sezen aksu ülkesinin batısından doğusuna çizdiği dev portre üzerindeki zorlu yolculuğunu yeni tamamladı. onun kalp lisanında dile geldi yakın tarihin acıları ve güzel şey olduğunu bildiğimiz “yaşamak”. her biri, ağlamakla gülmenin kardeşliğinde başka başka yorumlandı; yine birbirinden güzel şarkılarda. piano! forte! kreşendo!...
“lir”iyle eşlik ettiği bu defne kokulu kadını ayakta alkışladı apollon; avucuna bir tutam ışık koydu. bu yazı müzik tanrısını bile hayran bırakan o şarkıları anlatıyor.
“
deniz yıldızı” ile açılıyor albüm. sezen aksu’nun nisan ayında doğan yeğeni ali fuat’a hoş geldin şarkısı… “sevincin alına moruna uzanıp yüzümü sürdüm” diyor hala; öyle bir söylüyor ki, bebek kokusu çekiyor insanın canı. bir çift masum göz gibi şarkının müziği. dinlediğinizi düşünürken, hayatın size baktığını görüyorsunuz, en saf haliyle… ama birden “
sonra üzüldüm düşününce” diyerek devam ediyor ali fuat’in halası. gerçektende ne sezen aksu ne minik serçe ne kraliçe; o an sadece hatırına gelen “
dikensiz bir hayat olmaz ki” gerçeği ile burulan, o dikenlerden yeğenini sakınan şevkatli bir halanın sesini duyuyorsunuz. o ses, hemen sonra kendi oğlunun doğumunu anlatıyor. mithat can doğduğunda aslında bende çocuktum diyor ali fuat’a; birlikte büyüdük, çok genç ve çok da yalnızdım ama bilsen ne neşeliydim. bir hala nasıl anlatırsa öyle, samimi, sahi. arto tunçboyaciyan da bestecisden çok amca yarısı bu şarkının notalarında. bir çocuk ancak bu kadar güzel karşılanır!
“
deniz yıldızının hikayesidir hayat” diyerek tamamlanıyor hoş geldin şarkısı; “
ne kadar kurtarırsan kar”…
henüz 3 aylık olan ali fuat'a verilen hayat tarifi, sezen’in doğurmadığı ama onunla birlikte büyüyen, yaşını başını almış çocuklar için de geçerli.
sahile vurmuş deniz yıldızlarını evlerine yollamaya gideriz di mi? şu şarkıyı bir dinleyin hissedeceksiniz. ne bizim o kadar az, ne de deniz yıldızlarının toplayamayacağımız kadar çok olduğunu…
böyle gülmekle ağlamak arasında, sevinçle umutla karışmış halde verilen bir es’ten sonra ikinci şarkı başlıyor: “
yol arkadaşım.” olağan üstü bir sezen aksu-onno tunç dertleşmesi bu.
yol arkadaşım gördün mü,
duydun mu olup bitenleri..
kıskanıyor insan bazen
basıp gidenleri..
diye söze başlıyor sezen. üzülmüş biraz, biraz da kırılmış, birikmiş birikmiş de bazı şeyler boğazına düğümlenmiş sanki; çözüm düğümü içine döker gibi, usul usul anlatıyor. nasıl yalnızlaştığımızı, dünyayı basan korkuları, kutsal kavgalardan kaçanları… yok edenin, tanık da olabildiğine, tek bedendeki çoklu kişiliklerin karmaşasını.
velhasıl hemen hepimizin aynı dertten muzdarip olduğu en temel şeyleri “
hala hayret edebilme”nin safiyetiyle bir bir sıralıyor eski(meyen) sevgiliye; 1996’da giden yol arkadaşına. derken bu gidişin vakitsizliğine içerleyen sesi acılı bir çığlığa dönüşüyor:
ben sana küsüm aslında haberin yok!
koyup gittiğin yerde kötülük çok..
küllerinde korlar unutulmuş bir yasın ağıdı bu:
kime kızayım nazım senden başka kime geçer
benim sensiz
kolum, bacağım, ocağım yok!
acısını görüpte ne yapacağınızı bilemediğiniz insanların karşısındaki çaresizlik duygusu çöküyor üzerinize… ama siz daha yaş basmış gözlerinizi silmeye vakit bulamadan toparlanıyor sezen. bize alıştırdığı, hep de söylemeye çalıştığı gibi… yine öyle dimdik duruyor ayakta… kendi yaptığı güçlü bir müzik arkasında, dağ gibi… istese de düşemez. bir gün uzun uzun konuşmak üzere vedalaşıyor “
son istanbul beyi” ile…
ve birden nefis bir müzik başlıyor. daha önce hiç duymadığımız, bilmediğimiz… albümün sürprizi! piyanoda onno tunç… gitmeden önce yapıp çaldığı bir beste bu. kaydın üzerine kızı ayda tunç kemanıyla eşlik etmiş, sonradan.
onno’nun sezen’e cevabı gibi. teselli ediyor, bir şeyler söylüyor o da yol arkadaşına. yalnızca sezen’in anlayacağı bir şeyler. bir adam bir kadını bağrına basıyor.
bu dertleşme şarkısı, gidenlerin gidişleriyle hayatı zorlaştırdığı kadar, tahammülü kolaylaştırdığını da itiraf ettiriyor; azıcık cesaret gösterene.
bir gün “bir yer”de buluşacağımız bir yol arkadaşımızın var olduğunu bilmek, varsa tabii, iyi geliyor birden…
sırada ne var? şimdi hangi deniz yıldızını okyanusa atacak sezen?
şarkının ismi “
hala haber bekliyorun senden”…
adıyla başlıyor yeni şarkı. “
yazık elden bir şey gelmiyor” diye devam ediyor.
haber beklerken, haber veriyor. çocukların büyüdüğünden, ellerinin ekmek tuttuğundan… alıp yürürken, öznesine dönüşen yalnızlıktan. ardından halil cibran’ın “çocuklar” şiirine yaptığı “
okçu’nun önünde saygıyla eğil” atfıyla, diyeceğinin başka bir şey olduğunu fark ettiriyor.
cibran’ın dizelerini biliyorsanız eğer, bu sırlı şarkı, fena halde mıhlıyor sizi:
siz yaysınız,
çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar
okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
ve o yüce gücüyle yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar
okçu’nun önünde kıvançla eğilin
çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
“hala haber bekliyorum senden”, “
bu şarkılar şifa duaları, bu şarkılar yıkar duvarları, bu şarkılar dostluk sal’aları” diyerek bitiyor.
arto tunçboyaciyan’ın bestesinde, sezen alçakgönüllüğü ile muhtemelen kendine ve herkese şifa olan bütün şarkılardan söz ediyor. ama biz biliyoruz ki, “başını dimdik tutabilen yaylar”dan sayılacaksak, bu birazda onun şarkılarının üzerimizdeki iyileştirici ve güven veren gücündendir…
veeee… “
kırık vals”. bu kez tunçboyaciyan, yıldırım türker’in dizelerine döküyor notalarını… birden bire siyah beyaz bir türk filminde buluyoruz kendimizi. belgin doruk uçuşan etekleriyle, pötikareli gömleğiyle az sonra içeri girecek sanki; sırtında da incecik hırkası… göksel arsoy’la ayrılmışlar mı ne? eski zamanlar canlıyor yıldırım türker’in dizelerinde. eski bir aşk zamanı:
mevsim suluboya olsa
günlerden mercan
işte sanki o an
nubar terziyan sırtımı okşar
eski filmler hala o bahçede
siyah beyaz ağlar…
nakaratsız bir defada söylenip biten bir şarkı bu. kırılmış bir valsiniz varsa hele, tam ortasından, “
baktık uzaktansıla olduk birbirimize” diyeceğiniz biri. kader! vurulacaksınız, kaçarı yok…
sezen aksu’nun beklide en kişisel şarkı sözlerinin yer aldığı albüm, türkiye’nin yakın tarihindeki taze bir acının hikayesiyle sürüyor. söz de ona ait, müzik de… son yazısında “kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.” diyen hrant dink’e ithaf olunmuş “
güvercin” başlıyor.
gazetelerde şarkının sözlerini okuyanlardansanız, biraz korkarak dinliyorsunuz. şarkı, acınızı tazeleyecek de yeniden kan damlayacak hafızanızdak güvercinin kanatlarına sanıryorsunuz. ama sözler, notalarla bir olup daha fazla acıtmamaya özen gösteriyor sanki, “
ağla doyasıya ağla, aynı denizde çoğalır yüreğin öz suyu” derken bile.. “yalancı güneşli bir ocak”ta giden cancağızımıza mahçup bir saygı duruşu bu.
hrant dink’in ardından, istanbul’un da eksildiğini duyuruyor şarkı, geride kalanlarımız kadar. bir şehrin de canının yanabileceğini. sezen’in sesi istanbul’u ağlatıyor. koskoca şehir öyle çocuklar gibi… bir ara müzik de kendini koyverecekmiş gibi geliyor, ama sezen umudu çağırmaya başlıyor birden. sesi acıdan yanarken, hayatı koyuyor, ölümün karşına.
sende çekip gitme
dayan be umudum
dön gel, dön gel..
meydan okur hayat
pabuç bırakmaz ölüme
dön gel…
şarkının sonunda bir güvercin uçup gidiyor; son kez açıp kapadığı kanatlarının sesini duyuyoruz.
ardından bakakalmışken güvercinin, ne olduğunu anlamadan “
roman” başlıyor. yine bir söz-müzik sezen aksu.
gözler öyle dolu dolu…ama gel gör ki daha şarkının ilk saniyelerinde bir ‘kalk oyna’ hissi…’güvercin’in hemen ardından ‘roman’ın gelmesinde, tanıdık bir matematik var aslında. ama o bildiğimiz “hadi şimdi de biraz eğlensin dinleyicim” türünden basit bir aritmetikten daha fazlası…”
hayat böyle bir şey” dedirten.
hani çok sevdiğin birini toprağa verdikten sonra, oynamak ne kelime bir daha hiç yiyemez, gülmez, sevinemez sanır ya insan ve sonra ne kadar karşı koyarsa da hayat dayatır ya kendini bütün şımarıklığıyla… suçluluk duygusu azalsa da acı baki kalır; ama hep haya kazanır. işte bu ruh halini hatırlatan bir sıralamaya hizmet eder gibi ‘roman’ ın yeri.insanın içi kıpır kıpır oluyor; omuzlar öne arkaya gidip geliyor,beden keyif ritmine geçiyor…öyle bir şarkı ki bu,benim gibi sahneye fırlatıldığında nasıl oynanacağını bilmemenin şaşkınlığıyla el çırpmaktan öteye geçemeyen bir oturan boğayı dahi değme oryantale çevirebilir. demin dizime inen gözümün yaşı, kalbime geri dönüyor.
bu, müziği fena halde çapkın şarkının aranjmanında tunç boyacıyan’a “kınalı kuzusu” eşlik etmiş sezenin. “deniz yıldızı”nın sözlerine dönüyoruz bir anlığına … ne zaman büyüdü de bu çocuk, annesine düzenleme yapıyor… zaman ne çabuk geçiyor. kalkıp iyice kurtlarını dökesi geliyor insan’ın; bir şeylere inat. ’hadi’ dedirten sert seslilere de, darbuka, tef, duduk, zurna ve davulun ısrarlarına da karşı koyamıyorsunuz.
peki bu kadar eğlenceli bir şarkının sözleri? şaka gibi ama imkansız bir aşkı anlatıyor basbayağı…
dibine dibine vurdum şişenin
sevdim tınmıyor ne babam ne babası
aşk bile çözemezse yazıklar olsun
ne bu uçurum böyle yürekler arası…
imkansız bir aşkı da bu kadar şen şakrak, yapsa yapsa sezen yapar zaten.
keyfiniz epey yerine gelmiş halde, sıradaki şarkıya geçiyorsunuz. sezen’in alameti farikalarından birine bu şarkı. sözü de müziği de bizzat izmirli kraliçenin kendilerine ait: “
izmir’in kızları”. hani o, işvesini, cilvesini, güzelliklerini için için kıskandığı, kadın taifesinin. kızlar, kordonboyun’da toplanmış düşman çatlatırcasına. hemşehrileri tarafından hakları biraz fazlaca mı (!) verilmiş ne:
dişidir anadır efedir gidinin tatlı huysuzları
çıktılar mı ipek çoraplarla kordonboyu’na
savaşta da aşkta da esaslıdır kadın duruşları…
bir sonraki şarkıda sezen’in genç kızlığına gidiyoruz: kısacık eteklerine takan babasıyla çok özel bir sohbeti de var içinde:
baba sen anasına bakıp da kızını almayacaktın
küfürlerine anneannemin öyle gülmeyecektin
daha görür görmez cigarasını tellendirdiğini
şehriban hanım’ın su yeşili gözlerine dalmayacaktın
izmir’in kızları çırasını yakar adamın
bu iki kıpır kıpır şarkının ‘roman’ ve ‘izmir’in kızları’nın arka arkaya gelmesi de mi tesadüf? ya ben haklıysam, ya gerçekten
hayata yeniden inandırmak içinse…
şimdi ‘
kutlama’ zamanı . sözler sezen aksu, beste yine arto tunçboyacıyan. bir tango dinler gibiyiz bu defa. piyano ve akordeon… keman ve gitar.ve perküsyon. ama öyle maziyi kalp yarasına benzetmiyor, fikrinin ince gülü ile yanmıyor. umut veriyor. zaten albümün hemen her şarkısına sızıyor bu. ’umut’ hali. en derin yaralarımıza ‘tuz’ bastığında bile böyle. sağ işaret parmağını kaldırıp hep sanki ‘sakın!’ diyor gibi sezen; “asla umudunu yitirme! sakın!”.
yeni bir başlangıç yapıyoruz ‘kutlama’da. olgun bir kadın sesi… gideceği yeri biliyor, hayal ediyor, gözünde canlandırıyor:
kirazlar olmadan tez vakitte
asmanın sürgün veren dallarında
nergisin zerenin taç yapraklarında
seninle baharı kutlamaya geliyorum…
ola ki unutanımız varsa, aynı tanrının çocukları ve hem de kardeş olduğumuzu bu şarkılarla yeniden hatırlar mıyız?
baharı da kutlar mıyız? deniz yıldızlarını denize geri gönderdikten sonra…
şimdiiii… nefis bir şarkı daha: ‘sor beni’. yeniden yıldırım türker’in elinde kalem. bu kez tuhaf bir huzur ve özgürlük hissi. sezen’in sesinde yaşamış, görmüş,duymuş, oturmuş, anlamış, sakin sözcükler. bir ilahinin içinden geçiriyor insanı yumuşacık müzik. içi yıkanıyor dinleyenin. yunus emre’den, mevlana’dan aşina olduğumuz bir bilgelik hali seziliyor. o bitmek bilmeyen koşumuzun hızını düşürüp dinlendiriyor ‘
sor beni':
sır olmuş sözüm benim
kulak ver rüzgarlara
kendinden bul sen beni
kendinden bil sen beni
‘bil beni’ diyerek de bitiriyor. biliyorsunuz ne demek istediğini…
‘
memet’ başlıyor ardından. türkiye’nin gerçeklerine dönüyoruz yine, aslında galiba albüm boyunca hep içinde dolaştığımız… memet’e ne söylenebilirse onu söylüyor sezen. henüz yeni askere gidecek çocuk.onu uyarıyor,aman anneni düşün, kendine dikkat et diyor. üstüne titriyor, memet’i de rahatlatıyor, annesini de, bizi de…
memet’e duyurmadan telaşlanışını görüyoruz, yalnız annelerin duyabileceği türden bir merhamet duygusu… ama hiç açık etmiyor kaygılarını; albüm boyunca yaptığını yapıyor “sen yine de hep hayattan bahset” .
bir de ortak özrümüzü dile getiriyor ki katılmamak mümkün değil:
memet daha çok küçüksün memet
insan soyu böyle en nihayet
öteki de sen beriki de sen
kendini de bizi de dünyayı da affet!
memet askerde olmalı şimdi.
’tanrı’nın gözyaşları’ başlıyor. biz bize sohbet ediyoruz. kalbi fena halde bir müzik fonda. ağlamış bir tanrı, nazarında hepsini bir tuttuğu çocuklarına… ıslanmış gözleri üzerimizde.
önceki şarkıların hazırladığı sağlam zeminde, uzun uzun düşündürüyor bu şarkı .az kelimeyle çok şey anlatıyor. aslında sadece kendini değil albümün tamamını, hatta türkiye’yi… kişisel miladımıza kadar gidiyoruz.nasıl başlamıştık hayata? biz nasıldık? hafızalarımıza tarihlerimizi yönetecek hikayeler henüz yazılmamışken, farklı annelerin aynı çığlıkları ve umutlarıyla doğruluk yine aynı bembeyaz kundaklara sarılmışken… ne oldu da büyüklerin dünyasında yaşıtı birini görünce sevinen çocuklarken, büyüyünce ‘ötekileştirilmiş’ yaşıtlarımıza nefretle bakar hale geldi ; okçu’nun önünde saygıyla eğilmeyi, onun eşitlik öğretisini kaybettik? sonuçta sadece ‘insan’ olduğumuzu, hiçbir farklılığın, bunu ve ölümlülüğümüzü değiştiremeyeceğini nasıl unuttuk? yitirdiğimiz ahengin tanrı’nın gözlerinden yaş olarak dökülebileceğini niye hiç düşünemedik?
böyle böyle bin tane soru sorduruyor şarkı:
bebeler ergen doğuyor
ninniler kahramanlık masalları
yaşayan bu kanlı haritada
taşırken iki büklüm onca yası
dediğinde sezen, uzun bir suskunluğa gömülüyor insan. şarkının bitiminde okuduğu dörtlük her şeyi anlatıyor aslında:
her insan meyillidir ihanete cinayete
her insan merhametli ve zalimdir
bir yandan gücün suç ortaklığında
bir yandan sızlar, vicdan ilahi bir takiptir
istendiğinde kuş tüyü bir yastık da olabilecek o ilahi takip karar verecek meyilimizin ne yönde olduğuna…
ya da biz sileceğiz tanrı’nın gözyaşlarını ya da daha uzun yıllar birlikte ağlamaya devam edeceğiz…
oysa onun kız kardeşi gülmek,yanı başımızdayken; hatta bu albümün içinde… mesela sıradaki şarkı ‘menajer’ de… bunalmakla delirmek arasında gidip gelinen bildik bir anı hatırlatıyor… size de olur mu, bin tane saçma sapan şey arasında kalıverirsiniz; aynı zamanda bir trajedi komiklik şahikası olan insan, bizzat kendi elleriyle dar eder dünyayı hem size hem kendine..
bir bakarsınız şarkıdaki gibi özetleniverir durum:
ne işte ne aşkta ne de hayatta
gönül huzura nail olamadı
bana akıl verenler benden beter
bir dönüm toprak bile sulamadı…
bilirsiniz ki size yeni bir
menajer lazımdır. size yeni bir siz belki… sonra da olur a, iyice delirip kafanıza bir huni geçirerek sokaklarda şarkı söyleyerek gezesiniz gelir. işte tam da bu durumun şarkısını yapmışlar. eğlenceli, fıkır fıkır, oyun havası tadında bir isyan bu. zurna, davul ve kemençenin hal-i pür melalimizi seslendirişi…
veeee… geldik albümün sonuna.’
beşik’.bir klasik müzik parçası gibi başlıyor şarkı… sezen’in sesinde su kıvamı…
buraya bu acıyı çekmeye geldik
hazdan kendimizden geçmeye geldik
hayat iksirinden içmeye geldik
geldik gidiyoruz
ikinci bölümden hemen önce duduğun sesiyle anadolu da geziyoruz sanki :
yollar diken yollar ıtır yasemen
her lezzeti tattık aynı kaseden
şeytan gibi bizi tene hapseden
bizdik biliyoruz
aynı topraklarda doğan çocukların nazar boncuklu tahta beşikleri…
sallasın annelerimiz bizi…
ha bir de kağıt var imzanızı bekleyen :
aşk koruyabilir bir tek
kaldıysa eğer hala masumiyetimizi
biz altında imzası olan aşıklar
böyle yazdık vasiyetimizi
uzun lafın kısası olmaz ama; diyeceğim o ki, becerebildiğim kadar kısa, defne kokulu kadının avucundaki ışığı tutarsak tanrı’nın yüzüne, görebilir miyiz gözyaşlarını? niye ağladığını…