salvador dali şöyle demiştir:
"bir deliyle aramda olan tek fark benim deli olmamamdır."
çok da güzel demiştir. hatta çoğaltabiliriz.
"hasta bi insanla aramda olan tek fark benim hasta olmamamdır."
"bi grunge sorunluyla aramda olan tek fark benim grunge sorunluolmamamdır."
delilik; doğduğu andan itibaren "bireye" bir rol biçen ve şekil veren, dayatılmış, normalleştirilmiş olgularla kuşatılan, gerçekliği sorgulanabilecek olan dünyada insana nefes almasını ve bu yapay düzenden kurtulabilmesini, kendini ifade edebilmesini sağlatabilecek, bir kaçış yoludur.
çağlara göre zaman içinde delilik kutsal bir özellik olma ayrıcalığından hasta olarak adledilmeye sebep olan bir özellik haline gelmiştir.
öyle ki deliliğin tarihini inceleyecek olursak; ortaçağda deliler kutsal bir olguydu. rönesans insanı ise gerçeklik içinde deliliğin bir payı olduğuna inanıyor ve delilik alaycı aklın özel bir biçimi olarak görülüyordu. klasik çağ deliliğe kutsallık veren öte dünyaya ait oduğu inancının yavaş yavaş yok olduğu ve deli olarak adledilen insanlar için hastanelerin yapılmasıyla toplumdan uzaklaştırıldığı, delilerin büyük kapatılmaya maruz kaldığı bir dönem olmuş, bedensel bir bozukluk olarak görülen delilik fiziksel tedavi yöntemleriyle iyileştirilmeye çalışılmıştı. modern çağda ise deliler artık psikiyatrik savların otoritesi altına girmiş bir hastadır.
farklı olan şeyler, farklı düşünenler, giyinenler, hissedenler hep toplumun oturmuş/oturtulmuş düzenini bozabilecek bir tehdit olarak algılanır ve belki bu olgu neden farklılığı kapsayan deliliğin toplumlar tarafından, toplumun dışına atıldığını, hastanelerde, kürlerde denetim ve gözetim altında törpülenip, yok edildiğini açıklar. fakat yine de sadece bu kutsallığı ve büyük bir itibarı beraberinde getiren bu olgunun nasıl oluyor da zaman içinde hastalık olarak görüldüğünü ve dışlanmışlığı, acımasızca tedavi edilmesini gerektirdiğini açıklayamıyor. burada insanın aklına bir dünya düzeni yaratma çabası, bir düzen yaratma çabası, tek tip insan yaratma çabası, modernizmin içeriği geliyor -ki esaslı ve açıklayıcı çağrışımlardır bunlar.
günümüzün şu durmunda modern çağda delilik; hastalık, kafayı sıyırmışlık olarak görülse de içinde kesinlikle ruhsal/düşünsel/duygusal zenginlik barındırır. yavaş yavaş sanatçıların kendi kendilerine "ben biraz deliyim" demeleri ve deliliklerini ön plana çıkartarak kendilerini deli diye tanımlamaları orta çağdaki, rönesanstaki deliliğe atfedilen bilgelik, kutsallık rolünün yeniden kazanılmasına yardımcı oluyor esasında. "ben biraz deliyim" derken yaşadıkları toplumda, dünyada görülmeyeni, gösterilmeyeni görebildiklerini ve alışılmışın, sınırların ve kuralların dışına çıkabildiklerini ifade ederler ki bu da kendilerinde gördükleri farklılığın zenginliğinin bir ifadesidir aslında.
bu noktayı düşündüğümüzde kral çıplak diyenin mi yoksa krala görünmeyen (!) kıyafeti giydiren terzilerin mi daha deli, daha zeki olduğunu ve hangisinin gerçeğe ışık tuttuğunu düşünmek gerekiyor bence ki benim cevabım terzilerin daha deli/zeki/doğrucu olduklarından yanadır ama bu ayrı bir konu..
lafı çok uzattım gerçi bu konudan delilik ve sanat, delilik ve modernizm, delilik ve kültür (ki foucault değinmiştir bu konuya) başlıklı birçok alt başlık çıkar.
son olarak "hepimiz deli doğarız, bazılarımız öyle kalır." (samuel beckett)
"...zalim bir büyücü bir ülkeyi yok etmek için, ülkedeki herkesin su içtiği kuyuya içenlerin delireceği sihirli bir toz atmış. tüm ülke içmiş o suyu, kral ve kraliçe hariç çünkü onlar sarayın bahçesindeki kuyudan su içiyorlarmış. derken tüm ülke aynı anda delirmiş. kralın verdiği emirleri duyan herkes kralın delirdiğini düşünmüş. bir gün ülkede krala karşı isyan çıkmış, kaçışın olmadığını gören kral ve kraliçe de sihirli kuyudan su içip diğerlerine benzemeye karar vermişler. suyu içtikten sonra saçma sapan emirler vermeye başlamışlar ve herşey normale dönmüş. ülkede komşularından çok farklı bir hayat hüküm sürse de, kral ölümüne kadar ülkeyi idare edebilmiş..."
delilik aklın bir biçimidir. daha doğrusu ,delilik ile akıl sürekli olarak tersine dönebilen bir ilişki haline girmektedirler, bu da her deliliği onu yargılayan ve ona egemen olan kendi aklına sahip; her aklıda onda gülünç gerçeğini bulduğu kendi deliliğine sahip hale getirmektedir. herbiri diğerinin ölçüsüdür ve bu karşılıklı atıf hareketi içinde bunların ikiside birbirlerini reddetmekte, ama herbiri diğerinin üstüne yaslanmaktadır.(bkz: deliliğin tarihi)
beyinle ruhu ayıran alan
birçok farklı biçimde
deneyimden etkilenir;
kimi beynini yitirip
ruha dönüşür:
deli.
kimi ruhunu yitirip
beyne dönüşür:
entelektüel.
kimi ikisini de yitirir ve
kabul görür.
kehribar boncukların tadına bakabileceğini düşünmektir bana kalırsa, özü tatmaya çalışmak, kendini inandırmak aslında tam anlamıyla asla mümkün olmasa da...
kendini öyle inandırmak ki tüm fizik kurallarının civa ağırlığından ve zehirinden kurtararak yeni bir evren yaratmaktır kendine...
ama ki işte hep kendine, kendince.
dış dünya kuralllarına ardınla güler, ellerinle ağlarsın: karalayıp denklemleri, x sonsuza giderken hep y yi de koluna takar onunla yollarsın,
dahilikle aşık atar ip üstünde(ki cambaz halinle) bisikletinle dahiliğin üstünden/üstesinden gelmeye aşırırsın herhalde deliysen... tam bilmem sadece sanarım. öyle.
bi köprü altında, bakanın midesi bulansa da, leş gibi koksan da bilirsin ki dünyaya değdiğin kısımdan kalmıştır o zifir zemberek zehir kokusu ve tiksindiricilik.
"başka ne yapabilirsin ki bana?"
diye sordukça akıtır üstüne pis yanlarını ki kâbil'den kalma bir dekordur dünya. dersin ki :
"cüssene göresiyle aşık atsana, tüm kinin bana neden?"
cevabı alemin senin içinde oluşundadır da söyleyip kıskandığını kanıtlamak istemez cevap verir:
"zevk olsun diye, sırf piçliğine..."
zira dünya kafa tutar kendisine kafa tutana ve direndikçe sen, ifrâzatını akıtıverir üstüne.
alemleri sündür, silkele çöllerin kumunu, ayıkla pusudaki çöl yılanlarını, doldur denizlerin köhne kuyularını ormanlarla...orman denizlerini yoğur dağlarla, topla seher kuşlarının seslerini bir buluta yağdır savaşlara, gecenin huzursuzluğunu ayin eyleyen sokak köpeklerinin burunlarına birer beyaz kelebek kondur bak bakalım uluyorlar mı öyle bir daha şeytandan buyruklar indirircesine, rica et bak bakalım hangi lilyum reddedecek ayakkabısız bir yavrucuğa ayakkabı olmayı, çocuğa bulut tarlalarında yol aldırmayı, tarla fareciklerini topla bir yeraltı salonunda ve rica et ekinsiz geçen yaza benzemesin bu yaz diye: yeterince alın bırakmayın zavallı hallere, arılar bile halden anlar şekerli sudan değil polenden yapın şu mucizenizi dendiğinde, hanımelleri bir olup koşmaz mı sanıyorsun sen ağlarken gözlerine...
tüm mahlukata sözün geçer de inandıramazsın şu insanlığı tek bir sözüne,
adın çıkarsa deliler listesinde,
kaçarı yoktur bunun alay iplerinde sallandırılacaksındır dip dehlizlerde...
onlar dip dehliz sansınlar, sen yine çevirirsin dipleri göğe, dehlizleri bahçelere...
zeynep casalini'nin müthiş ötesi şarkısı. harika sözler harika müzik.
delilik kısa sürer çok pişmanlık uzun
kararın doğru gibidir sonrası hüzün
bir de bakarsın arkanı dönüp kalmamış huzur
soru sormaz akıl almaz tükenir gücün
sevgilim bitmiş aşkımız bizim çoktan bitmiş
gördüm ben yazık ki senin gözlerin gitmiş
her bitiş gibi bu da yeniden başlamak demek
şimdi artık bana başka şarkılar gerek
bir bitene çare yok bir de yitip gidene
asla inanmamalı ben hep varım diyene
korktum böyle olacağından ama hep bildim
şimdi bu neyin tasası
korkunun da ecele yok ki faydası
"delilik şüphesiz aptallıktan iyidir. delilik var olmuş bir zekanın yok oluşudur; aptallık, var olmamış bir zekanın var olmamağa devam edişidir. deliliğin hiç olmazsa mazisi şanlı. aptallığın şerefli bir tarihi bile yok."
akıl ne kadar can sıkıcı ve azap vericiyse; delilik o kadar hafif ve keyiflidir. hayatın kaynağını teşkil eder. devam eden her şeyde delilikten bir parça vardır. her güçlük karşısında başvurulan delilikler olmasa ne evlilikler devam eder ne savaşlar kahramanlar çıkarır, ne yaşlılık çekilir, ne de aşklar ve dostluklar yaşanır. tüm bu insancıl ilişkilerin devamında aklın zincirlerinden kurtulup deliliğin özgür atmosferinden çalmalar vardır. en akıllı insanın bile ara sıra başvurduğu delilikler olmasa yaşam çekilmez bir hal alır.
aklın avantajlarıyla kendilerine bir statü ve paye alan bilgeler bu durumlarıyla o kadar özdeşleşirler ki bir süre sonra hezeyan ve buhranlar içinde kendi hayatlarına kendileri son verirler. onlar aklın temsilcileri olduklarından neşe ve mutluluk veren delilikten mahrum kalmışlardır.
“bütün insan ömrü,deliliğin yarattığı bir hayalden ibarettir.”
bir başına kalmaksa delilik
bahar vakti,
ya da konuşmaksa gülhane'de
tanımadığın bir ağaçla,
ve kaçmaksa gecenin bir yarısı
sadece senin görebildiğin gölgelerden
deli değilim o zaman ben
kendimden çıkabildiğim zamanlarda.
bir zeynep casalini şarkısı.
delilik kısa sürer çok
pişmanlık uzun
kararın doğru gibidir
sonrası hüzün
bir de bakarsın arkanı dönüp
kalmamış huzur
soru sormaz
akıl almaz
tükenir gücüm
bir bitene çare yok
bir de yitip gidene
asla inanmamalı
ben hep varım diyene
korktum böyle olacağından
ama hep bildim
şimdi bu neyin tasası
`korkunun da ecele
yok ki faydası`