"-dünyayı kurtaran adam-
o olmasa
galatasaray uefa kupası'nı kazanabilir miydi? hagi'ye rağmen kazanamazdı… taffarel, kaderin bu topraklara en güzel, en ebedi hediyelerinden birisi…
# "uzun zaman çalıştım ve oyuncuların %90'ının penaltıları yerden köşeye attıklarını tesbit ettim"
tek bir soru hakkım vardı o kısacık anda… koluna dokundum hafifçe, bana baktı yanında beraber futbol oynadıkları küçük oğlundan bile daha muzip gözlerle… " sor bakalım paşa!" dedi. "neden diğer kalecilerin aksine penaltılarda tek elinle en köşeye kadar uzanıyorsun, diğer elini hiç kullanmadan?" dedim. topu uzaklara, havalara dikti; sonra oğluna "hadi bakalım, dripling çalış, bütün ağaçlar rakibin, bak o en büyük olan
bülent tamam mı? hepsini geç ve sonra bizim yanımıza gel… maracana'da sami yen'de oynar gibi… hadi göreyim seni…" dedi ve yanıma oturdu :
"bak şimdi, kalecilerin aşil tendonu penaltılardır. dünyanın en iyi kalecileri
lev yaşin,
meier,
fillol bile kendilerini dünyanın en zavallı insanı gibi hissederler rakip penaltı için topun başına gelirken. eskiden, futbolcular penaltıları kalenin ortasına vururlardı. çünkü kaleciler daha topa vurulmadan bir köşeye doğru allah ne verdiyse atlarlardı. şansı tutan kahraman, tutmayan ters köşeye yatan aptal olurdu. sonradan penaltı atışlarının önemi artınca kalecilere penaltı çalıştırılmaya başlandı, büyük turnuvalardan önce. uzun süre çalıştım ve oyuncularının yüzde doksanının penaltıları yerden köşeye attıklarını tesbit ettim. ben aslında çok yetenekli bir kaleci değilim ama çok çalışıyorum. penaltılarda da yaptığım çalışmalar sonucu öyle atlamaya karar verdim."
o sırada çocuk geri geldi. ne kadar da babasına benziyordu, cin gibi gözleri ve ele avuca sığmaz elleriyle. sürekli babasının şortunu çekiştiriyordu. taffarel, "biz gidiyoruz, çalışmamız lazım" dedi ve hızla gözden kayboldu…
tamamen büyük bir tesadüfün eseri olarak oradaydım. motorsikletim bozulmuştu, iyi ki de bozulmuştu. çok güzel bir tesadüftü. onu orada görmek, hatta onunla konuşmak, saha içindeki gibi bir adam olduğunu yakından görmek. bütün tesadüfler güzeldi.
ama taffarel'in başarısı kısacık konuşmamızda da altını çizdiği gibi hiç mi hiç tesadüf değil. efsanevi kaleci antrenörü
datcu, taffarel için "onun kadar çalışan bir kaleci daha görmedim" diyor..
maradona ise taffarel'in kaleciler bazında tarihsel önemini belirtmek için "1982 ve 1986'daki brezilya takımı, 1994'te dünya şampiyonu olan takıma beş çekerdi beş. tabi eğer taffarel 80'lerde brezilya kalesini korusaydı, her maçta herkese beş çekerlerdi, o ayrı…" diye yazıyor
otobiyografisinde.
bence de maradona yerden göğe kadar haklı. çünkü biz türkiye'nin ingiltere'den sekiz yediği yıllarda dünya kupalarında kendi milli takımımız gibi desteklediğimiz brezilya, hiçbir şeyden çekmemişti kalecilerden çektiği kadar. 1982'de adını bile hatırlamak istemediğim eldivenli felaket ve daha sonradan türkiye'ye malatya'ya transfer olan
carlos, sadece sahada en kötü futbol oynayan oyuncular olduğu için mahalle maçında kaleye atılmış kabiliyetsiz çocuklar gibilerdi.
1966 yılında
claudio andre mergen taffarel adıyla doğan taffarel, diğer brezilyalı çocuklar gibi o anda forma giyenler arasında kabiliyetsizi olduğu için kaleci eldivenlerine mahkum olmamıştı. onunkisi pekala bilinçli bir tercihti. istese savunma ya da orta sahada da oynayıp yine milli takıma seçilebilirdi. ama yıllardır kaleci sıkıntısı yaşanan bu dünyanın en büyük futbolcu fabrikasında iyi bir kaleci demek, bulunmayan hint kumaşı demekti.
aslen alman ve italyan melezi olan taffarel, kaleci olmaya karar verdiğinde diğer futbolcularla çift kale antrenmanı yaparken orta saha ve savunmada oynamaya devam etti. bunun sebebi, ona göre kaleciyi vazgeçilmez yapacak en önemli özelliğinin oyunu okuma kapasitesi olduğuna inanmasıydı. "bir kaleci nasıl olmalı"nın tarifi yapılırken taffarel'i tarif ediyoruz aslında : her şeyden önce sahanın en soğukkanlı, en dengeli oyuncusu; aynı zamanda takımın gizli oyun kurucusu ve maçın kaderini belirleyecek anlarda minimum hata ile oynaması gereken en önemli oyuncu…
oynadığı tüm takımlarda bu modern kalecinin tarifinin olmazsa olmaz özelliklerini sahaya yansıtırken, üst üste 3 dünya kupasında brezilya'nın banko kalecisi olmuş, 1994'te 24 yıl sonra gelen şampiyonluğun en büyük mimarlarından birisi haline gelmişti.
brezilya milli takımı tarihinin ikinci en çok milli kalecisi olan taffarel hayatımıza 1990 dünya kupasında girdi. dünyanın gelmiş geçmiş en futbol fakiri olan kupasında brezilya, savunma ağırlıklı bir oyun sergileyerek herkesi hüsrana uğratırken,
careca ve
rai ile beraber takımın en çok göze hitap eden oyuncusuydu.
geriden eliyle oyun kurması, sürekli geriye yaslanan, brezilya forması giymiş ama italyan gibi oynamaya çalışan takımın geriden oyunu sabırla kuran beyniydi. bir anlık maradona-caniggia mucizesi sonucu ikinci turda arjantin'e elendiklerinde brezilya basını kupanın onlar açısından tek olumlu yönünün nihayet bir kaleciye kavuşmak olduğunu yazmışlar, tarihinin en kötü brezilya'sının tek kazancı olarak onu övmüşlerdi.
1994 dünya kupası'na kadar bu övgülere layık olmak için kendisini daha fazla geliştiren taffarel, ilk tur grubunda tek bir gol yemiş, finale kadar da kalesinde sadece iki gol daha görmüştü. dünya kupalarının penaltılar sonucunda şampiyonun belirlendiği tek finalinde italya karşısında sahanın tartışmasız yıldızıydı.
baggio,
baresi gibi penaltı ustaları taffarel'in karşısında topu dışarı yollamışlar, penaltı ustası
massaro'nun vuruşu ise yazının başında bana anlattığı gibi
plonjon yapan taffarel'in elinde eriyip gitmişti. daha sonra 1998 dünya kupası'nda fransa'da yarı final karşılaşmasında hollanda'nın en önemli penaltı ustası
cocu'nun atışını yine aynı şekilde kurtarmış, takımını finale taşımıştı. 1989 ve 1997'deki
copa america şampiyonluklarında da yine başroldeydi.
pele'nin belirlediği "
gelmiş geçmiş en iyi 125 futbolcu" listesindeki dokuz kaleciden birisi olan ve o dokuz kaleci arasındaki tek brezilyalı taffarel ile asıl büyük aşkımız ise 1998'de
galatasaray'a transfer olmasıyla başladı.
daha önce 1984-1990 yılları arasında
internacional, 1990-1993 yılları arasında
parma, 1993-1994 yılları arasında
reggina, 1994-1997 yılları arasında
atletico mineiro formaları ile başarılı bir kulüp kariyerinin altına imza attıktan sonra türkiye'yi seçmesi birçok futbol otoritesini şaşırtmıştı. ama kaleciliğin ne kadar nankör bir meslek olduğunu onun kadar bilen çok az insan olduğu için o, bu tercihi fazlasıyla isteyerek ve bilinçli bir şekilde yapmıştı.
# üç yabancı sınırlaması yüzünden italya'da kadroya giremediği dönemlerde rahipler ligi'nde gol kralı oldu
çok güzeldi taffarel'in türkiye macerası, 2001 yılına kadar formasını giydiği
galatasaray ile çok büyük başarıların altına imza attı. o olmasa galatasaray uefa kupasını kazanabilir miydi? hagi'ye rağmen kazanamazdı, çünkü o yıl en az
cruyff'lu
barça,
dalglish'li
liverpool gibi kaleden en ileri uca kadar mükemmel bir orkestra gibi futbol icra eden galatasaray'ın en arkadaki oyun kurucusuydu, en kritik anların en soğukkanlı adamıydı taffarel. en zor pozisyonda bile çok rahat kurtarışlar yaptığı için "
panter kaleci", "
maçı kurtaran adam" olarak anılmadı pek, çünkü biz ona hemen alışmıştık. o en efsane kalecilerden
meier,
dassaev ya da
bonner gibi direklerin arasında kanatlanmış panter gibi uçmazdı. neredeyse bütün şutlar kucağına gelir, en sert toplar bile ellerinin arasında erir giderdi. topun gideceği yeri sanki direklere konan melekler sürekli kulaklarına fısıldıyormuş gibi hep doğru tahmin eder, her zaman üç direk arasında olunabilecek en doğru zamanda en doğru yerde olurdu. her degajı, bir asist ya da ölümcül bir atak başlangıcı niteliğindeydi.
top tekniği, beraber oynadığı savunma oyuncularının -
popescu hariç- hepsinden çok çok daha iyiydi. o harika teknikle pekala türkiye'de ya da dünyada birçok takımda orta saha oyuncusu olarak da oynayabilirdi. galatasaray'a gelmeden önce, 3 yabancı sınırlaması yüzünden italya'da kadroya gidemediği dönemlerde rahipler ligi'nde santrafor olarak gol kralı olmuş, galatasaray antrenmanlarında attığı jenerik gollerle akşam spor haberlerinin en önemli malzemesi haline gelmişti.
bir adanaspor maçında
okan buruk'a yaptığı mükemmel asisti bir de
hagi yapabilirdi sadece… her şey bir yana, saha içinde o gelmiş geçmiş en güzel
galatasaray takımının hagi ile birlikte en büyük orkestra şefiydi. aslında en zayıf yönü yan toplarıydı ama savunmasını öyle bir yerleştiriyor ve öylesine ustalıkla yer tutuyordu ki sanki bütün toplar rakip takımın santraforuymuş gibi ona geliyordu. uefa finali'nde "maçın adamı
*" seçilecek, daha önce dünya kupası'nı kazanmış olmasına rağmen bu zafere en çok sevinen oyuncu olacaktı. çünkü içindeki hiç yaşlanmayan çocuk her daim gözlerinde, sözlerinde pırıl pırıl parlıyor, en başta galatasaraylılar olmak üzere hemen hemen herkese yaşama sevinci aşılıyordu.
çok sevdiği iki çocuğunun yanı sıra "kırk kadar çocuğu da evlatlık edinen bu çocuk yürekli adam", florya'ya bisikleti ile herkesten önce geliyor, uefa'yı kazanıp şampiyonluğu garantiledikleri dönemlerde bile herkesten çok çalışıyor, yine bisikleti ile en son evine dönen oyuncu oluyordu. buralardan ayrılana ne kaleci ne de insani refleksleri bir nebze olsun zayıflamadı. kendisine verilen tüm riskli geri paslarda bile bir an telaşa kapılmadı, en zor durumlarda bile harika bir ayak içi ile rakip ceza alanının önündeymiş gibi atılabilecek en stil pasla oyunu baştan kurdu.
# "iyi bir futbolcu muyum?bilmiyorum, çok da önemsemiyorum. ama iyi bir insan olarak hatırlanmayı tercih ederim"
galatasaray'da kurduğu ilişkilerde de en az oyun kurmasındaki kadar zarif ve ustaydı. 100. yıl maçı için geç saatlerde geldiği otelde "oyuncular dinlensin, ben rahatsız etmeyeyim" diyerek iki çocuğu ile beraber yandaki 2 yıldızlı otelde kalmayı tercih etti. onun için yıldız olmak çok fazla bir şey ifade etmiyordu. bir gün televizyonda söyledikleri, kariyer hırsı ile hayatlarını mahveden milyonlara ders olacak nitelikteydi : "iyi bir futbolcu muyum? bilmiyorum. çok da önemsemiyorum… ama iyi bir insan olarak hatırlanmayı tercih ederim."
tabii ki öyle hatırlayacaktık onu, onun istediği gibi, gördüğümüz en zarif gönüllü insan olarak… ondan başka kim 1994'te dünya şampiyonu olduktan sonra profesyonel futbola ara verip kimsesiz çocuklara karşılıksız futbol öğretmenliği yapardı ki? bizler "kalede taffarel var, gerisi önemli değil" deyip saha içiyle yetinirken o, topları kurtarmaktansa dünyayı kurtarmanın çok daha önemli olduğunu gösteriyordu bize…
brezilya'da milli kahraman olan tek kaleciydi, italya
serie a'da forma giyen ilk yabancı kaleciydi. uefa kupası finali'nde
henry'nin kurtarılması imkansız kafasını kurtardıktan sonra sadece "
tanrı'nın eli" demişti. 1985 ümit milli takımlar güney amerika şampiyonluğu, 1985 ümit milli takımlar dünya şampiyonluğu,
1987 pan-amerikan oyunlarında altın madalya,
1988 seul olimpiyatları'nda gümüş madalya,
1989 amerika kupası şampiyonluğu,
1992 italya kupası şampiyonluğu,
1993 avrupa kupa galipleri kupası şampiyonluğu,
1994 dünya kupası şampiyonluğu,
1995 amerika kupası ikinciliği,
1997 amerika kupası şampiyonluğu,
1997 conmebol şampiyonluğu,
1998 dünya kupası ikinciliği, 1999 ve 2000
türkiye ligi şampiyonluğu, 2000
türkiye kupası şampiyonluğu'nu; dünyaları kazanmıştı.
# "hayatımın en güzel gecesiydi. bu dünyaya sağlıklı bir şekilde gelmiş, tek aşkımla evlenmiş, iki çocuk babası olmuştum ve bir de galatasaray ile uefa şampiyonu…"
ama onun için
galatasaray ile
maçın adamı seçildiği
2000 uefa kupası şampiyonluğunun kelimelerin ötesinde apayrı bir anlamı vardı. "hayatımın en güzel gecesiydi. bu dünyaya sağlıklı bir şekilde gelmiş, tek aşkımla evlenmiş, iki çocuk babası olmuştum ve bir de galatasaray ile uefa şampiyonu…" demişti, ---üstelik de bizdeki reyting saplantılı aptal kutusundaki kanallardan birine değil, hayatını anlattığı brezilyalı papaza…---
# kendisini babası gibi gören
lincoln'ün galatasaray'a gelmesinde çok önemli rol oynadı
"(tırnak içi benim notum)
(bkz:
http://www.lincolnofficial.com/...)
(bir orta saha oyuncusunun idolünüz sorusuna bir kaleciyi örnek vermesi dikkat çekici bence.)"
galatasaray'dan sonra ikinci kez formasını giydiği
parma'da oynarken
empoli'den iyi bir teklif almıştı. empoli'ye giderken yolda arabası bozulmuş, ve kendi başına tamir etmeye uğraşırken uzun uzadıya düşünmüştü : "artık bırakmalı mıyım? arabanın bozulması bir işaret olabilir mi?". arabasını tamir ettirdi ama görüşmeye gitmedi, dönüşte parma'da manastırın hemen yanında bir restoran açtı, peynirleri
istanbul'dan getirtti. istanbul'u, galatasaray'ı hiç unutmadı; çocuklarını anadili
türkçe olan bir okula vermiş, alman-italyan olan kökleri ve brezilyalı kimliğinin üstüne bir de türkiyeliliği eklemişti. en iyi telaffuz ettiği kelime hep "çok iyi, çok iyi" oldu… asıl bizim için o çok iyiydi, her şey onun "çok iyiliği"ydi… en son, kendisini babası gibi gören
lincoln'ün galatasaray'a gelmesinde çok önemli bir rol oynadı. çünkü en iyi o biliyordu, lincoln'ün de huzuru istanbul'da bulacağını ve biz türkiyelilerin futbol dilencilerinin kendimize çok benzettiğimiz brezilyalıları deli gibi bağrımıza bastığımızı…
duyuyor musunuz? yine çok uzaklardan eliyle topu, bize doğru atıyor… acele edip yakalamamız gerek… sadece bir futbol topu değil taffarel'in buralara kadar gönderdiği o meşin yuvarlak… içinde insancıllığın yüz akı saklı… tüm sınırların, dinlerin, cinslerin, fikirlerin ötesinde çok çok sıcak bir yüz… çocuklar gibi muzip gözlerde hiç batmayacakmış gibi ışıldayan bir nisan güneşi, üzerinde taffarel yazıyor… kaderin bu topraklara en güzel, en ebedi hediyelerinden birisi… topu düzeltip ona geri yolluyoruz, çünkü en çok onun eline yakışıyor kurtarmak…"
f dergisi - sayı 14 - ali ece
neverlander notu : bir anekdot da benden :
bir kamp sırasında o dönem takıma yeni gelen capone'u taffarel ile aynı odaya verir fatih terim. maksat capone takımla daha çabuk kaynaşsın. takımın neşe kaynağı olan taffarel'in yanında bu çok zor bir şey değildi aslında. fakat taffarel capone'la aynı odada kalmasının ikinci gününde bir hışımla fatih hoca'nın odasına girer. "hocam, bu adamı alın yanımdan" der. fatih hoca şaşkınlıkla "hayrola, ne oldu" der. taffarel her zamanki şakacı tavrından uzak, gayet ciddi biçimde "hocam, iyi hoş adam da, gün boyu uyuyor, esprilerimin hiçbirine de gülmüyor. sıkıldım ben" demiş.
her zaman kalbimizdesin büyük adam…
(bkz:
copy paste değil alınteri)