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taslarda yer yer çürümeler vardi. restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer aliyordu.
    biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat tas kemer inşası ile ilgili pratiğimiz yoktu. kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. daha sonra kemeri yavaş yavaş sokup yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık. kalıbı soktuk. sökmeye kemerin kilit taşından başladık. taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki tasın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. şişenin içine düzülmüş beyaz bir kâğıt vardı. şişeyi açıp kâğıda baktık. osmanlıca bir şeyler yazıyordu.
    hemen bir uzman bulup okuttuk. bu bir mektup idi ve mimar sinan tarafından yazılmıştı. şunları soyluyordu. "bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. bu müddet zarfında bu taslar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşa edeceğinizi bilemeyeceksiniz.
    işte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum. "koca sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları anadolu’nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir bicimde kemerin inşasını anlatıyordu.

    bu mektup bir insanin, yaptığı isin kalıcı olası için gösterebileceği çabanın insan ustu bir örneğidir. bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kâğıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur.
    bildiklerini kendine saklayanlar lütfen tekrar düşünsün...
    --------------------------------------------------------------------------------
    niye ben
    brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karsılarına. tüm korkularına rağmen, brenda azimliydi. emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu...
    orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. aniden boşalan ip, hızla brenda'nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu. lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve brenda artık bulanık görüyordu.
    ümitsizlik içinde brenda, lensini bulması için allah'a dua edebilirdi yalnızca... ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı. "allah'ım! sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. onu bulmama yardım et."
    patikalardan yürüyerek aşağı indiler. aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. içlerinden biri "aranızda lens kaybeden var mı?" diye bağırdı.
    brenda'nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti. eve döndüklerinde brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlattı. bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazdı:
    "allah'ım! bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..."
    "bu yükü niye taşıyorum" demeyin...
    --------------------------------------------------------------
    iki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı. hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. istediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
    heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi.
    heykellerin yanına bir de mektup konmuştu. şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: " doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. o heykeli bulunca bana haber ver."
    hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. üç altın heykel gramına kadar eşitti. ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama araların da bir fark göremediler. günler geçti. bütün ülke hükümdarın sıkıntısinı duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. iyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı.
    genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı. ikinci heykele de aynı işlemi yaptı.tel bu kez diğer kulaktan çıktı. üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu.
    hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
    "kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.
    bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.
    en değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
    bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."
    -------------------------------------
    sokrates

    bir gün bir tanıdık büyük filozofa rastladı ve dedi ki, "arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun ?"
    bir dakika bekle diye cevap verdi sokrat. bana bir şey söylemeden evvel senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. buna üçlü filtre testi deniyor.
    "üçlü filtre?"
    birinci filtre "gerçek filtresi" bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan emin misin?"
    "hayır," dedi adam " aslında bunu sadece duydum ve ....
    "tamam," dedi sokrat öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun. şimdi ikinci filtreyi deneyelim, " iyilik filtresini."
    arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi bir şey mi ?
    "hayır, tam tersi..."
    "öyleyse, "diye devam etti sokrat. onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin. fakat yinede testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı. " işe yararlılık filtresi."
    bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?
    "hayır", gerçekten değil.
    "iyi" diye tamamladı sokrat; eğer, bana söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve işe yarar, faydalı değilse bana niye söyleyesin ki ?
    -----------------------------------------
    esas akıl

    bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:
    bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?
    doktor:
    bir küveti su ile dolduruyoruz. sonra hastaya üç şey veriyoruz. bir kaşık, bir fincan ve bir kova. sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz.
    siz ne yapardınız?
    adam:
    anladım. normal bir insan kovayı tercih eder. çünkü kova kaşık ve fincandan büyük.
    hayır, der doktor.
    normal bir insan küvetin tıpasını çeker.
    sadece bize sunulanlar dışında çözüm bulmaktır akıl.
    --------------------------------
    düşündüren cevaplar

    lafı uzatanlara ne yapmak lazım diye farabi'ye sormuşlar, şöyle demiş.
    -uzun konuşanı kısa dinlemeli.
    ingiltere kralı george ile görüştüğü sırada, gandi'nin üzerinde her zamanki gibi beyaz örtüsü vardır. davetten çıkınca bir gazeteci sorar.
    -kıyafetiniz, bir kralla buluşmak icin yeterli miydi?
    gandi, hiç aldirmadan cevap verir:
    -kral, ikimize de yetecek kadar giyimliydi.
    necip fazıl kısakürek vapurla karaköy'e geçerken, yanına biri yaklaşıp,
    -ustad, diye sormuş. peygamberlere ne diye gerek duyuldu, biz kendimiz yolumuzu bulabilirdik.
    necip fazıl, okudugu kitaptan başını kaldırmadan:
    -ne diye vapura bindin ki, yüzerek karşıya geçsene.
    kulaklarının büyüklüğü ile ünlü olan galile'ye hasımlarından biri,
    -ustad, demiş. kulaklarıniz bir insan icin biraz büyük degil mi?
    -gallie, dogru, demiş. benim kulaklarım bir insan icin biraz büyük ama, seninkiler de bir eşşek icin fazla kücük sayılmaz mı?
    -incili çavuş, osmanlı elçisi olarak fransa kralına gönderildiginde, elbiselerinin bazı yerlerinde yama varmış. kral, bunlari gorunce dayanamayıp:
    -bana senden başka gönderecek adam bulamadılar mı? diye sorunca,
    -incili çavuş: osmanlılar, adama gore adam gönderirler, cevabını vermiş. beni de sana göndermelerinin hikmeti bu olsa gerek.
    -vaktiyle fransa hükümet ricalinden biri napolyon bonapart'ı bir muharebede tenkide kalkışıp parmağını harita üzerinde gezdirerek,
    -önce şurasını almalıydınız, sonra buradan geçerek ötesini zaptetmeliydiniz, gibi fikirler yürütmeye başlayınca, napolyon:
    -evet demiş, onlar parmakla alınabılseydi dedigin gibi yapardım.
    ----------------------------------------
    filozofun cevabı

    eski çağlarda yaşayan bir filozof, daima gerçekleri söylediği için kralı kızdırmıştı. kral filozofa ölüm cezası verdi ve ölmeden önce filozofun zekasıyla alay etmek için ona şöyle dedi:
    - ölmeden önce son bir cümle söylemene izin vereceğim. bu söylediğin cümle doğru çıkarsa başın kesilecek; yalan çıkarsa asılacaksın.
    filozof, derhal bir cümle söyledi ve her iki ölümden de kurtuldu:
    - beni asarak öldüreceksiniz.
    şimdi, onu asmaya götürseler, filozof doğruyu söylemiş oluyordu ki o zaman asılması değil, başının kesilmesi lazımdı.
    yok, eğer başını kesmeye götürseler, o zaman yalan söylemiş oluyordu ki asılması gerekti.
    böylece, onu ne asabildiler, ne de başını kesebildiler!
    -------------------------------------------

    güzel bir ders

    japonya'da bir çocuk 10 yaşlarındayken bir trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş. oysa çocuğun büyük bir ideali varmış. büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş. sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, japonya'nın ünlü bir judo ustasına gidip yapılacak bir şeyin olup olmadığını sormuş.
    hoca: getir çocuğu,bir bakalım demiş.
    ertesi gün baba-oğul varmışlar hocanın yanına. hoca çocuğu süzmüş ve: tamam demiş. yarın eşyalarını getir, çalışmalara başlıyoruz. ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve "bu hareketi çalış" demiş. çocuk bir hafta aynı hareketi çalışmış. sonra hocasının yanına gitmiş. bu hareketi öğrendim başka hareket göstermeyecek misiniz?" diye
    sormuş.
    hocanın cevabı: - çalışmaya devam et olmuş.
    2 ay, 3 ay, 6 ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş. çocuk bu bir yıl boyunca hep o aynı hareketi tekrarlamış.
    hocanın yanına tekrar gitmiş: hocam bir yıldır aynı hareketi yapıyorum bana başka hareket göstermeyecek misiniz?
    - sen aynı hareketi çalış oğlum. zamanı gelince yeni harekete geçeriz.
    2 yıl, 3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10. yılını doldurmuş.
    bir gün hocası yanına gelip. ..."hazir ol ! " demiş.. "seni büyük turnuvaya yazdırdım. yarın maça çıkacaksın!". delikanlı şok olmuş. hem sol kolu yok hem de judo da bildiği tek hareket var. ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını düşünmüş; ama hocasına saygısından ses çıkarmamış. turnuvanın ilk günü delikanlı ilk müsabakasına çıkmış. rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmış. derken.. ikinci ,üçüncü maç....çeyrek, yari final ve final...
    finalde delikanlının karşısına ülkenin son on yılın yenilmeyen şampiyonu çıkmış. tam bir üstat, delikanlı dayanamayıp hocasının yanına koşmuş. "hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın hele. bende ise bir kol eksik ve bildiğim tek bir hareket var. bu kadar bana yeter. bari çıkıp ta rezil olmayayım izin verin turnuvadan çekileyim."
    - olmaz demiş hocası. kendine güven, çık dövüş. yenilirsen de namusunla yenil.
    çaresiz çıkmış müsabakaya. maç başlamış. delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış ve tak! yenmiş rakibini şampiyon olmuş. kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş:
    hocam nasıl oldu bu iş? benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var. nasıl oldu da ben kazandım?
    -bak oğlum 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. o kadar çok çalıştın ki, artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok bu bir,
    ikincisi de o hareketin tek bir karşı hareketi vardır. onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir.
    -------------------------------------------
    bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş. "son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum" demiş. mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı "olur" demiş çekine çekine…
    baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış. "şimdi. istediğim her şeyden iki tane vereceksin bana" demiş oğluna. sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş… oğlu hepsinden ikişer tane vermiş babasına.
    adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş. her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış. daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu. yemek masasında üç tabak duruyormuş. kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş. sonra oğluna dönüp sormuş: "ne görüyorsun?" oğlu düşünürken açıklamaya başlamış. "havuçlar haşlandıkça aslini kaybedip yumuşamış. yumurtalar görünüşte bastaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış. kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor, basta neyseler sonunda da öyleler…"
    sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş: "evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır. aşksız bir evlilikte her iki es de su gördüğün havuçlar gibi birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler. şefkatsiz bir evlilikte ise esler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de, su gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar. aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise, şartlar ne olursa olsun, esler tıpkı su kahve taneleri gibi, birbirlerinin yanında kalırlar, kişiliklerini yitirmezler. kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi, onlar da birbirleriyle bas basa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler." oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu.
    "asıl ders bu değil!" dedi baba. oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi. "havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak… ikisinde de bir tat yok." kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu yavaşça bir fincana boşalttı. mis gibi taze kahve kokuyordu. fincanı oğluna uzattı."içmek istersin herhalde!" dedi.
    oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü: "kahve çekirdekleri gibi birbirlerini tüketmeyen eslerin paylaştığı yuva da iste böyle olur. mis gibi. temiz ve huzur verici. başka herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi… çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar.
    ---------------------------------
    sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor.

    tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
    "bakın" diyor.
    "bu, kişiliktir. hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..."

    sonra (1)'in yanına bir (0) koyuyor:
    "bu, başarıdır. başarılı bir kişilik (1)'i (10) yapar".

    bir (0) daha...
    "bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz".

    sıfırlar böyle uzayıp gidiyor:
    yetenek... disiplin... sevgi...

    eklenen her yeni (0)'ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca...
    sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)'i siliyor.
    geriye bir sürü sıfır kalıyor.
    ve hoca yorumu patlatıyor:

    "kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir".
    adamın biri artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından korkuyormuş ve karısının işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş. ona nasıl yaklaşması gerektiğinden emin değilmiş. bu durumu konuşmak için aile doktorunu aramış: doktor adamın karısının ne kadar duyduğunu anlayabilmesi için basit bir yöntem önermiş.
    "yapacağın şey şu, karından 40 adım ileride dur, normal bir konuşma tonuyla bir şeyler söyle; eğer duymazsa 30 adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla, sonra 20 adım; cevap alana kadar aynı şeyi tekrarla"
    o akşam karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlaren adam işlemi uygulamaya koymuş. 40 adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş;
    hayatım bu akşam yemekte ne var?
    cevap yok.
    mutfağa biraz yaklaşmış. mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu tekrarlamış;
    hayatım bu akşam yemekte ne var?
    hala cevap yok
    adam mutfağın kapısına gelmiş artık mesafe iyice azalmış ve soruyu tekrarlamış;
    hayatım bu akşam yemekte ne var?
    gene cevap alamamış
    bu sefer karısına iyice yaklaşmış ve aynı soruyu tekrar sormuş;
    "hayatım bu akşam yemekte ne var? "
    "hayatım beşinci kez söylüyorum, tavuk"

    hikayenin ana fikri: belki de genelde düşündüğümüz gibi problem daima karşımızdaki kişilerde olmayabilir. problemlerin sebebini biraz da kendimizde aramalıyız.
    ---------------------------------------------------
    kör kuyu
    günlerden bir gün; köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine
    düşmüş.
    niye düşer, nasıl düşer sormayın. eşek bu. düşmüş işte.
    belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak
    dökülmüştü.
    zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin
    ağırlığını çekemedi ve güm.
    hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. ayıptır
    söylemesi, anırdı yani.
    sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.
    zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. üstelik yaralanmış.
    karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız
    köylüleri yardıma çağırdı.
    ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.
    sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.
    ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü. ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi. ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. köylüler ağzı açık bakakaldı.
    hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. ne bazeni, çoğu zaman. toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur. bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve
    kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır. kör kuyuda olsak bile...
    --------------------------------
    cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyordu.onlara dedi ki: içimde bir savaş var. korkunç bir savaş. iki kurt arasında: bu kurtlardan birisi; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibri, kendine acımayı, suçluluğu, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor.
    diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği,
    dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu,
    anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor. aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve diğer tüm insanların içinde. çocuklar anlatılanları anlamak için bir dakika düşündüler ve içlerinden biri
    büyükbabasına, "hangi kurt kazanacak?" diye sordu. yaşlı cherokee kısaca cevapladı. "beslediğiniz"
    ----------------------------------------------
    çar ve işçi

    bir defasında rus çarı at arabasıyla ülkesini dolaşıyormuş.
    araba yoldaki kanal inşaatının önünde durmak zorunda kalmış.
    yolunun üzerinde kanal kazan işçiler, çar'ın arabasını görünce heyecanla irkilmişler.
    çar arabadan inmiş ve kan ter içinde kalan bir işçiye sormuş:
    "bu kadar yoruluyorsun, kan ter içinde kalıyorsun peki iyi para
    kazanabiliyor musun?"
    "bana yetecek kadar kazanıyorum efendim diye yanıt vermiş işçi.
    "yani ne kadar " diye tekrar sormuş çar.
    işçi başını öne eğmiş ve şöyle yanıt vermiş;
    "borçlarımı ödeyebiliyorum, gelecek için faize yatırabiliyorum, kalanı ile de her gün sıcak tasta yemek yiyebiliyorum efendim "
    çar çok şaşırmış,
    ülkede bu kadar az para kazanan, boğaz tokluğuna çalışan bir kanal işçisi nasıl olurda bu kadar az parayı, bu kadar çok yerde, bu kadar verimli kullanabilir diye merak etmiş.
    dayanamadan tekrar sormuş:
    "peki, paranı nasıl yettirebiliyorsun da bu kadar faydalı işe fırsat
    bulabiliyorsun?"
    işçi yanıt vermiş:
    "babama bakıyorum: bu eski borçlarımı ödediğim anlamına gelir.
    oğlumun nafakasını çıkarıyorum: bu ise gelecek için yatırım yaptığım anlamına gelir. yani böylece paramı faize yatırmış oluyorum.
    her gün bahçemde tek yetişen sebzeyi lahanayı yiyoruz: olsun!! lahana da sıcak yemektir. karnımız doyuyor sevgili çarım" demiş.
    çar fakir işçinin verdiği yanıttan çok etkilenmiş ve hemen onu bir kese altınla ödüllendirmiş. saraya döndükten sonra ise akıllı işçinin sözlerini, bir bilmece olarak yaverlerine sorup onları sınamış.
    kıssadan hisse: hayat sizin ona baktığınız yönde güzeldir.
    hastane odasında 2 tane hasta yatıyormuş
    biri cam kenarında diğeri camdan uzakta. camdan uzakta olan diğerine her gün camdan bakıp gördüklerini camdan uzakta olan arkadaşına anlatıyormuş. ağaçlar var diyormuş yemyeşil, kuşlar uçuşuyor, kelebekler uçuşuyor, papatyalar açmış diyormuş . harika bir güneş var diyormuş . çocuklar parkta oynuyorlar, koşuşturuyorlar diyormuş, iki sevgili elele tutuşmuş bankta oturuyorlar diyormuş.
    camdan uzakta yatan hayal edip gülümsüyormuş, ne güzel diyormuş...
    bir gece, cam kenarındaki hasta ağırlaşmış kıvranıyormuş, "yardım et bana" diye zar zor çıkan sesiyle diğerini uyandırmış."hemşirelere haber ver lütfen" demiş. camdan uzakta olan hasta uyanmış, bakmış ki cam kenarındaki iyice ağırlaşmış ama arkasını dönüp tekrar yatmış ; çünkü cam kenarında gözü kalmış . tek dert ettiği şey cam kenarında yatmakmış ve cam kenarındaki hasta o gece inleye inleye ölmüş. ertesi sabah uyanmış camdan uzakta olan hasta. bakmış cam kenarındaki yatak boş, bunun ardından pis pis sırıtmaya başlamış... artık oraya geçmesi için hiç bi engel yok ya... sonra hemşireler gelmiş. hasta , "ben cam kenarına geçmek istiyorum "demiş ve hemşireler hastayı cam kenarına geçirmişler. bin hevesle cama doğru uzanmış, ama camdan görünen sadece kırmızı kiremitli bir duvarmış... anlamış ki aylarca yalan söylemiş cam kenarında oturan arkadaşı, ama amacının kendisini mutlu etmek olduğunu anlamış. sonra pişmanlık dolu bakışlarıyla dalmış kırmızı kiremitli duvara...
    -----------------------------------------------
    adamlık süzgeci

    ankaralı hacı bayram veli, sultan ıı. murat'ın saygı duyduğu bir manevi önderdi.
    hükümdar'ın hacı bayram'a saygısı o derece çoktu ki, onun müritlerinden vergi almıyordu.
    ama ne var ki, bütün ankara halkı veli'nin müridi olduğunu iddia ediyordu!
    ankara'da kimden vergi istense "ben hacı bayram'ın müridiyim" deyip işin içinden sıyrılıyordu. bunu öğrenen hükümdar, hacı bayram'a mektup gönderir.
    "gerçek müritlerinizin sayısını bana bildiriniz. müritlerinizden vergi alınmayacak" der.
    hacı bayram, devletine saygılı bir bilge kişiydi. kendisine bağlılığın kötüye kullanılışından da şikayetçiydi.
    sultanın mektubunu fırsat bilerek, müritlik iddiasındaki herkese "falan gün, falan yerde toplanın" diye haber saldı.
    o gün ankara halkı, şeyhlerinin davetine uyarak bildirilen yere akın ettiler.
    hacı bayram, bir tepeciğin üzerini kurduğu kıl çadırından çıkarak kalabalığa sordu:
    - beni seviyor musunuz ?
    - elbette seviyoruz !
    - bana yürekten bağlı mısınız ?
    - canımız, kanımız senin yoluna feda olsun !
    (hani, günümüzde deniyor ya, " başkan seninle ölüme de gideriz ")
    - bu gün bana inananları şu çadırın içinde bir bir kurban edip, cennete göndereceğim. şimdi bir kişi çıksın.
    kalabalıktan bir kişi çıktı. hacı bayram, onu çadıra aldı.
    çadırda önceden hazırlattığı koyunlardan birini kestirerek, kanını dışarı akıttırdı.dışarıdakiler, adamın gerçekten kurban edildiğini sanarak ürperdi.
    hacı bayram dışarı çıktı. "bir kişi daha gelsin" dedi.
    bir adam daha çıktı. onu da çadıra alıp aynı işlemi yaptı.
    sonra dışarı çıktı, bir kişi daha istedi. işin şakaya gelir yanı yoktu. giden gelmiyordu. bu defa bir şaşkınlık ve duraksama görüldü.
    yine de bir kadın öne çıktı. hacı bayram onu da çadıra aldı. aynı görüntü tekrarlandı.
    dördüncü davette tek kişi çıkmadı.
    hacı bayram, sultan murat'a şu cevabı verdi.
    "sultanım, vergiden bağışlamak üzere müritlerimi sormuştunuz. benim gerçek müritlerim iki er kişi ile bir hatun kişiden ibaret üç kişidir"
    alacağımız "ibret"e gelince.
    çıkarı için 'şöyle-böyle' davranan insanlara alıştık da, onları süzgeçten geçiren süreç neden işlemiyor ?
    yoksa sistem 'şöyle-böyle' mi üretiyor ?
    zamanın açığa vurmadığı sır kalmaz.
    -------------------------------------------------------------
    birkaç yıl önce, seattle özel olimpiyatları'nda, zihinsel özürlü olan dokuz yarışmacı 100 metre koşusu için başlama çizgisinde toplandılar. başlama işareti ile birlikte hepsi birden yarışa başladılar. bir hamlede başlamadılar belki ama, yarışı bitirmek ve kazanmak için istekliydiler.
    yarış başlar başlamaz içlerinden genç bir delikanlı tökezleyip yere düştü ve ağlamaya başladı. diğer sekiz yarışmacı genç delikanlının hıçkırıklarını duydular ve yavaşlayarak geriye baktılar. sonra hepsi yönlerini değiştirdiler. geriye dönerek genç delikanlının yanına geldiler.
    içlerinden down sendromlu bir kız eğilip genç delikanlının yanağına bir öpücük kondurdu ve
    "-bu onun daha iyi olmasını sağlar" dedi.
    sonra dokuzu birden kol kola girdiler ve bitiş çizgisine doğru hep birlikte yürüdüler. stadyumdaki herkes ayağa kalkıp dakikalarca bu yürekli insanları alkışladılar.
    o gün orada bulunan herkes hala bu öyküyü anlatıyor. çünkü öğrendikleri bir şey vardı;
    hayatta önemli olan şey sadece kendimiz için kazanmaktan ziyade, kimi zaman yavaşlamak anlamına gelse bile kendimizle birlikte diğerlerinin de kazanmasına yardım etmektir! ...
    yarış bir ihtiyar, yaşlandığı için kendini yormamasını ve istirahat etmesini isteyenlere şu cevabı vermiş:eğer bir yarışa katılmış olsaydınız, hedefinize yaklaştığınızda yavaşlar mıydınız?churchill, avam kamarasında konuşurken, muhalif partiden bir kadın milletvekili, churchill' e kızgın kızgın söyle seslenir:
    - "eğer, karınız olsaydım, kahvenizin içine zehir karıştırırdım."
    churchill, oldukça sakin kadına döner ve lafı yapıştırır:
    - "hanımefendi, eğer karım siz olsaydınız, o kahveyi seve seve içerdim."
    -------------------------------------------------------
    sokrates ve eşi bir türlü iyi geçinemezlermiş. bir gün eşi sokrates'e verip veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. bakmış kocası hiç bir tepki göstermiyor; bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış.
    sokrat, gayet sakin:
    - "bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum" demiş.
    -----------------------------------------------
    bernard shaw ile churchill hiç geçinemez ve sık sık birbirlerini iğnelermiş. bernard shaw, bir oyununun ilk gecesine, churchill' i davet etmiş ve davetiyeye de bir pusula iliştirmiş:
    - "size iki kişilik davetiye gönderiyorum. bir dostunuzu alıp gelebilirsiniz. tabii dostunuz varsa." churchill, hemen cevap göndermiş:
    - "maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu seyretmeye gelemeyeceğim. ikinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece de oynarsa."

    ---------------------------
    bir gün eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamış ve şiddetle azarlamış.
    talebesi:
    - "iyi ama ben çok az bir paraya oynuyordum" diye itiraz edecek olunca
    eflatun cevap vermiş:
    - "ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum."
    dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. ikisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir. mağrur zengin, hor gördüğü filozofa:
    - "ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der. diyojen, kenara çekilerek gayet sakin su karşılığı verir: - "ben çekilirim."

    -------------
    meşhur bir filozofa:
    - "servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz?" diye sorulduğunda:
    - "ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan" demiş.
    bir toplantıda, bir genç mehmet akif'i küçük düşürmek ister:
    - "affedersiniz, siz veteriner misiniz?" mehmet akif hiç istifini bozmadan şöyle yanıtlamış:
    - "evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?"
    yavuz sultan selim, birçok osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, yavuz ona: - "sen sır saklamayı bilir misin?"diye sormuş. vezir:
    - "evet hünkarım, bilirim" dediğinde,yavuz cevabı yapıştırmış:
    - "iyi, ben de bilirim."
    bir filozofa sormuşlar:
    -"şansa inanır mısınız?"
    filozof:
    -"evet, yoksa sevmediğim insanların başarılarını neyle açıklayabilirdim."
    ------------------------------------

    lÂf
    lâfı uzatanlara ne yapmak lâzım diye farabî'ye sormuşlar, şöyle demiş:
    -uzun konuşanı kısa dinlemeli.`
    --------------------------------------

    edepsiz
    cenap şahabeddin'e:
    şu edepsize neden bir tokat vurmadın? dediklerinde şu cevabı vermiş:
    eldivenim yoktu, iğrendim.
    -----------------------------------------
    sıpa
    köylü, yeni doğan bir sıpayı kucağına almış. evine dönerken, iki ortaokul öğrencisi kendisine takılır ve:
    `hayrola amca, derler. oğlunu nereye götürüyorsun böyle?`
    adam, kendine yapılan bu terbiyesizliğe aldırmamış görünerek cevap verir:
    `gittiğiniz okula kaydını yaptıracağım.
    ----------------------------------

    iyi bilinen bir konuşmacı, seminerine 20 dolarlık bir banknotu göstererek başladı. 200 kişinin bulunduğu odaya, "bu parayı kim ister?" diye sordu ve eller kalkmaya başladı ve konuşmacı "bu parayı sizlerden birine vereceğim fakat öncelikle bazı şeyler yapacağım" dedi. parayı önce buruşturdu, ve dinleyicilere "hala bu parayı isteyen var mı?" diye sordu, eller yine havadaydı.
    bu sefer, konuşmacı "peki bunu yaparsam?" dedi ve $20' ı yere attı onun üstüne bastı, ezdi, pisletti ve para şimdi pis ve buruşuktu, fakat eller yine havadaydı ve o parayı herkes istiyordu. ve konuşmacı şöyle dedi "arkadaşlarım burada çok önemli bir şey öğrendiniz. burada paraya ne yaptıysam hiç önemli değil onu yinede istiyorsunuz, çünkü benim ona yaptığım şeyler onun değerini düşürmedi, o hala 20 dolar!"
    hayatımızda çoğu kez verdiğimiz kararlar veya hayat şartları nedeniyle hırpalanır, canımız acıtılır, yerden yere vuruluruz, kendimizi kötu hissederiz, fakat ne olduğu ya da ne olacağı önemli değil, hiçbir zaman değerimizi kaybetmeyiz, temiz ya da pis, hırpalanmış yada kırılmış, bunların hiçbiri önemli değildir.
    seni sevenler senin ne kadar değerli olduğunu her zaman bileceklerdir. hayatımızın değeri ne yaptığımız veya kimi tanıdığımızla değil, kim olduğumuzla alakalıdır.
    sen mükemmelsin, bunu asla unutma. her zaman elinde olanları düşün, olmayanları değil.
    ---------------------------

    çocuk, büyükbabasının mektup yazışını izliyordu. birden sordu:
    "bizim başımızdan geçen bir olayı mı yazıyorsun? benimle ilgili bir hikâye
    olma ihtimali var mı?"
    büyükbaba yazmayı kesti, gülümsedi ve torununa şöyle dedi:
    "doğru, senin hakkında yazıyorum. ama kullandığım kurşun kalem yazdığım
    kelimelerden çok daha önemli. umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de seversin."
    çocuk kaleme merakla baktı ama özel bir şey göremedi.
    "iyi ama bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç farklı değil ki ! "
    "bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili. bu kalemin beş önemli
    özelliği var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep
    dünyayla barışık bir insan olursun."
    "birinci özellik: harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları
    yönlendiren bir el olduğunu asla unutma. bizim için bu el tanrı'dır ve her
    zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir."
    "ikinci özellik: zaman zaman her ne yazıyorsam durmam ve kalemimin ucunu
    açmam gerekir. bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını
    sağlar. bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin, bu acılar seni
    daha iyi bir insan yapar."
    "üçüncü özellik: kurşun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle
    silmene her zaman olanak tanır. yaptığımız bir şeyi sonradan düzeltmenin
    kötü bir şey olmadığını anlamalısın, aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya
    yarayan en önemli şeylerden biridir."
    "dördüncü özellik: kurşun kalemin en önemli kısmı, kalemin yapıldığı ahşabın
    ya da dışarıya yansıyan şekli değil, içerisinde yer alan kurşunudur. o
    yüzden her zaman kendi içine bakmalı, en çok onu korumalısın."
    "beşinci ve son özelliği ise her zaman bir iz bırakmasıdır. aynı şekilde
    sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli ve her
    hareketinin farkında olmalısın."
    ----------------------------------------

    çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır.
    yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar:
    bugün en iyi arkadaşım bana bir tokat attı.´
    yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler. tokadı yiyen, yıkanırken batağa saplanır boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. tam selamete çıktıktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır:
    bugün en iyi arkadaşım benim hayatımı kurtardı.´
    tokadı vuran ve sonra en iyi arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der: senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazdın ama şimdi kayaya kazıyorsun, neden? ´
    öbür arkadaş ona şöyle cevap verir:
    biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgârı estiğinde onu silebilsin. ama biri bize iyi bir şey yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgâr yok etmesin. ´
    incinmelerinizi kuma, gördüğünüz iyilikleri kayalara kazımayı öğrenin.
    --------------------------------

    bir gün, kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenara oturduğu otlardan birinin dalında, küçük bir kozanın varlığını fark etti. koza ha açıldı ha açılacak gibiydi.
    adam, bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diye düşündü ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi.
    dakikalar dakikaları kovaladı, saatler geçmeye başladı, ama henüz kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı. sanki, kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü.
    sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da, artık yapabileceği bir şey kalmamış gibi geldi ona. bu yüzden, kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi: cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı.
    böylece, bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu. adam kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.
    ama bunlardan hiçbiri olmadı. kelebek, hayatinin geri kalanını, kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. ne kadar denese de, asla uçamadı.
    adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey, kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için gereken çabanın, allah'ın kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda onun uçmasını sağlamak için seçtiği bir yol olduğuydu.
    bu gerçeği öğrendiğinde, hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmişti: bazen, hayatta tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey, çabalardır. eğer allah, hayatta herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi, o zaman, bir anlamda sakat kalırdık. olabileceğimiz kadar güçlenemezdik o zaman. ve asla uçamazdık..
    ------------------------------------

    arjantinli ünlü golfçü robert de vincenzo, yine bir turnuvayı kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş ve kulüp binasına gidip oradan ayrılmak üzere hazırlanmıştı. bir süre sonra binadan çıkıp otoparktaki arabasına yürürken yanına bir kadın yaklaştı. kadın başarısını kutladıktan sonra ona çocuğunun çok hasta ve ölmek üzere olduğunu anlattı. zavallı kadının hastane masraflarını ödemesi olanaksızdı. kadının anlattığı öykü de vincenzo'yu çok etkilemişti, hemen cebinden bir kalem çıkarttı ve turnuvadan kazandığı paranın bir miktarını yazdı çek defterine. çeki kadının eline sıkıştırırken de ona, "umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın" dedi.
    ertesi hafta kulüpte öğle yemeği yerken, profesyonel golf derneği' nin bir görevlisi yanına geldi.
    "otoparktaki görevli çocuklar bana geçen hafta turnuvayı kazandıktan sonra yanına bir kadının geldiğini ve onunla konuştuğunu söylediler" dedi. de vincenzo evet anlamında başını salladı. "evet" dedi görevli, "sana bir haberim var. o kadın bir sahtekardır. üstelik hasta bir çocuğu da yok. seni fena halde kandırmış arkadaşım. "
    de vincenzo, " yani ortada olumu bekleyen bir bebek yok mu? "dedi."hayır, yok" dedi görevli.
    "işte bu, bu hafta duyduğum en iyi haber." dedi gözleri dolarak. aynı pencereden dışarı bakan iki adamdan biri sokaktaki çamuru, diğeri ise gökteki yıldızları görür.
    ----------------------------------------

    uzun yıllar önce çinde li-li adli bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. ıkisinin de kişiliği tamamen farklıdır. bu da onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. bu, çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrede tepkiyle karşılanır. birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin - kaynana kavgalarından ev, o ve eşi için cehennem haline gelmiştir.
    artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın, doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır. yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ekstra hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. zehir az az verilecek, böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. yaşlı adam genç kıza kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler. sevinç içinde eve dönen li-li, yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. her gün en güzel yemekler yapıyor. kaynanasının tabağına azar azar zehiri damlatıyordu. kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranıyordu.
    bir süre sonra kayınvalidesi de çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. evde artık barış rüzgarları esiyordu. genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissetti. yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkânının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir yapması için yalvardı. yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran li-li'ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı: "sevgili li-li dedi, sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. gerçek zehir ise senin beyninde olandı. sen ona iyi davrandıkça o da dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı; böylece siz gerçek bir ana-kız oldunuz." dedi. eski bir çin atasözü şöyle der: "gül verenin elinde gül kokusu kalır. tatlı dil ve güler yüzün açamayacağı kapı yoktur.
    --------------------------------------------------

    eski roma'nın ünlü generallerinden birinin eşi dünya güzeli bir kadınmış. kültürü, neşesi, ev sahibeliği üslubuyla benzeri güç bulunur bir "şahane kadın" boşanacakları haberi çıkmış, bütün roma bu haberle çalkalanıyor.
    yakın arkadaşları bir cesaret konuyu açmışlar:
    - eşin roma'nın en güzel, en beğenilen, gıpta edilen kadını, diye başlamışlar; lafı birbirinin ağzından alarak dakikalarca övdükten sonra, sözü şu suale getirmişler. nasıl olur da ondan ayrılmayı düşünebilirsin?
    general bacağını uzatarak:
    - çizmemi beğendiniz mi önce onu söyleyin bana, demiş.
    - çok güzel!
    - tay derisinden yapılmıştır. sicilya'nın en marifetli çizmecisi tarafından, kendi eliyle, benim için yapılmıştır. bir benzerini bütün roma'da bulamazsınız.
    - belli, demiş arkadaşları. benzersiz derken de haklısın. ama bunun, bizim sualimizle ne alakası var?
    arkadaşlarının merakını iki kelimeyle gidermiş general:
    - ayağımı sıkıyor.
    -----------------------------------------------

    adam, kabe'nin kapısında hep aynı duayı okuyordu:
    - ey doğrulara yardım eden, haramdan kaçınanları koruyan!..
    ona 'sen başka dua bilmez misin?' dediler. o şöyle açıklama yaptı bu duayı tekrar etme sebebi olarak:
    - ben beyt-i şerif'i tavaf ederken ayağıma takılan şeyi eğilip aldım. bir de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir kese. şeytanımla imanım mücadeleye tutuştular. 'bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar.' dedi şeytanım.
    imanım ise, 'bu haramdır, boşuna saklama, sahibini bul, teslim et.' dedi. ben böyle mücadele içinde iken birinin sesi duyuldu.
    - burada içinde bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. kim buldu ise versin, ona otuz altın müjde vereyim.
    bin haramdan, otuz helal hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim. o da bana otuz altın verdi. bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken bir arap kölenin bu paraya satıldığını görünce hemen satın aldım. bir müddet sonra bu kölenin yanına bir kısım araplar gelip gizlice konuşmaya başladırlar. köleden ne konuştuklarını sordum. saklamayıp aynen anlattı:
    - ben mağrip sultanının oğluyum. babam, habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti, beni de esir alıp buralarda sattılar. babam bunları göndermiş, elli bin altın da vermiş ki, beni satın alıp götürsünler. sen bana çok iyilik ettin, kendi evladın gibi baktın. bundan dolayı memnun oldum. bunlar beni satın alacaklar sakın az altına razı olma, elli bin altına sat beni.
    dediği gibi oldu. elli bin altına sattım köleyi. bu kadar büyük sermaye ile bir kısım mallar alıp bağdat'a gittim. orada açtığım dükkanda mallarımı satıyordum. bir tanıdığım gelip, 'meşhur tüccar dostum vefat etti, ay gibi güzel kızcağızı yetim kaldı gel bunu sana alalım.' dedi. ben de kabul ettim. çeyiz olarak birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler vardı. hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken birinin üzerinde dokuz yüz yetmiş altın yazılıydı. bunun sebebini sorduğumda kızcağız dedi ki:
    - babam bu keseyi harem-i şerif'te kaybetmiş, bulan bir helalzade keseyi verince otuz altını ona müjde vermiş, geride kalan altındır içindeki, bunun üzerine ben allah'a hamd ve şükürde bulundum, bunlar hep doğruluğun, iyiliğin bereketi, diyerek olayı kızcağıza anlattım. mutluluğumuz daha da perçinlenmiş oldu...
    --------------------------------------------

    dört mum yavaşça yanıyordu.
    ortam çok yumuşaktı ve konuştukları duyuluyordu.
    ilki söyledi:
    '' ben barışım!"
    artık kimse benim yanık kalmamı sağlamıyor, sanıyorum söneceğim. "
    alevi hızla azaldı ve bütünüyle söndü.
    ikincisi söyledi:
    '' ben inancım!"
    neredeyse herkes benim artık gerekli olmadığımı düşünüyor,
    o nedenle daha fazla yanık kalmama hiç gerek yok.''
    konuşmayı bitirdiği zaman, bir rüzgar hafifçe esti ve onu söndürdü.
    üzgünce üçüncü mum sırası gelince konuştu:
    " ben sevgiyim!"
    yanık kalmak için artık gücüm kalmadı. insanlar beni bir kenara bıraktı ve önemimi anlamadı. kendilerine en yakın olanları bile sevmeyi unuttular. "
    ve hiç zaman yitirmeden söndü.
    ansızın...
    bir çocuk odaya girer ve üç mumun yanmadığını görür.
    "neden yanmıyorsunuz sizin sonuna kadar yanmanız gerekir. "
    bunu söyleyerek, çocuk ağlamaya başlar.
    ardından dördüncü mum söyler:
    "korkma ben hala yanıkken diğer mumları yeniden yakabiliriz.
    "çünkü ben umudum!"
    -----------------

    bir gün hitlerle stalin yolda yürürken sohbet ediyorlarmış, yoldan bir adam geçerken onlara sormuş 'ne konuşuyorsunuz' diye , hitler yanıtlamış 'bir şey yok , 1milyon yahudiyi ve bir bisiklet tamircisini öldüreceğim de' demiş , adam şaşırarak sormuş 'bisiklet tamircisi mi?' , ve hitler gülerek stalin’e dönmüş 'sana kimsenin yahudileri umursamayacağını söylemiştim'.
    ------------------------------

    iyi niyet
    devesiyle çölde gezen bedevinin bir tanesi, dinlenmek için devesini durdurduğunda, o günü için ve ülkesi için hiç bir şeyin ters gitmemesi adına allah'a dua ediyormuş. bir anda karşısında kendisine doğru yaklaşan bir adam görmüş. iyi niyetinden olsa gerek, adamla ilgili kotu bir şey düşünmemiş. susuzluktan dudakları kuruyan adam, bedeviden su istemiş. bedevi devesindeki çıkışında kalan son suyunu çıkarıp adama uzatmış. suyu içen adam bedeviyi hızla iterek, deveyi aldığı gibi kaçmaya başlamış. bedevi adamın arkasından sakin bir ses tonuyla su şekilde seslenmiş:
    - tamam deve senin olsun ama senden bir ricam var. sakin deveyi benden alıp kaçtığını kimseye anlatma, demiş.
    bu tuhaf isteğe şaşıran adam duraklamış ve bedeviye nedenini sormus.
    gayet iyi niyetli bir bicimde bedevi:
    - eğer anlatırsan, bu her yere yayılır ve insanlar bir daha çölde muhtaç birine yardim etmezler, demiş...
    ------------------------------------

    profesör öğrencilerine stres yönetimi konusunda ders veriyordu. su dolu bir bardağı kaldırıp dinleyicilere sordu:
    - sizce bu su dolu bardağın ağırlığı ne kadardır?
    - cevaplar 20 gr ile 500 gr arasında oldu.
    bunun üzerine profesör şöyle dedi:
    - gerçek ağırlık fark etmez. bardağı elinizde ne kadar süreyle tuttuğunuza göre değişir. eğer bir dakikalığına tutarsam, problem yok. bir saatliğine tutarsam, sağ kolumda bir ağrı oluşacaktır. bir gün boyunca tutarsam, ambulans çağırmak zorunda kalırsınız. ağırlığı aynıdır ama ne kadar uzun tutarsanız o kadar ağır gelir size. eğer sıkıntılarımızı her zaman taşırsak, er ya da geç taşıyamaz duruma geliriz, yükler gittikçe artarak daha ağır gelmeye başlar. yapmanız gereken bardağı yere bırakıp bir süre dinlenmek ve daha sonra tekrar tutup kaldırmaktır. yükümüzü arada bırakmalı tekrar tazelenip dinlendikten sonra yolumuza devam etmeliyiz.
    -----------------------------

    genç bir yönetici, yeni jaguar'ı içinde kurulmuş, biraz da hızlıca, bir mahalleden geçiyordu. park etmiş arabaların arasından yola fırlayan bir çocuk olabilir düşüncesiyle dikkatini daha çok yol kenarına vermişti. bir şeyin yola fırladığını görünce hemen fren yaptı ama aracı durana kadar geçen mesafede yola çocuk fırlamadı. bunun yerine, yepyeni arabasının yan kapısına büyükçe bir taş çarptı.
    adam hızlıca frene yüklendi ve taşın fırlatıldığı boşluğa doğru geri geri gitti. sinirlenmiş olan genç adam arabasından fırladı ve taşı atan çocuğu kaptığı gibi yakında park etmiş olan bir arabanın gövdesine sıkıştırdı. bunu yaparken de bağırıyordu: sen ne yaptığını sanıyorsun serseri? bu yaptığın ne demek oluyor? o gördüğün yepyeni ve pahalı bir araba ve attığın o taşın mahvettiği yeri düzelttirmek için kaportacıya bir sürü para ödemek zorunda kalacağım. neden yaptın bunu?" küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavır içindeydi. "lütfen amca, lütfen kızmayın. ben çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim, bilemedim. taşı attım, çünkü işaret etmeme rağmen diğer arabalar durmadı."
    çocuk, gözlerinden süzülen yaşları elinin tersiyle silerek park etmiş bir aracın arkasına işaret etti. " abim orada. yokuştan aşağı yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü ve ben onu kaldıramıyorum." çocuğun şimdi hıçkırıklardan omuzları sarsılıyordu ve şaşkın adama sordu: "onu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturtmama yardım edebilir misiniz? sanırım abim yaralandı ve benim için çok ağır." genç yönetici ne diyeceğini bilemez halde boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalıştı. yerde yatan sakat çocuğu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini çıkartıp, çeşitli yerlerinde oluşmus ve kanayan yara ve sıyrıkları dikkatlice silmeye çalıştı. bir şeyler söyleyemeyecek kadar duygulanmış olan genç adam, abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavaş yavaş uzaklaşan çocuğun ardından bakakaldı.
    jaguar marka arabasına geri dönüşü yavaş yavaş oldu ve yol ona çok uzun geldi. arabanın yan kapısında taşın bıraktığı iz çok derin ve net görülür şekildeydi ama adam orayı hiç bir zaman tamir ettirmedi. oradaki izi, şu mesajı hiç unutmamak için sakladı: hiç bir zaman yaşamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için birilerinin taş atmasına mecbur kalacağı kadar hızlı geçme. tanrı ruhumuza fısıldar ve kalbimizle konuşur. bazen, onu dinlemek için vaktimiz olmuyorsa, bize taş fırlatmak zorunda kalır.
    fısıltıyı dinle veya taşı bekle.
    seçim senin...
    ------------------------------------

    çok eski zamanlarda, bir hükümdar varmış, zenginliği tüm dünyaca bilinirmiş.
    hükümdar her gittiği yere, hazinesinin bir bölümünü götürür ve bunları
    sergilemekten büyük onur duyarmış. hükümdarın yaşamda en çok güvendiği, tek
    akıl hocası bir bilge kişiymiş.
    günlerden bir gün bu bilge kişiyle otururken hükümdar şöyle bir soru sormuş:
    "sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş bir adamsın. insanlar, ister
    hükümdar denli güçlü, ister savaşçılar denli onurlu olsun, ayağına kapanır
    ağzından çıkacak bir sözü beklerler. şimdi senin gibi bilge bir adamın
    fikrini merak etmekteyim, benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne
    düşünüyorsun?"
    bilge bu soru karsışında, hükümdar'ın gözlerine bakarak şu
    sözleri söylemiş: "diyelim ki hükümdarım, kızgın ve uçsuz bir çöldesiniz.
    ölmemek için, size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir
    miydiniz?"verirdim tabii." "zaman geçti diyelim, susuzluğunuz arttı, size
    uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir
    miydiniz?" hükümdar biraz düşünür ve ardından "ölmemek için evet" der. bunun
    üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söylemiş: "madem öyle, o zaman
    övünmeyin fazlaca. çünkü haşmetlim sizin servetiniz yalnızca iki bardak
    sudur."
    --------------------------------
    adamın biri bilge bir kral olmakla ün salmış olan kralın yanına gider.
    krala şunu sorar.
    'efendim söyleyin bana hayatta özgürlük var mıdır?
    'kral 'elbette' der,'kaç bacağın var senin?
    'adam soruya şaşırarak 'iki efendim' der.
    kral 'pekâlâ, tek bacağının üstünde durabilir misin?
    ''elbette' diye cevap verir adam.
    kral 'o halde hangi bacağın üstünde duracağına karar ver'.
    adam biraz düşünür ve sol bacağı üstünde durmaya karar verir.
    'tamam' der kral.
    'simdi de öteki bacağını kaldır.
    'adam şaşırır
    'bu imkânsız kralım' der.
    'gördün mü? ' der kral 'özgürlük budur. sadece ilk kararı almakta özgürsün. ondan sonrasında değil.'
    -----------------------------------

    savaş olmaz eğer sen istersen.
    eğer sen istersen tozu dumana katarsın,
    çaresiz dert, çözümsüz hastalık kalmaz.
    silinmeyen derin izler bırakırsın eğer sen istersen…
    görüyorum ki istemiyorsun. gününün yarısını dedikodu ve chat yapmakla, diğer yarısını da magazin programlarını izlemekle geçiriyorsun. sence hakkını veriyor musun aldığın oksijenin. sence yakışıyor mu bu sana. "ben tek başıma ne yapabilirim ki?" diyorsun, sürekli aşağılıyorsun kendini. bunu yapma ve unutma! dünyayı daima bir kişi değiştirmiştir. tarih kitaplarında yazan doğru değil! parayı lidyalılar bulmadı. parayı bir tane zavallı lidyalı buldu ve dünyayı değiştirdi. yazıyı da sümerler bulmadı aslında. belki de sümüklü bir sümerli buldu yazıyı … dünyayı hep bir kişi değiştirdi. sana, bana benzeyen bir kişi. şimdi bi daha düşün! kendini düşün! sen de bir kişisin, tıpkı einstein gibi, newton gibi, hatta fatih gibi, kanuni gibi, atatürk gibi bir kişisin. seni engelleyen ne peki?
    hani sen ezelden beridir hür yaşamıştın, hani kükremiş sel gibiydin, bendini çiğner aşardın, enginlere sığmazdın hani… hani sana zincir vuracak bir çılgın tanımıyordun. ne oldu? sana ne oldu? kendi kendine zincirler vurdun! "ben tek başıma ne yapabilirim ki?" dedin, diyorsun! hadi kendine gel, yeniden hatırla ve sonsuza kadar unutma!
    sen "o"sun! sen dünyanın en akıllı insanısın!
    ----------------------------------------------

    bir gün avrupa'nın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. tablo bedeli oldukça pahalıdır. çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile mağazaya gider.
    şanslıdır tablo hala satılmamıştır. içeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve "abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum, tüm paramda bu kadar" der. ressam bir süre düşündükten sonra, resmi paketler ve resmi satar. çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar. mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar: "sen ne yaptın o resmin değeri milyonlar ederdi. neden bu kadar cüzi bir rakama sattın?"
    adam cevap verir: "evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan
    bulabilirdim, ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim?..."
    ---------------------------------------------

    bir zamanlar afrika''da ki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.
    kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. ister kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
    "bunda da bir hayır var!"
    bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:
    "bunda da bir hayır var!"
    kral acı ve öfkeyle bağırdı:
    "bunda hayır filan yok! görmüyor musun, parmağım koptu?"
    ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
    bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. diğer adamları ise pişirip yediler.
    sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.
    "haklıymışsın!" dedi.
    "parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. işte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi."
    "hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.
    "bunda da bir hayır var."
    "ne diyorsun allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.
    "bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
    "düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? ve sonrasını düşünsene!..."
    -----------------------------------------

    efsane wimbledon tenis oyuncusu arthur ashe aıds'ten ölmekteydi.
    dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar gelmekteydi.
    bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu:
    "neden tanrı böylesine kötü bir hastalık için seni seçti?"

    arthur ashe buna şu cevabı verdi:
    tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar,
    5 milyonu tenis oynamayı öğrenir,
    500.000'i profesyonel tenisi öğrenir,
    50.000'i yarışmalara girer,
    5.000'i büyük turnuvalara erişir,
    50'si wimbledon'a kadar gelir,
    4'ü yarı finale,
    2'si finale kalır.
    elimde şampiyonluk kupasını tutarken tanrı'ya "neden ben?" diye hiç sormadım.
    ve bugün sancı çekerken, tanrı'ya "neden ben?" mi demeliyim?
    mutluluk insanı tatlı yapar, zorluklar güçlü yapar,
    hüzün ise insan yapar, yenilgi mütevazi yapar, başarı insani ışıldatır. ama yalnız tanrı yolumuza devam etmemizi sağlar. tanrı'ya asla "neden ben?" diye sormayın! ne olacaksa olacak! o'nun kendine has usulleri vardır! her şey kendi iyiliği için olur! inancınızı koruyun.
    --------------------------------------------------------------
    bilgeliğine şüphe duyulmayan bir adam çocukların hayat boyu sürecek bir ders vermek istiyordu. oğullarının öncelikle insanlar ve hayatta hemen her konuda çabuk hüküm ve karar vermenin yanlışlığını öğretmek istiyordu.
    bir gün dört oğlunu yanına çağırdı. en büyük oğluna, ülke dışını kış mevsiminde çıkıp bir mango ağacını görüp incelemesini istedi. daha küçük oğluna bahar mevsiminde yolculuğa çıkıp bir mango ağacını görüp incelemesini istedi. üçüncü sırdaki büyük oğluna da yaz mevsiminde yola çıkıp göreceği mango ağacını iyice incelemesini istedi. oğullarının en küçüğüne ise sonbaharda yolculuğa çıkıp göreceği mango ağacını incelemesini söyledi. mevsimler geldi geçti ve bütün oğulları yolculuklarını tamamladılar. bilge baba bütün çocuklarını yanına çağırdı ve:
    - haydi, şimdi de görüp incelediğiniz mango ağacının özelliklerini bana anlatın, dedi.
    kışın yolculuğa çıkan en büyük oğlu:
    - baba, ağaç sanki yanmış, kuru bir kütük gibiydi.
    ondan daha küçük olan, bahar mevsiminde yolculuğa çıkan oğul söze başladı ve:
    -ağabeyim dediği yanlış, ağacın yemyeşil yaprakları her tarafını sarmıştı, dedi.
    üçüncü sıradaki oğul ise ağabeylerine itiraz ederek,
    - sizin söylediğiniz gibi değildi, dedi, ağaç gül gibi güzel çiçeklerle donanmıştı.
    sıra en küçüğüne gelişti, o bütün ağabeylerine itiraz etti ve:
    - siz hepiniz ne gördünüz bilmiyorsunuz, ağacın meyveleri vardı, ben tattım, tadı armudun tadına benziyordu, ağaçta armut ağacına benziyordu, dedi.
    şimdi konuşma sırası bilge babaya gelmişti. bilge baba konuşmaya başladı ve şöyle dedi:
    -oğullarım, aslında hepiniz doğru söylüyorsunuz. çünkü ağacı ayrı mevsimlerde gördünüz. işte size hayat boyu aklınızda bulunması için öğüdümü vermek istiyorum: insanların hal ve tutum ve davranışları hakkında hüküm verirken, o insanların her mevsimini, her yönünü bilip bilmediğinizden iyice emin olduktan sonra karar verin!..
    ------------------------------------

    hindistan'da çok ünlü bir ressam varmış. herkes bu ressamın yapıtlarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş ve onu "renklerin ustası" anlamına gelen ranga geleri olarak tanısa da kısaca ranga guru derlermiş. onun yetiştirdiği bir ressam olan racigi ise artik eğitimini tamamlamış ve son resmini bitirerek ranga guru'ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş. ranga guru;
    "sen artık ressam sayılırsın racigi. artık senin resmini halk değerlendirecek."
    diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve meydanda en görünen yere koymasını istemiş. yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. racigi denileni yapmış.
    racigi birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki tüm resim çarpılardan neredeyse görünmüyor. çok üzülmüş tabii. emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki. resmi alıp götürmüş ranga guru'ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş. ranga guru üzülmemesini ve yeni bir resim yapmasını istemiş. racigi yeniden yapmış resmi ve gene ranga guru'ya götürmüş.
    ranga guru resmi tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş. ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. racigi denileni yapmış…
    birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da boyalar da bırakıldığı gibi duruyor. çok sevinmiş ve koşarak ranga guru'ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış. ranga guru demiş ki;
    "sevgili racigi, sen ilk resminde insanlara firsat verildiginde ne kadar acımasız eleştirebileceklerini gördün. hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı… oysa ikinci resminde onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin. şunu hiç unutma sevgili racigi, kötü yönde eleştirmek kolaydır, yapıcı eleştiride bulunmak ise eğitim gerektirir. "
    ----------------------------------------

    savaşın en kanlı günlerinden biriydi. askerlerden birisi, en iyi arkadaşının az ileride, kanlar içinde yere düştüğünü gördü. insanın başını bir saniye siperden çıkaramayacağı gibi bir ateş altındaydılar. asker teğmenine koştu hemen: "komutanım, bir koşu arkadaşımı alıp geleyim mi?" "delirdin mi?" der gibi baktı teğmen. "gitmeye değmez oğlum, arkadaşın delik deşik olmuş. büyük olasılıkla ölmüştür bile. kendi hayatini da tehlikeye atma sakın!
    ama asker o kadar ısrar etti ki, teğmen izin vermek zorunda kaldı. "peki, dene bakalım!" asker yoğun ateş altında fırladı siperden ve mucize eseri, arkadaşının yanına kadar gitti, yaralı arkadaşını sırtlandığı gibi taşıdı.
    birlikte siperin içine yuvarlandılar. teğmen, koşup yaralıya bir göz attı ve nefes nefese bir kenara yıkılmış askere döndü: "sana hayatını tehlikeye atmaya değmez, dememiş miydim! bu zaten ölmüş." "değdi komutanım, değdi!" dedi asker. "nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun?" "yine de değdi komutanım, çünkü yanına vardığımda henüz yaşıyordu ve onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için. sonra hıçkırarak, arkadaşının son sözlerini tekrarladı: "geleceğini biliyordum!"
    ----------------------------------------

    eflatun'a iki soru sormuşlar:
    birincisi; "insanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nelerdir?
    eflatun tek tek sıralamış:
    "çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler.
    ne var ki çocukluklarını özlerler.
    para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.
    ama sağlıklarını geri almak için para öderler.
    yarından endişe ederken bu günü unuturlar.
    dolayısıyla ne bu günü ne de yarını yaşarlar.
    hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar.
    ancak hiç yaşamamış gibi ölürler."

    sıra gelmiş ikinci soruya;
    "peki sen ne öneriyorsun?"
    bilge yine sıralamış:
    "kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın.
    yapılması gereken tek şey sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır.

    önemli olan; hayatta en çok şeye sahip
    olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır."
    -------------------------------------------

    new york'ta bir bankanın önünde duran son model rollsroyce otomobilden inen adam, hızlı adımlarla bankaya girdi ve önüne çıkan ilk görevliye, bireysel kredi için başvuruda bulunmak istediğini söyledi.
    görevli onu müşteri temsilcisine götürdü. adam, çok acele bir iş için avrupa'ya gitmek zorunda olduğunu ve bu nedenle bir hafta vadeli beş bin dolar krediye gereksinim duyduğunu söyledi. müşteri temsilcisi kısa bir araştırma yaptıktan sonra döndü.
    "ticari ve mali sicilinizi inceledik. bu krediyi almanız için bir engeliniz yok" dedi ve ekledi: fakat bir konuyu belirtmeliyiz. bizim bankamızla daha önce hiç çalışmamışsınız. banka olarak sizi resmen tanımıyoruz. bu nedenle, söz konusu krediyi verebilmemiz için karşılığında sizden bir teminat almak zorundayız".
    adam cebinden rollsroyce'un anahtarını çıkardı, bankanın müşteri temsilcisine uzattı:
    "çok acelem var, uçağa yetişeceğim "dedi."kapıdaki rollsroyce'umu teminat olarak alabilirsiniz". kredi işlemleri çok hızlı bir biçimde tamamlandı.
    banka görevlileri rolls royce otomobili bankanın garajına çektiler,adama da beşbin dolar krediyi verdiler. müşteri temsilcisi, kişisel merakını gidermek için bir hafta boyunca özel bir araştırma yaptı ve bankalarının bu yeni müşterisinin çok büyük bir is adamı ve çok büyük bir servet sahibi olduğunu öğrendi. bir hafta sonra adam yeniden gelip,borcunun ana parasi beş bin dolarla, bir haftalık faizi 9.5 doları ödedikten sonra, müşteri temsilcisi bir türlü yenemediği merakının dürtüsüyle sordu:"sizin, çok büyük bir iş adamı ve çok
    büyük bir servetin sahibi olduğunuzu öğrendim" dedi. "yalnızca kişisel merakımdan soruyorum. lütfen söyler misiniz, sizin için çok küçük bir miktar olan beş bin dolarlık krediye neden gereksinim duydunuz?"
    adam hafifçe gülümsedi:
    "siz de bana lütfen söyler misiniz?" dedi.
    "böyle lüks bir otomobili, new york'ta hangi kapalı garaja,bir hafta boyunca 9.5 dolara bırakabilirsiniz?(para kazanmak sadece çalışma ve hırsla olmaz, zeka da gerekir..)
    ---------------------------------

    sevgi sofrası

    bir gün sormuşlar ermişlerden birine:
    -sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?
    -bakın göstereyim, demiş, ermiş. önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. hepsi oturmuşlar yerlerine. derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da 'derviş kaşıkları' denilen bir metre boyunda kaşıklar. ermiş sofradakilere, "bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz." diye bir de şart koymuş. peki!" deyip içmeye teşebbüs etmişler. fakat o da ne? kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. en sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan. bunun üzerine, "şimdi.." demiş ermiş:
    -sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.
    yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.
    "buyurun." denilince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. "işte!" demiş ermiş ve eklemiş:
    -kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. ve kim kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. şüphesiz ve şunu da unutmayın, hayat pazarında alan değil, veren kazançtadır daima.
  2. maillerimi kontrol ederken gözüme takılan ve ağlatan bir hikayedir. evet 'copy paste' tir mazur görün.

    okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren bir okul icin bağıs toplama yemeğinde, çocuklardan birisinin babası katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı. okula kendini adamış öğretmenleri kutladıktan sonra şöyle bir soru sordu: 'dışardaki etkenler tarafından etkilenmedikçe doğa herşeyi mükemmel bir şekil ve sırada yapıyor. ama yine de oğlum shay, diğer çocukların öğrendikleri gibi öğrenemiyor. diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. oğlumda doğal olması
    gereken şeyler nerede?'

    bu soru karşısında dinleyiciler sessiz kaldılar.

    baba devam etti. 'ben inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve zeka engelli shay gibi bir çocuk geldiğinde, gerçek insan doğası kendini gösterme fırsatını buluyor ve bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde kendini gösteriyor.'

    ve sonra aşağıdaki hikayeyi anlatmaya başladı:

    shay ve babası bir gün parkta shayin tanıdığı birkaç çocuğun baseball oynadıklarını gördüler.
    shay sordu, 'acaba oynamama izin verirler mi?'
    shay'in babası çoğu çocuğun shay gibi bir çocuğun takımlarında oynamasını istemeyeceklerini ama aynı zamanda eğer oğluna izin verirlerse oğlunun o çok ihtiyacını duyduğu, engellerine rağmen başkaları tarafından kabul edilmenin özgüveni ve sahiplenme duygusunu vereceğini de biliyordu.
    shay'in babası çocuklardan birinin yanına yaklaştı ve (fazla birşey
    beklemeyerek) shay in oynayıp oynayamayacağını sordu. çocuk şöyle danışabileceği birilerine baktı ve sonra 'şu anda 6 sayı gerideyiz ve oyun sekizinci turunda. herhalde takıma girebilir ben de onu dokuzuncu turda vurucu olarak sokmaya çalışırım' dedi.

    shay büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde kocaman bir gülümseme ile takım t-shirtini giydi. babası gözünde yaş, kalbi sıcak duygularla dolu onu izledi. çocuklar oğlunun kabul edilmesinden dolayı babanın mutluluğunu gördüler. sekizinci turun sonunda shay'in takımı birkaç puan kazandı ama hala 3 sayı gerideydi. dokuzuncu turun başında shay eldiveni eline geçirdi ve sağ açık sahaya çıktı. ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda olmaktan son derece mutluydu ve babasının ona tribünlerden el salladığını gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
    dokuzuncu turun sonunda shay'in takımı yine puan kazandı. şimdi bütün kaleler doluydu, oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve topa vurma sırası shay'e gelmişti.

    bu noktada shay'in vurucu olmasına izin vererek oyunu kaybetme riskini mi almalıydılar? şaşırtıcı bir hamleyle shay'e sopayı verdiler. herkes topa isabet ettirme şansının sıfır olduğunu biliyorlardı çünkü bırakın topa vurmayı shay sopayı bile elinde tutmasını bilmiyordu.

    ama shay sahaya çıktığında top atıcı, diğer takımın kazanma şanslarını bir kenara bırakarak shay'e bu fırsatı tanıdıklarını görünce birkaç adım öne giderek yumuşak bir şekilde topu shay'e doğru fırlattı. ilk topa shay zorlukla sopayı savurdu ama ıskaladı. atıcı tekrar birkaç adım öne doğru geldi ve topu yine yumuşak bir şekilde shay'e doğru attı. shay sopayı savurdu ve hafifçe topa dokunarak yere atıcıya doğru vurdu.

    oyun şimdi bitecekti. atıcı topu yerden aldı ve ilk kaledeki adamına
    kolaylıkla atabilecek ve shay'i sobeleyerek oyunu bitirebilecekti.

    ama atıcı topu aldı ve ilk kaledeki adamının başının üzerinden diğer takım arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı.
    tribünlerdeki herkes ve iki takımda bağırmaya başladılar, 'shay, ilk kaleye koş, ilk kaleye koş!' shay hayatında hiç bu kadar uzağa koşmamıştı ama ilk kaleye gidebildi. şaskınlıktan büyümüş gözleriyle yere çöktü.

    herkes bağırmaya devam etti, 'ikinci kaleye koş, ikinci kaleye koş' nefes nefese shay zorlukla ikinci kaleye koşabildi. shay ikinci kaleye geldiği sırada açık sahada diğer takımdan biri topu almıştı ... takımın en küçüğü olan bu çocuk kahraman olma şansını elinde tutuyordu. topu ikinci kaledeki adamına atabilirdi ama top atıcısının niyetini anladığından o da kasıtlı olarak topu üçüncü kaledeki arkadaşının başının üzerinden attı.

    herkes bağırıyordu, 'shay, shay, shay, bütün yolu koş shay'

    karşı takımdan birinin yardım ederek onu üçüncü kaleye doğru döndürmesiyle shay üçüncü kaleye koşabildi, 'üçüncüye koş! shay, üçüncüye koş!'

    shay üçüncüye gelirken diğer takımdakı çocuklar ve seyirciler ayağa
    kalkmışlardı ve bağırıyorlardı, 'shay, hepsini koş! hepsini koş!' shay
    hepsini koştu ve oyunu takımı için kazanan bir kahraman olarak herkes tarafından alkışlandı.

    'o gün', dedi babası, gözlerinden yaşlar aşağıya doğru süzülerek,
    'iki takımdaki çocuklar da dünyaya bir parça sevgi ve insanlık getirmeyi başardılar'.

    shay bir sonraki yaza yetişemedi. o kış öldü. bir kahraman olduğunu ve babasını mutlu ettiğini ve eve geldiğinde annesinin de gözyaşları içinde onu kucakladığını asla unutmadı.
  3. sıradan bir gün isten çıktım eve gidiyorum, bi' ara sokağa girmemle topun üstüme doğru gelmesi bir oldu,topu atan velet hüdaverdi'nin aynı kaş göz burun... hemen bildiğim tek artistik hareket olan sükseyle topu yerden kaldırdım.
    simdi yazacaklarım saniyenin onda birinde oluyor. hüdaverdi bana bakıyo göz bebekleri büyümüş ağız hafif açılmış bildiğin aşık lan bana çocuk. o an fark ettim o hareketle birlikte nasıl bi külfetin altına girdiğimi, belli ki çocuğun yıllardır beklediği sokaktan geçen top canbazı muhtesem hareketler yapan karizma dolu abi benim istesem verecek o derece.
    top yere doğru ivmelendi... hüdaverdinin beklenti büyük...
    -lan mey biseyler yap
    -napayım amuğa goyim bildiğim tek hareketi yaptım az önce
    -sektir
    -sektirdim
    -sektir
    -sektirdim, ee simdi
    dedim içimden kendi kendime
    top yere doğru hüdaverdi bana doğru ivmelendi.
    -o kadar bosuna kasmısım hacı tavladım çocuğu, boynuma sarılacak haralde,baksana kolları nasıl açtı, kosuyo.
    yanılmadım geldi ve sarıldı ama bana değil topa, birkez daha göz göze geldik,ama o sirin çocuk gitmis, kaslar çatılmıs, gözler buğulanmıs burun delikleri büyümüs.
    suratıma baktı.hiç ağzını açmadan
    "s.ktir git lan bu mahalleden" dedi,
    "ama hüdaverdi elimden gelen bu seni hayal kırıklığına uğratmak istemezdim özür dilerim(üzgün smile)" tek kelime daha etmedi o arkasını döndü kosarak uzaklastı, bense yoluma devam ettim düsüncelerimle " bi b.ka yaradığın yok ne bi ensturüman çalarsın ne bi spor yaparsın, çalıskan desem değilsin, kalifiyesizsin mey kalifiyesiz" o gün kendime çok yüklendim hakikaten ot gibi yasadığım için çok kızdım.
    velhasılıkelam belki bir baskası için küçük ama benim için büyük bi hikaye oldu. artık kendime çok daha fazla seyler katmam gerektiğini çok güzel fark ettim. belki hüdaverdinin beklenti bir anlıktı ama, yakın çeverem de benden beklentisi bir ömür boyu sürecek insanlar var...
  4. ne kadar doğru ya da ne kadar abartılmış bilmiyorum ama okunmaya değer şöyle bir hikaye var:

    amerika'nın viet nam savaşı'ndan sonra asker bir çocuk ailesini arar. haftalardır ondan haber bekleyen babası oğlunun sesini duyduğuna çok mutlu olur.uzun uzun konuşurlar , hasret giderirler. ancak oğulun babadan bir isteği vardır. savaşta yaralanmış bir arkadaşını bir süre misafir etmek istediğinden bahseder. babası "tabi ki" der ve peşine hemen sorar ne rahatsızlığı var diye.oğul arkadaşının bir mayında yaralandığını ve bir kolu ile bir bacağını kaybettiğini söyler.baba hemen burun kıvırır , hayatlarını ona göre şekillendiremeyeceklerinden bahseder. oğul arkadaşının kimsesiz olduğu için gidecek bir yeri olmadığından , en azından bir iş bulana kadar kendileriyle kalmasını ister. baba buna rağmen uzun süreli misafir edemeyeceklerini oğula anlatmaya çalışır. çocuk sinirlenir ve telefonu babasının yüzüne kapar ve babasını bir daha aramaz. ailesi onu ve arkadaşını bulmak için aramadık yer bırakmaz ama oğullarının izini bulamaz. baba bir gün , günlük gazetesini alır ve acı haberi alır. savaş sonrası depresyonu aldayamayan oğlunun evlerinin çok yakınındaki bir binadan atlayıp intihar ettiğini öğrenir. eşiyle birlikte oğullarını almaya giderler.oğulun bir kolu ve bir bacağı yoktur.
  5. adamımız bir fabrikada gece bekçiliği yapmaktadır. günlerden bir gün rüyasında patronunun bir uçak kazası geçireceğini ve o uçaktan kimsenin sağ kurtulamadığını görür. ertesi gün de patronun uçak ile seyahat edeceğini öğrenince hemen yanına koşar ve der ki ;

    - efendim rüyamda uçak kazası geçireceğinizi ve öleceğinizi gördüm. lütfen o uçak ile yolculuğa çıkmayınız der..

    patronda o uçak yolculuğuna çıkmaz ve gerçekten de o uçak kaza yapar. kimse kurtulamaz. ptron hemen adamımızı yanına çağırır.

    - evet gerçekten haklı çıktın. teşekkür ederim hayatımı kurtardığın için
    der.

    ve ekler ;

    - maaşın ne kadar senin?

    + x tl efendim.

    - sana şu anda maaşının 2 katını veriyorum ve işten çıkartıyorum

    der.

    e tabi adamımız şaşırır ve sorar ;

    - neden efendim?

    + senin bu fabrikadaki görevin ne? gece bekçiliği. ama sen geceleri uyuyup rüya bile görüyorsun. hayatımı kurtardığın için tekrar teşekkür ederim ama görevini yerine getirmediğin için seni işten çıkartıyorum..
  6. zevkle okunan eğitici hikayelerdir:

    bir akıl hastanesini ziyareti sırasında adamın biri sorar:

    - bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?

    doktor:

    - bir küveti su ile dolduruyoruz. sonra hastaya üç sey veriyoruz: bir kaşık, bir fincan ve bir kova. sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz. siz ne yapardınız?

    adam:

    - anladım. normal bir insan kovayı tercih eder. çünkü kova kaşık ve fincandan büyük.

    - hayır, der doktor. normal bir insan küvetin tıpasını çeker.

    "gerçek akıl, sadece bize sunulan çözümleri seçmek değil, en uygun çözümü bulabilmektir."
  1. 1