vurucu sahneleriyle dikkat çeken film olmuştur. başkalarının hayatına kendini kaptıran adamın tüm kariyeri mahvolur. elinde kalan tek şey ise kendine ithaf edilen bir kitaptır. ama o belki de daha kötüsünü bile göze almış ,sadece içindeki; müdahale etme dürtüsünü bastıramamıştır, sonuçta mutludur..
berlin duvarı'nın yıkılmasının birkaç yıl öncesinde, doğu almanya'nın rejimin korunması ve devamı adına uyguladığı yöntemlerde ayyuka çıkmış bir paranoyanın başgösterdiği dönemde, güvenlik bakanlığında çalışan ve görevi nedeniyle içinde insanlara dair sadece şüphe, güvensizlik ve korku gibi duygular barınmış bir adamın, bir oyun yazarı ile oyuncu sevgilisinin hayatını gözetlemeye başlamasıyla beraber, insana dair şimdiye kadar keşfetmediği pekçok hissi keşfetmesiyle değişmesi ve göreviyle duyguları arasında bocalamaya başlamasının anlatıldığı gerçekten izlenmeye deger film.
olayların 1984 yılında geçiyor olması da akıllarda hemencecik george orwell ampulu yaktırdığı içindir ki, bünyede daha bir sorgulayıcı ve de dikkatlice izleme etkisi yaratır. en iyi yabancı film oskarına layık görülmüştür ayrıca.
film başkalarının hayatının giz hakkı, bu hakkın gaspından çok daha öte şeyleride irdelemekte.siyasi ideolojilerden tutundan, otoriteye başkaldırışa, sanat ruhu dediğimiz olgunun bunu taşıyan bünyede kısıtlanmasının büyük etkilerinden, insanı sorgulamadan yaşamaya iten siyasi rejimlere kadar geniş bir yelpaze mevcut.sınıfta "bu gaddarlık" diye işkence yöntemi konusunda fikir beyan eden bir öğrencinin hoca tarafından isminin not alınması vurucu örneklerden sadece biri.
sözlerini bire bir hatırlamasamda şu cümleler geçmiştir beğendiklerimden bir parça olarak;"intihar bir cinayet değildir.insanın kendini öldürmesi değildir.sadece bir ölümdür.ölüm.umudun ölümü."
tuhaf bir film. iyi diyebilirim, lakin bu oscar ödülü alacak kadar da iyi değil.
konusu da oldukça sıkıcı üstelik. doğu almanya ile batı almanya'nın birleşmesine vesile olan, sanki, yazarın evine alet edavat yerleştirip dinleyen stasi elemanı adam olarak gösterilmiş. ya da bana öyle geldi. yazarın yavuklusu hanfendi 'nin ihaneti de şunu kanıtladı: amı olanın dini olmaz. 2 2 daha 4'tür abi.
orjinal adı "das leben der anderen" olan ingilizce olarak "lives of others" şeklinde piyasada tanınan, 2006 yılında çekilmiş yabancı film dalında oscar almış fillmdir
filmin son sahnesinde kitapçının sorusu üzerine wiesler'in "nein, es ist für mich" deyişi ve sahnenin o yarım gülümsemede donup kalması tüylerini diken diken eder insanın. bir de martina yolun ortasında yatarken yanına gidip daktiloyu aldığını söyleyeceği sırada cümlesinin yarım kalması çok acıdır.
-------spoiler-----
ayrıca filmin başrol oyuncularından ulrich mühe*temmuz ayında mide kanserinden vefat etmiştir.
alman tarihindeki rahatsızlık verici durumları eleştiren filmlerden biri. aynı amen'de olduğu gibi bu filmde de insanlıktan uzak bi durum var -amen'de bu 2. dünya savaşıydı, bunda da devletin kendi vatandaşlarına yaptığı baskı-, ama yine benzer bi şekilde başkalarının hayatı için kendi sahip olduklarını (gerçi fazla bişeye sahip diil ama olsun) tehlikeye atan kahramanlar var.
hatta iki filmdeki oyuncular bile aynı ama iyi-kötü karakter olarak yer değiştirmişler gibi;
(bkz: sebastian koch)
(bkz: ulrich tukur)
ayrıca son olarak kesinlikle izlenmesi gereken bi film bence; fazla uzun gibi gelse de, sırf sonunu görebilmek için bile izlemek gerek.
alt başlık: sovyet sosyalist rejimiyle dritte reich rejiminin benzerlikleri
sinemanın bir sanat olduğunu ve estetik içeriği kaybetmeden politik mesajlar verebildiğine son aylarda (hatta yıllarda) hiç bu kadar yakından tanık olmamıştım. adında sosyalizm sözcüğü olduğu iiçin bu totaliterizme biat edenler acaba bu filmi izlemişler midir , ya da varlığından haberdar mıdırlar böylesi gerçeklerin, doğrusu merak etmekteyim. şuradan yaklaşmayı deneyerek başlamak isterim; film boyunca "yüce sanat" , "sanatçı ruhun mühendisidir" (ki stalin'in sözü olduğu filmde de geçer) , "halk için sanat" gibi klişeler sıkça tekrarlanmıştır ve filmin sonuna doğru georg dreyman'ın evini arayan asker batı alman menşeili kitapları bulduğunda "bolca batı alman edebiyatı , ha" diye bir şey söyler ki doğu almanya'da ve onun babası olan sovyetler de sanattan ne anlaşıldığının kanıtıdır. bu hitler almanyası'nda ki "dejenere sanat " kipliğine çok benzer çünkü orada da dönemin hakim iktidarına karşı yazılan her eser bu isimle anılıp eser sahipleri bir şekilde etkisiz hale getiriliyorlardı ki aradaki benzerlik şaşırtıcıdır.
ikinci bir benzerlik ise filmde "güzel ev" olarak anılan sorgu binalarının gestapo'nun kullandıklarıyla olan dikkate değer benzerliğidir. kapıdaki askerler , soğuk ve gri binalar , son derece ciddi ve soğukkanlı yetkililerin verdiği son derece gayrı insani ve tehditkar kararlar.... aradaki farkı ben ayırt edemedim , bilmem siz ne düşünürsünüz?
sanatçının otonomisinin kaybettiğinde neler olabilceğini göstermesi bakımından christa-maria sieland karakteri tam bir numuneliktir. işler partiye ve devlet iktidarına bağımlı yürüdüğünde sanatçı kendi otonomisini kaybedip partinin sesi haline gelebiliyor, filmin gösterdiklerinden birisi de buydu . (kültür bakanı ile christa-maria sieland ilişkisi de örnekliktir.) dreyman'ın uzun süre stasi ve totaliter rejime ses çıkarmadan ve onların isteğinde yazdığı oyunlar, çevresindekilerin buna tepkisi - paul hauser i hatırlayınız- ve albert jerska'nın dramatik yaşamına son vermesi ile değişen temalar...
filmin içinde hatırlayabildiğim en iyi sahnelerden ikisini albert jerska'nın evinde yapılan söyleşi ve dreyman'ın verdiği partide jerska'nın konuklara boşverip brecht okuması ve bu insanlara dayanamadığını belirtmesiydi. paul hauser'in dreyman'ı rejimin yalakalığını yapmakla suçlaması ve bruno hempf'in sieland'a arabada tecavüz ederken çıkardığı hayvani sesler de unutulmazlardandı. ve tabiki gerd wiesler'i oynayan ulrich mühe, her sahnesi ayrı bir güzellik olan , bu işi daha iyi kimse kotaramazdı diye düşünmeme sebep veren , acaba geçmişinde bu türden bir örgütle bağlantısı oldu mu diye düşündürten ne yazık ki yeni bir filmde izleyemeyeceğim müthiş bir oyuncu. ders verdiği sahnede öğrencinin yoklama kağıdına attığı çarpıdan başlıyarak hiç düşmeden sergilediği rol , stasi soğukluğunu daha iyi anlatamazdı. böyle kalsa mühe'nin bir belgesel oyuncusu olduğunu düşünebilirdim fakat film ilerledikçe ortaya çıkardığı "insan wiesler" karakterinde gösterdiği harika performans da büyüleyiciydi. ve tabi ki içimi burkan son 15-20 dakikalık oyunculuğu , o posta görevlisi iken nedense onun artık yaşamadığını hatırladım sıkça ve sonun da ona adanan "iyi bir insan için sonat" kitabı da oldukça anlamlıydı. bruno hempf'in duvarın yıkılışıyla ilgili dreyman'a söylediği:" artık yazacak birşeyin yok , eleştirecek ya da onun parçası olacak bir partin yok ." ya da "insanlar bu küçük sosyalist cumhuriyetin bir parçasıydılar ve o artık yok." benzeri sözler de bugünleri hatırlatıyor:amaçsızlık , umutsuzluk ya da büyük amaçlardan yoksunluk.
son olarak martina gedeck nam aktristle ilk kez tanıştım sanırım ve beyaz teninden ışıklar saçan ve gözleriyle her baygın bakışında sözlerini seyircinin içine işleten bir oyunculuk sergilemiştir. sanırım kendisi de oyunculuğundan ve filmden hoşnut kalmış olmalı ki bruno ganz ile birlikte 2008 de baader-meinhof komplex filmiyle tekrar karşımıza çıkacaktır.
"kişisel dürüstlük , rejimi samimiyetle desteklemek ve zeki olmak; bu üç özellikten ancak ikisini biraraya getirmek mümkündür katı komünist rejimde , fakat üçünün de imkan dahilinde bulunması asla ihtimal dahilinde görülmez. eğer bir insan dürüst ve rejim destekçisiyse , o muhtemelen parlak biri değildir; parlak fikirleri varsa ve yine rejimi destekliyorsa , bu sefer dürüst olamaz ; hem dürüstse hem de parlak zekalı biriyse rejimi destekleyen biri olarak düşünülemez. dreyman'ın karakterinin sorunlu yanı bu üç özelliği birden kendinde toplamasıdır.
dikkat edilirse film 1984 yılında geçmektedir; oysa demokratik alman cumhuriyeti hükümeti wolf biermann'a batı almanya'ya yaptığı geziden geri dönmesine izin vermediği zaman yıl 1976 ydı. ..."
zizek'in film üzerine yaptığı değerlendirmeden bir kaç (ç)alıntı. ben bir seyirci olarak izledim filmi ve oldukça çekici geldi fakat anlaşılan bay zizek psikanalist ve sosyolog kimliğiyle işbaşına geçerek benim film hakkında düşündüğüm güzel ne varsa kendince yok etmiştir. ne dreyman'ın eşcinselliği kalır , ne christa-maria adına yüklediği ilginç anlam. bu yazıyı okurken niye kendimin bu tür şeyleri düşünmeyerek kadınsı bir saflıkla yrumlar yaptığımı düşündüm , sonra buldum cevabı; o zizek'ti ve orta avrupa ve kıtanın bütününün tarihsel ve beşeri iklimini o kadar iyi biliyordu ki benim güzel bulduğum filmi yere vuruyordu. hazretin son paragrafını aktarayım da bitsin;
" bütün bunlardan nasıl bir ders çıkarabiliriz? şunu: hepimiz hala dac terörünü her yönüyle anlatacak bir film , varlam şalamov'un o emsalsiz eseri kolima hikayeleri'nde gulagları anlatacağı şekilde stasi'yi anlamamızı sağlayacak bir film bekliyoruz." bense o yazarı daha önce hiç duymadım bile, doğal değil mi bu filmin ayartıcılığına kapılmam?
insanın tüylerini diken diken eden bir film. ilk dakikalarında oldukça sıkılsanız da ilerleyen dakikalarda film sizi tam kalbinizden yakalıyor ve sürüklüyor. iyi işlenmiş karakterler ve olay örgüsü ile birlikte vurucu bir sona sahip olan film kesinlikle tekrar tekrar izlenmesi gereken bir baş yapıt.
---spoiler---
kitapçıdan , yazarın kitabını alan weisler , kitapçının ''hediye paketi ister misiniz ?'' sorusuna karşı ''hayır bu benim için'' yanıtını verdiği an , mutlak orgazm anıdır.
içine sokan filmlerden, vakitlice izlenmesi gerekli belki de. bakışlar çok etkiliydi özellikle de hgw xx/7 ninkiler. baştan sona, filmi sevdiren oydu sanırım. bitti dedikçe bitmeyen sonu, akılda kalan detaylar vs.
rahmetli ulrich mühe'nin oyunculuğu ile devleşen film.
film doğu almanya'da geçmektedir.
2007 en iyi yabancı film oscar'ına aday olmuştur.
filmin başında bir görünüp kaybolan ve filmin sonunda ortaya çıkan asteğmen ise "duvarı yıkmışlar" cümlesiyle gülümsemenize neden olur.traji-komik bir hali vardır.
batı almanya' lı yönetmen donnersmarck' ın berlin duvarı yıkılmadan önceki bir tarihte kurğuladığı filmi 2007 en iyi yabancı film oskarına sahip. ajan wiesler rolünde izlediğmiz ulrich mühe ise filmin tamamlanmasından kısa bir süre sonra henüz 54 yaşında iken mide kanseri sebebiyle aramızdan ayrıldı. film insanların değişebileceği üzerine kurulmuş, pek zor olduğunu sansanız da...
bir zanlı suçsuzsa sorgu sırasında sinirlenip saldırganlaşır. ama bir zanlı suçluysa, sorgu sırasında sakinleşir ya da ağlar. çünkü bunların bir sebebi olduğunu bilir. o yüzden birinin suçlu olup olmadığını anlamanın en iyi yolu onu sorguya çekmektir.
son yıllarda izlediğim en iyi filmlerden birisi. özellikle doğu berlin'i gördükten, orda doğup büyüyen ve de zeytini televizyonda görüp, 25 yaşına kadar, acaba kokusu tadı nasıl birşey diye düşünen insanları tanıdıktan sonra, çok daha etkili hale gelebilen oldukça kaliteli yapıt. siyasi ve de tarihsel gerçekliklere biraz ilgisi olan insanların kesinlikle sıkılamayacağı, beğenmeme ihtimalinin olmayacağı iş. oyunculuk, kurgu ve de senaryo etkileyicidir. hayatınızdan üç saat çalarak, daha fazlasını size verir. izlenmeli.
klasik, sosyalist rejimi kötüleyen filmler zincirinden farklı bir film. genelde sosyalist rejim kötülenirken kapitalist rejim özgürlüklerin olduğu cennetimsi bir ortam olarak tasvir edilirdi. burada ikisine de eleştiri var. mesela son sahnede sosyalist dönemde işçi sınıfı temelinde kurgulanan oyunun kapitalist dönemdeki gösteriminde içi inanılmaz derecede boşaltılmış haldeydi. içeride tiyatro devam ederken, dışarıda bakanın sanatçı abiye söylediği "hayal ettiğiniz batı bu muydu?" sorusu ise oldukça ironik ve manalıdır.
gerçekten izlediğim sağlam yapımlardan biridir.biraz siyasi bilgi ve sabra sahipseniz film sizi çok başka yerlere alıp götürebilir.doğu almanyada düşünce özgürlüğünün kısıtlı olduğu bir zamanda yani; bir yazar, onun tiyatrocu sevgilisi ve gizli servis tarafından bu iki insanı izlemekle görevli bir subayın hikayesi..subayın ciddiyet ve samimiyet arasındaki ince çizgide oluşu beni gerçekten derinden etkilemiştir;çünkü o evde yıllardır özlemini duyduğu şeye aşık olan bir adamdır. asalete ve sevgiye aşık olmak, bir kadına ya da bir erkeğe değil. tavra aşık olmak bu kadar mı güzel ve duru anlatılabilir.kesinlikle izlenmeli.
edit: subay rolünü oynayan adam bu temmuz ayında mide kanserinden ölmüş.
bu almanlar doğu-batı almanya ile ilgili ne yapsa izlerim dedirten film.ilk gördüğümde bu kesin yaşanmış bir olayın çevirisidir dedim çünkü öyle bir başyapıt havası veriyordu.olayın kurgu olduğunu öğrenince hayal kırıklığına uğramadım değil ama başyapıtlığı hakkında fikrim değişmedi.tabi filmi sonuna kadar izleyemeyip sonra da bok atan mallar da yok değil.
en sevdiğim film finalleri adı altında bir sıralama yapacak olsam (çok boş bir insanım),birdy ile birlikte en üst sıraları zorlayacak filmlerden biridir das leben der anderen.izlenmesini tüm sinemaseverlere şiddetle tavsiye edebileceğim filmlerden biridir de aynı zamanda.
yaklaşık 8 aydır elimde olmasına rağmen ancak bu gece izleyebildiğim ve ağzımda çok güzel bir tat bırakmış film... öyle ki bu gece 2 film izlemeyi planlıyordum; bu ilk filmdi... ancak ağzımın tadı bozulacak diye 2. filmi izlemekten çekiniyorum...