1. insanlar tanıyorum.. sevebileceğim insanları. onları alıp hayatıma taşıyorum. onları hayatın güzelleştirmek istediğim noktaları ile ilişkilendiriyorum. örneğin ege türkülerini seven ve bilen bir arkadaşımı alıp rakı masalarıma buyur ediyorum. o aklımda bu güzelliğin sebebi gibi kalıyor. bu mutluluğun hayatın sert gerçeklerini -ki bunlar hep kötü olmak zorunda değildir. değiştireceğini umuyorum.. birlikte kahkahalar içinde gülebildiğim insanlar ile günlerimi geçirmeyi diliyorum. başlangıçta gülüyor eğleniyoruz. sonra bir tuhaf duygu gelip beni yoklamaya başlıyor. ondan kaçmak istiyorum. kaçtıkca o insanlardan uzaklaşıyorum, uzaklaştıkca aslında nasıl birbirimizi kandırdığımızı daha iyi görüyorum.

    başka? değer verdiğim bir insanla öyle ya da böyle bir ilişki yaşamamın mümkün olmadığını gördüm diyelim. ayrılmamız gerek diyorum. ama iki insanın arasında aşktan başka bir bağ bulunabileceğine, uzun süre geçirip bir çok şey paylaşmış insanların birbirinden nefret etmesi gerekmediğine kanaat getiriyorum. bu olgunluğu seviyorum, buna inanıyorum. ve inandığım her şey teker teker tuz buz oluyor. bunun içimde yarattığı hayal kırıklığı ile, huzursuzluk ile yolumu kaybediyorum. restler çekiyorum. ben artık yokum beni unut diyorum. ortaya kendimden başka süreceğim ne kozum var ki? kendimle kumar masasındaki bir blöf gibi dalga geçiyorum. hayatımı elime alıp zar atıyorum. tutarsa ne ala, tutmazsa düşüyor kendi karanlığımda kendi içimde kayboluyorum... o karanlığa düşünce yani zarlar tutmayınca yani ortaya kendim olarak sürdüğüm koz fos çıkınca o insanları özlüyorum. deli gibi özlüyorum. kendimden kaçıp oralara varmak istiyorum. ama olmuyor tabi ki. ben olsam ben de bir insanın beni bir kereden fazla üzmesine izin vermezdim. bunun adı gurur mu? sanmıyorum. çünkü o hayatımdan çekip koparıp attığım insanları özlediğimi kendimle baş başa iken kendime itiraf edebiliyorum. haklı ya da haksız çıkmaktan korkmadan neden diye sorabiliyorum. ve sonra başka insanların yeni yüzlerin arasında iken yine gelip saçlarımı okşayan o iğrenç duydu. o lanet kaçma arzusu. o kendime olan lanet mapusluğum. kendi hayatımı arayışım, buluşum ve bunu hazmedişim sonrası duyduğum bir kaybetme korkusu mu bu?

    işte her şey bu noktada düğümleniyor. kimseyi, hiç kimseyi suçlayamıyorum. suçu kimseye atamıyorum. kendime bile. çünkü biliyorum ki ben, buyum. her nasıl ki hayatım boyunca hiç sorun yaşamadığım ve yaşamayacağıma emin olduğum insanlar varsa bir o kadar da gereksiz yere eften püften sebeblerle ama çok acılar çekerek terk ettiğim insanlar da var. ve hiç biri, bu insanların hiç biri kendi iç huzursuzluğundan muzdarip bir adamın gel gitlerini sineye çekmek zorunda değil. haklılar...

    değer vermeliler!
  2. değer bir ölümlüye verilecek en güzel anlam.. değer çok zor verilir, uzun yollar belki de uzun anlar orası bilinmez.. öğütür, besler içinde, koyar özel bir rafa..
    indiremez geri. o hep orada kalacaktır.. değerini aldığı yerde..
  3. insan bu hafız , ya herkese değer verir , ya kimseye,ortası nadirdir . kimseye değer vermeyen , uzun vadede yalnızlıkla çeker huyunun sonucunu . herkese değer veren de bol aldatılmalarla , uyutulmaya başlamalarla alır cevabını . keşke hayat hümanistlerin düşleri gibi olsa , ama nerede ... orta çağ film ve kitaplarında ki ingiliz zalimliği lazım bünyeye , zira değer verene değer verilmez genelde .
  4. tam bir mallık olduğunu bir şeyler gözünün içine kadar sokulunca anlayabiliyormuş insan. bir erkeğin verebileceği her şeyi verip de karşısındaki o verilenlere sırt çevirince anlıyormuş insan. mutluluk kelimesini iki kişilik yaşayıp, kendinizden çok onu düşünüp, her şeyinizi ona verip, bu zamana kadar o itilmişken ve siz ona sarılıp da kollarınızdayken onun aklına başkası gelince, anlıyormuşsunuz. ona sizi kaybetme korkusu yaşatmadığınızda, ona her şeyiniz ile bağlandığınızda ve o, sadece ona ait olduğunuzu bildiğinde tüm hislerini kaybediyormuş. sizden alelade bir şeymişsiniz gibi sıkılıyormuş. elinde kalan sadece hiç oluyormuş. sen onu her şey yapsan da, sen bir hiç olarak kalıyormuşsun onun için ve elinde de kalan koca bir hiçmiş. yolda yürürken, ona bağlılığını simgelesin diye içinde adının yazdığı yüzüğü artık takamamanın boşluğunu hissederken parmağında, o, ona zerre değer vermemiş ve onu terketmiş eski sevgilisiyle konuşuyor, görüşüyormuş. seni de hayatından çıkarabiliyormuş. sen ise her şeyin yapıverdiğin insanın, seni bu hale getirişi ile göt gibi kalır olmuşsun. her şeyin elinden gitmiş, gözyaşın akmış, sinirlerin yıpranmış, canın yanmış, kalbin kırılmış, tamamen bir viraneye dönmüş ve ne hissedeceğini bilemeden öyle kalakalırmışsın. onun dediği her kelimeyi aklının en güzel yerinde saklarken, en çok zevk aldığın şeyi yaptığın zamanlarda o yanında olmadığında bir şeyleri eksik hissederken, ona tüm kalbini açmışken, onun için bir şeyler eksik olurmuş. siz hayatınızı paylaştığınız insanın artık yanınızda olamayacağına üzülürken, o sadece siz üzüldüğünüz için üzgün olurmuş. ve de dönüp arkasını başka kollara gidermiş. sizin verdiğiniz değerin, aşkın ve sevginin kırıntısını bile veremeyecek kollara... ama en doğrusunu o biliyormuş gene "üzülme sevgilim, bana değmez" diyerek. zaten o hep en doğrusunu bilmez miydi?