grup elemanlarının voleybol takımlarının servis sırası değiştiğindeki halleri gibi her albüm arasında sirküle olup bu durumun sound'a yansıması dışında iyi bir grup. ancak hayranlarınca iddia edildiği gibi dünyanın en iyi grubu mu? bence bu dingildek halleriyle değil.
lafı çok uzatmadan işbu giride amacımın deep purple'ı şah veya şahbaz eylemek olmadığından hareketle objektif bir biyografi sunmak isterim:
1968'in enstrumanı eline alanın müzik grubu kurduğu ingiltere'sinde gitarda ritchie blackmore, vokalde rod evans, basda nick simper, klavyede jon lord (70'lerin mozart'ı derler) ve davulda ian paice (kendisi özünde caz eğitimi falan görmüş bir abimizdir) birlikteliğiyle kurulur. ilk albümleri "shades of deep purple" henüz çıkmadan kendi çaplarında bir popülariteye ulaşıp iskandinavya turnesine çıkarlar. (emre aydın gibi.)
enteresan sayılabilecek şekilde, ilk albümlerinden "hush" amerikan top 5 listelerine girebildiyse de ingiltere'de pek farkedilmez. amerika'nın bu kucak açmasından sonra ikinci albüm "the book of taliesyn", 1969'da yalnızca amerika'da satışa çıkarılır. kendi isimlerini taşıyan üçüncü albümlerindeyse bilhassa jon lord, barok dönemden etkilenen klasik motiflerle bezeli müziğiyle gral olur. mevzuubahis albümden sonra rod evans ve nick simper gruptan ayrılır, yerlerine ilk oyuncu değişikliği olarak basçı roger clover ve vokalist ian gillian (çığlık gralı) katılır.
grubun kanımca dönüm noktası olan dördüncü albümü,
concerto for group and orchestra 1970 yılında çıkar. bu albüm, jon lord'un bestelediği 3 part'tan oluşan ve kraliyet orkestrasıyla kaydedilen, o zamanlar rock müziğin klasik müzikle bütünleştiği ilk çalışmadır. böyle bir albümün ortaya çıkışında jon lord'un bu tür bir eğilime sahip olması (barokçu dedik ya?) büyük bir etken olmuştur. rivayetlere göre jon lord, grubun bundan sonraki çizgisini bu şekilde devam ettirmek istese de blackmore'a kontrolünü kaptırması sebebiyle bu proje suya düşmüştür. ortaya kalansa bir kısım deep purple fanına göre diskografinin yüz karası, ben ve yine birçok insana göreyse rock müziğe verilmiş büyük bir hediyedir.
1971 çıkışlı "fireball" albümü ve bilhassa bu albümdeki "strange kind of woman" o kadar büyük bir başarı elde etti ki, grup sonraki albümünü montrö'deki casino isimli ünlü mekanda kaydetme kararı aldı. ancak frank zappa'nın gösterisi esnasında mekanın yanması bu planı suya düşürdü. bu olayın üstüne "smoke on the water" isimli şarkıyı yazan grup, en başarılı tabir edilen çalışmalarına böylece imza attı.
1973 çıkışlı "who do we think we are" albümünden sonra grupta bir anlaşmazlık baş gösterdi ve gillian-glover ikilisi gruptan ayrıldı. yine bir oyuncu değişikliğiyle david coverdale ve glenn hughes gruba katıldılar. bu olay esnasında takvimler 1974'ü göstermekteydi, ayşe tatile çıkmıştı yahut çıkmak üzereydi.
grup bu haliyle 1974'da stormbringer albümünü kaydetti. albümün ilgi çekici yanı, "soldier of fortune" isimli münferit olarak mükemmel ancak grubun sound'uyla alakası olmayan, keyif için yapılmış izlenimi veren parçanın bu albümde olmasıdır. bu albümden sonra blackmore gruptan ayrılıp rainbow'u kurdu. blackmore ve coverdale yalnızca bir albümde bir araya gelmiş oldular.
1976'da coverdale'in de gruptan ayrılıp whitesnake isimli grubu kurması sonrası grup resmen dağıldı.
1984'te ilk kurucular blackmore, gillian, lord, glover ve paice tekrar bir araya gelip "perfect strangers" albümünü kaydettiler. üç yıl sonraysa "the house of blue light" albümüyle devam eden bu birliktelik, aynı sorunların tekrar nüksetmesiyle sona erdi. (düşünün ki adamlar eski ekibi toparlıyor sonra herkesin aynı tas aynı hamam olduğunu farkedince yine kavgaya tutuşuyorlar ahah)
1990'dan sonra kanımca grubun sadece adı deep purple kalıp kendisinden bir eser kalmadığı için gerisini de anlatmaya pek gerek görmüyorum.
güzeldi, canlardı.
edit: blackmore ve coverdale sadece bir albüm değil, burn ve stormbringer olmak üzere iki albümde birlikte çalışmışlar. uyarısı için
floydzede'ye teşekkürler.