almanların yahudilere yaptıkları nedir ki? birkaç gün önce kaçarak kurtulduğum bu kampta yaşadığım acı dolu hikayeleri sunmak istiyorum sizlere:
ocak ayı.kampta ilk zamanlarım.saat 8 suları.
normalde bu saatlerde insan akşam yemeği yer değil mi? ama biz esirdik. bir parça ekmek bulabilirsek ne mutluydu.dışarıda
wondrouskırbacını şaklatırken çığlıklar, ağlama seslerine karışıyordu. üzüldüm ve bu soğuk ve titrediğim karanlık günde, 500 sözlük yazarı kapasiteli büyük alanda bilgisayarların tozunu almak için gönderildim. o günden sonra toza alerjim olduğunu anladım.
şubat ayı. sabah 6.
biz zavallı 4. nesiller, samandan yapılmış yataklarımızdan; ruhsuz gözlerle ve boşa heba olmuş hayallerle doğrulmuştuk yine. ayağa kalktım. dizlerim titriyordu yorgunluktan. verdiğim kilolar ile artık dizlerim tutmaz olmuştu.tam bu umutsuz günlerimden birine başlayacakken, içeri
jugis nomen girdi. ''kim benden izinsiz dream theater dinliyor burda he?!!'' diye bağırdı birden. bir adım geriledim. dizlerimin bağı iyice çözülmüştü. herkes korku içinde etrafına bakarken jugis bana doğru geldi. ''sen!!'' dedi. ''sen dinliyosun biliyorum!''dedi. ''hayır efendim bir yanlışınız var'' dedim. ''sen kim oluyorsun da bana yanlışım olduğunu söylüyosun pis 4. nesil'' diye kükredi. yere itti beni hiç umursamadan. uzun boyluydu da sanırım, gözlerine direkt bakmaktan çekindim. saçlarını savurdu ve yatakhaneyi terk etti. o günden sonra hiç dream theater dinlemedim.
şubat ayı. esaretimin bilmemkaçıncı günü. gece 12.
günün yorgunluğu ile taş gibi yatağıma yığıldım.
2. nesilden bir yatakhane görevlimiz vardı. ismini hatırlamıyorum şimdi .sadece elindeki ıslak sopayı ve kırmızı yanaklarını hatırlıyorum. yattım ve yaşayabildiğime şükrettim. o sırada
azureel girdi içeri. üzerine kolonya dökülmüş karınca misali büzüldüm yatağın içinde. yatakhane görevlisine bir şeyler söyledi ve ardından yanıma geldi. beni saçımdan tutup ayağa kaldırdı. ''benimle counter-strike oynayacaksın'' dedi. sesimi çıkaramadım. o büyük alana gittik ve oyunu açtık. oyun bittiğinde ise tekrar yanıma yaklaştı. yüzünde sinsi bir gülümseme vardı. beni her öldürüşün için üzerinde bir sigara söndüreceğim dedi. bayılmışım. o gün beni yatağa taşıyan, hamal mevkinde bulunan nesildaşlarmış.o günden sonra hiç counter-strike oynamadım.
mart ayı.normal insanların kahvaltı ettiği saatler.
apar topar görevimden alındım. uzun zamandır ilk kez gördüğüm güneş ışığı gözlerimi yakmıştı. ilerledikçe ilerledik. cennet gibi bir mekana getirdiler beni. bir odaya koydular. önce yıkadılar güzelce. normalde soğuk su ile taş üzerinde yıkanırdık. bu sefer sabun bile vardı. güzelce giydirildim. elime bir meyve tabağı verildi ve servis yapmak üzere yollandım.
ascella masada çayını yudumluyordu. tek başına rüzgarda dalgalanan saçları ile nefesimi kesti. düşünemeden elimdeki tabağı masaya bırakmak için eğildim. sakin bir sesle: ''sen bana selam vermiyor musun?'' dedi. etrafta bulunan diğer dişi esirler şaşkınlık içindeydi. o an haddimi aştığımı anladım. hanımımın önünde nazikçe eğildim. yaklaştı ve tabağa birden vurarak kırılmasına sebep oldu. diz çöktüm. ''bundan sonra öğreneceksin'' dedi. gözlerime dolan yaşlar ile sadece yerlere saçılmış olan çilekleri gördüm. o günden sonra bir daha çilek yiyemedim.
nisan ayı.akşamüzeri 5. çalışma vakitleri.
o gün temizlik görevini üstlenmiştim yine.benimle birlikte 13 nesildaşım da yerleri siliyorduk. içeri
spyder girdi. titiz bir insandı sanırım, her yeri kontrol etti . şükür ki iyi temizlemiştik. suyu değiştirmek üzere tam arkamı dönmüştüm ki birden ''ööeaarghh'' diye bir ses geldi. başımı çevirdiğimde onun kusmuş olduğunu gördüm. ardından hepimiz kustuk. bitti. o günden sonra bir daha kusamadım.
mayıs ayı.gece 2.
dışarıdan müzik sesleri geliyordu bangır bangır. hava almamız için bulunan küçük pencereden kafamı uzattım. uzun boylu gözlüklü,
iyi giyimli bir adam ile
radiance gözüme çarptı. çok kalabalıktı.radiance bizden önceki tüm nesilleri davet ettiği o ışıltılı atraksiyonlu eğlenceli zirvelerinden birini yapmıştı yine. bir ahh çektim ve yine yattım. ardından aklıma harika bir fikir geldi. sonuçta tüm yazarlar burada yaşamıyordu. bu esir kampının etrafı 5 metre yüksekliğinde çift kat tel örgü ile örülü olsa bile elbette bir çıkış kapısı vardı. gece daha da ilerledi. gelen misafirler uğurlanırken, ben de bunu fırsat bilip
gollum misali sürünerekten dışarı çıktım. tenim solgun ve zayıflıktan 2 boyuta indiğim için pek fark edilmedim. kapının arasından sıvıştım. şimdi burda bunları yazıyorum. geride kalan nesildaşlar için ise yapabileceğim hiçbir şey yok .en azından tüm bu şokları atlatana kadar
*
zeus'un sabah akşam defalarca lost izlettiği işkence odalarından daha bahsetmedim bile.
(bkz:
lan krallar gibi yaşıyoruz ne esiri be)