|
|
- ölmeseydi belki de deniz baykal'ın yerinde olacak kişidir. o dönemin hızlı solcuları değişik yerlere savruldular, kimileri az buz sapmalarla aynı minval üzre devam etti. kimileri burada ifade edildiği gibi pek de umursamadan işadamı oldu, kimileri de fikir değiştirmekle birlikte siyasete devam etti ve mesela bir hasan cemal, bir şahin alpay, bir gülay göktürk, bir cengiz çandar oldu. bu biraz insanın mallığıyla doğru orantılıdır. terörizmi elbette kabullenmek mümkün değil, deniz gezmişi de bu anlamda sahiplenmek mümkün değil. ama gençliğinde bu derece politize olup da sonradan işadamı olmak büyük bir mallıktır (sanılanın ve çok büyük bir şey söylüyormuşçasına ifade edildiğinin aksine.) , bunu yapan gençliğinde de bir şey anlamamış demektir, gezmiş o kadar mal ve inanmamış olsaydı o kadar ön plana çıkamazdı mücadelesinde. öte yandan gençliğinden beri politikayla ilgilenip bir ertuğrul kürkçü gibi, bir doğu perinçek gibi devam etmekse mallık değilse de kapasitesizliktir. çünkü türkiye'de zaman ilerliyor, toplum konuşuyor ve dün en büyük sorun, toplumun en büyük yarılma noktası olarak ifade edilen şeylerin aslında pek de öyle olmadığını bugün görmek mümkünleşiyor, ama bu beyefendiler çakıldıkları noktada üç kuruşluk anlamadıkları, bir cengiz çandar'ın suya 4-5 kere getirip götüreceği marxizmleriyle olayları açıklamaya çalışıyorlar, ve açıklayamıyorlar.
sonuçta mesela birgün gazetesinin "yiyin birbirinizi" manşeti gibi şeyler ortaya çıkıyor. ülke x konusunda ikiye ayrılmış ortadan. adamlar o derece mal, o derece ideolojik ki kendilerinin artık denklem dışı, marjinalize ve asıl kavganın tamamen dışında kaldığını görmek yerine "yiyin birbirinizi" diyorlar. patagonya'lı bir milliyetçi düşünün, kapasitesiz mi kapasitesiz. o sırada 2. dünya savaşı çıkıyor ve bizim bu kapasitesiz patagon milliyetçi basın açıklaması yapıyor: "bu savaş patagon karşıtlarının iç mücadelesidir, tarihsel diyalektik bağlamda gerçek mücadele patagonlarla düşmanları, yani patagonya ve dünyanın geri kalan tüm ülkeleri arasındadır, ama bunu gizliyorlar halk anlamasın diye." dese ne dersiniz? işte bu ideolojik kapasitesizliktir, türkiyeyi yöneten, etkileyen ulusal ve uluslararası güçleri çözememişliktir. "yiyin birbirinizi" budur.
bir kısım 68'li ise zaman içerisinde evrildi, kimileri asıl problemin pek de kapitalistlerle işçiler arasında olmadığını, sanki ondan ziyade ve sanıldığının aksine askerlerin mevcut statüko'yu kolladığını anlamaya başladı. deniz gezmiş'in anlaşmalı olduğu 9 mart cuntası darbe yaptığında alacağı madalyaları hayal ederken 2 kişinin saf değiştirmesi ve
12 mart cuntasına geçmesiyle asılması bu sorgulamanın önünü açtı. ne oluyordu böyle, yoksa hani o sahiplendikleri 1960 darbesini yapan asker onlardan değil miydi, niye asıyorlardı gezmişi, neden işler tersine dönmüş ve sağcı 3'e 3 diyen azmış milletvekillerinin önüne atılmıştı gezmiş?
işte bu ilk sorgulamaların yolunu açtı, gülay göktürk'ten dinlemiştim kulağımla. önce stalinizm sorgulanmaya başlamış, sonra leninizm ve stratejileri. bazıları solcu kapasitesizler tabii aynı kafada giderken gerçekten vicdanlı olanlar tek tek aslında daha büyük bir denge stratejisinin parçası olduklarını anlamaya başladılar, bu ülkede asker şahsında somutlaşan devlet diye bir olgu vardı, aynı adam 1960 darbesinde milli birlik komitesi üyesi oluyor, sonra aynı adamlar 12 mart 'ta bu sefer sola geçiriyordu, aralarından bazıları 12 eylül'de bu sefer bakıyorsunuz gene başka bir sorumlu mevkide (örnekleri var ilgili kitaplarda ve son dönemki tartışmalarda geçti gazetelerde). bunu anladıkları ölçüde de araç olmak istemediklerini farkettiler, kapitalizmle savaşırken aslında kendilerine karşı koyan aktörün devlet olduğunu anladılar. işte bu bir kısım 68'linin gitgide daha doğru bir çizgiye kaymasıyla sonuçlandı. 80 darbesi de 70'lerin sonlarında zaten yeterince hızlanmış olan süreci daha da şiddetlendirdi ve anti militarist sol olgusu böyle böyle ve sonradan doğdu. (türkiye'nin belki en aristokrat ailelerinden birinden gelen murat belge bu çerçeveye uymaz, o hemen her zaman öyleydi) işte bu devlet eliyle, şiddet yoluyla rejim değişikliği düşüncesinin reddedilişi de farklı düzeylerde anlam kazandı. bir kısım solun tavrı anti-80 ile sınırlı kalırken, bir kısım daha kapsayıcı bir anti militer anlayışa ulaştı. siyasal planda da sadece askeriye değil bürokrasinden, meslek odalarına, hatta anayasal sisteme dek bütün bir devlet aygıtının bu denge için özel olarak dizayn edildiğini gitgide deşifre etmeye başladılar. devlet ideolojisi sadece devleti değil bir çok sivil unsuru da kapsıyordu. ve bu farkındalık gitgide bir başkalaşıma yolaçtı, bu ülkede herhangi bir ideolojinin toplum tarafından kabul görebilmesi için öncelikle toplumun önüne özgürce sunulabilmesi gerekiyordu ve daha bu bile mümkün değildi, bütün yollar o denge bekçileri tarafından tıkanmıştı. işte burada da kimi solcular anti militarizm aşamasını da atlatıp liberalleşmeye başladılar, bu liberalleşme bir laissez faire iktisat anlayışından ziyade devletin koruyucusu olduğu siyasal statükoyu dağıtmak için gerekliydi, görülüyordu ki daha düşünce özgürlüğü yoktu, ve bunun olmaması başlıbaşına bir problemdi, bir anlamda ön problemdi herhangi bir başka ideoloji için. üstelik devletin ideolojik aygıtlarıyla bağlantısını kesmek de gerekiyordu. işi askeri ihale almak olan kişilerin, ya da devletle iş tutan kişilere ait gazetelerin ülkesindeydiler, eskiden komprador burjuvazi dedikleri fakat ne olduğunu da tam çözemedikleri şeyin hangi mekanizmayla çalıştığını, ve nasıl çıkar bağlarıyla devletin ideolojik aygıtı konumuna geldiğini de görmeye başladılar, bu kompradorluk eleştirisi liberallik olarak yerini bulmaya başladı (kapasitesiz solcuların sandığının, ya da göstermek istediğinin aksine liberaller adam smith'den beri kapitalizmi sever kapitalistlerden nefret ederler, kapitalizm kapitalistlerin lehine değil aleyhinedir, çünkü en iyi kapitalizm en kısa sürede en çok kapitalistin tepetaklak batabildiği rejimdir, kapitalistlerin işine gelense piyasa mekanizması ve rekabeti tanıdık usulüyle pas geçip devletten iş bağlamak, ya da yandaş firmalarla tröstleşerek kapitalizmin tüketiciye sağladığı seçenekleri azaltarak kendilerini kalıcılaştırmaktır). denge siyasetine mükemmel araçlar olarak çok rahat kullanılan korporatif kuruluşlar, hepsi aynı devletçi ideolojinin bir sonucuydu ve bu perspektifi yakalamak aslında liberalleşmiş olmak anlamına da geliyordu, adı konsun veya konmasın. sonuçta türkiye'de asıl kavganın bir kapitalist-işçi sınıfı kavgasından ziyade demokrasi ve özgürlük kavgası olduğu görüşü ağır basmaya başladı. gerçekten de bu teşhisi yapan, kavgaya bu sorunla ilgili görüşler ortaya atarak giren insanlar toplumda daha revaç bulmaya, ilgi çekmeye ve entelektüel anlamda sözlerini geçirmeye başladılar. bugün de böyledir.
70'lerin ilk yarısında kalmış kapasitesizler kendi herhangi biri 500 tane satmayan 5000 çeşit dergide fanzinlerinde, ya da kelaynak gazetelerinde bilmemkaçıncı enternasyonelda alınan bilmemne kararından sonra solun böyle olup olmadığını tartışırlarken ve kimse onlarla ilgilenmezken, onlar "yiyin birbirinizi" diye başlıklarla aslında 70'ler solunun acizliğini ve 2008'de nasıl siyaset dışında kaldığını faş ederken asıl kapasiteli olanları geçmişlerinden aldıkları sahici deneyimleri bugünü yorumlamak için kullanıyorlar ve asıl yarılma noktalarına da onlar dokunduğu için her gün hepsi 301'den 159'dan yargılanıp hapse tıkılıyorlar. kimi öldürülüyor hrant dink gibi, kalanlar da koruma ordusuyla gezmek zorunda kalıyor, doğru noktaya parmak bastıkları için her gün ölüm tehdidi alıp internette binlerce kişiye ulaşan ulusalcı maillerde bir gün vatan haini, ertesi gün sabetaycı, daha ertesi gün ermeni dönmesi, daha ertesi gün alman vakıfçı, ertesi gün sorosçu, ertesi gün fetullahçı, ertesi gün pkklı vs ilan edilip duruyorlar, aynı kişi hepsi olabiliyor o derece. kapasitesizler "akp-asker birleşti, burjuva devrimi tamamlandı" gibi kağıda yazıp atsanız çöp tenekelerinin bile kusacağı ölçüde bayağı marxizan analizler yaparken, kimsenin umursamadığı rahat köşelerinden hem de.
idealist teröristimiz deniz gezmiş bu tablonun neresinde olurdu? soru işte buydu. bu sorunun cevabını tamamen bilemiyoruz, çünkü türkiye eski türkiye değil. 60 ve 70'ler manzara itibariyle solcuların kendilerini haklı sanmalarına, hem kemalizmi (ve dolayısıyla üniter devletini), hem sosyalizmi, hem antiemperyalizm adı altında milliyetçiliği, hem de kürt mücadelesine destek verilmesini birbiriyle uyumlu düşünebilecekleri bir siyasal atmosfere sahipti, gerçekte böyle değil, ama o gün öyle sanmaları anormal değildi. bir de bugüne bakalım bir antiemperyalist, milli demokratik devrimci (darbeci), halkların kardeşliğine inanan, aynı zamanda da her nasılsa kemalist olan bir sosyalist devrimci gözünden.
1) o gün güvendiğin askerler ve bürokrasi demokrasinin, ifade özgürlüğünün önüne senin istediğin gibi hala engel, fakat aynı zamanda sosyalizmi değil kapitalizmi destekliyor. 1-0
2) kemalist olmak bugün kürt kimliğine kıl olmak demek, çünkü kürtler üniter devlet yanlısı bir görüntü çizmiyorlar. 2-0
3) emperyalist batı kürtlerin ayrılıkçılığını destekliyor, kürtler ise kemalizme ve üniter devlete karşı. 3-0
4) fakir çin vahşi kapitalizm ve yabancı sermaye sayesinde kalkınıyor, buna karşı çıkanlar ise emperyalist-zengin batı'nın işçi ve çiftçileri. 4-0
sonuç?
o derece politize bir kişi olan deniz gezmiş işadamı olmazdı, olamazdı. öte yandan o etkinlik düzeyinden aşağıya düşmez ve etkisiz eleman olarak birgün gazetesine köşeyazarı da olmazdı. bu durumda onu iki sivri ve etkin pozisyondan biri kesecekti ancak. bunu da antiemperyalizminin şiddeti belirleyecekti, yani eğer biraz kapasiteliyse ve bu askerlere oyuncak olmak zorunda mıyız diye sorgulayacaktıysa, devletle de ters düşme cesaretine sahiptiyse 2. cumhuriyetçinin önde gideni olacaktı bugün. bir hasan cemal gibi tıpkı.
ya da yok, tavizsiz ve her şeye antiemperyalist yaklaşan biri olacaktıysa, o derece kapasitesiz idiyse bugün özellikle kürt meselesinden ve kendi kurtulamayacağı kemalizminden ötürü şiddetli bir ulusalcı olacaktı, tıpkı hapisteyken dahi mektuplaştığı en yakın arkadaşlarından doğu perinçek'in bu süreci aynen geçirerek, o yolu devam ettirerek aynen ulusalcılığın isim babası olduğu gibi.
peki hangisi? büyük ihtimalle ikincisi, çünkü hayatında doğru dürüst yazı bile yazmamış, bir mahir çayan'la falan karşılaştırıldığında entelektüel düzeyi çok düşük olan gezmiş'in gazeteci-akademisyen kökenli 68'liler gibi 2. cumhuriyetçiliğe evrilmesi neredeyse imkansız. onun ruhu bugün ulusalcılarla beraber savaşıyor, hiç kendinizi boşa kasmayın.
... toplu gösterim ... |