4 sene aynı okulu ve de servisi paylaştığım, iyi huylu, temiz yüzlü, insan ve hayvan sevgisi doruk noktasında gezen, birazcık da çöpçatan, son derece galatasaraylı bir kişidir, küçük kızdır kendisi. yüzünü dökme küçük kız şarkısı, o'na yazılmıştır. müthiş britney spears taklidi yapar, yerinde duramaz. uzun süre sonra beni sözlükte bulmasıyla yüzümü güldürmüştür, hoşgeldin diyorum.
itü sözlük'te tanıştığım, aynı kampüste hazırlık okumamıza rağmen hiç karşılaşmadığım (evet bu durumdan dolayı çok üzgünüm) yazar. beraber proficiency notlarımızı tedirginlikle bekledik aynı zamanda. süper oldu tanıştığımız. aynı zamanda nesildaşım.
ismimi söyleyişi çok hoşuma giden bi şahsiyet. son derece komşum çıktı bir de, bakalım daha neler göreceğiz...
edit: winning de biliyormuş... bu kadarını tahmin etmezdim bakalım daha neler göreceğiz
msn'ine yazdığı kişisel iletisiyle beni gaza getirip bir cuma gecesiyahoo'da tavla kapıştığımız hamfendi. kendisi beni pullu mars edip eşitliği yakalayacakken ayağına gelen fırsatı tepmiş ve sonuç itibariyle 5-0 yenilerek namağlup ünvanına el sallamıştır.
bazen vizeler finaller işe yarıyor, bugüne kadar hiçbirisine girmemiş olsam da, birilerinin giriyor olması işe yarıyor. hele de sözlerimin milletin götüne girdiği bu fantastik ve bir o kadar fantezik günlerde, vizesi sayesinde sabahın beşinde tanıştığım güzel insandır kendisi. 6 saatlik non stop sohbete bakılırsa bu tatlı insanla 666 saate gider sohbetler. (kesinlikle şeytanla ve satanizmle alakası yoktur) ilk fırsatta çatalca dolaylarında bir çingene düğününde karşılaşmayı dilediğim, tavla üstadı.(ama bana sökmez üstadlık)
tesadüfler yönetir insan hayatını. hiç umulmadık anlarda, hiç beklenmedik bir şekilde çıkar bazı kişiler karşına. saatlerce konuşursun, konuştukça daha fazla konuşasın gelir. daha önceleri nerelerdeymiş yahu dersin. o da böyle biri işte. azıcık oldu tanışalı, ama sanki hep tanıyormuş gibi hissediyor insan.
onunla fransızca öğrenicez (unuttum ben de), güllaç yiycez..
taze çıkmış ehliyetiyle -ıslatmadan olmaz tabi- kazasız belasız yıllar dilerim. yaptığı yeşil mercimek çorbasının hastasıyız. yoğurtlu...
şaka bir yana, iyi ki varsın sen...
insanlar söz konusu olduğunda asla tesadüflere yer vermeyen, ilk insandan bugüne süregelen döngüsünde biz insanlara çeşitli güzellikler, dertler veren, bazen de güzellikleri gösterip vermeyen hayatın bana verdiği en güzel hediyelerden biri, canım. oralarda bir yerlerde gelecek varsa diye hayal dürbünümü çevirdiğimde ne kadar uzağa bakarsam bakayım sırıtan şirin yüzünü görmemem mümkün değil.
sen oldukça ben varım; ben oldukça sen de ol...
çeşitli korkular türetmiştir insanlar var olduklarından bugüne kadar. yaşam biçimlerine göre çeşitlenmiştir bu korkular: yükseklik korkusu, kedi-köpek korkusu, karanlık korkusu... tüm korkuların arasında tek bir korku vardır ki, sadece o fikrin akla gelmesi bile ürpermek için yeterlidir: kaybetme korkusu.. bu kaybetme korkusu, yenilmekten korkmak olarak değil de yitirmekten korkmak olarak düşünülmelidir. aslında yitirme de bir çeşit yenilmedir; kendine yenilmişsindir. düşünüyorum da, kaybetmekten en çok korktuğun üç şey nedir diye sorsalar bana, kesinlikle onu sayardım önce... onsuz geçen her saniyeyi yaşanmamış sayarken, onu kaybetme fikri bile hüzünlenmeme yetiyor. bazen düşünüyorum, o hayatımda olmasaydı, ne doldurabilirdi yerini diye, vardığım sonuç kocaman bir boşluk.. kaybetmek dedik ya, onun varlığını bir kere hissettikten sonra yokluğuna alışmak, güneş görmeyen bir çiçeğin yaşamaya alışmasına benzerdi herhalde. yaşayamazdı o çiçek zaten, benim onsuz yaşayamayacağım gibi. ben eğer bir çiçek olsaydım, gözleri benim güneşim, elleri suyum olurdu, nefesiyle beslenirdim, varlığı ise hayata tutunduğum köklerim olurdu... çiçeklerin güneşe yönelmesi gibi, her an ona yönelmek isterdim, gece geçen her saniyeye lanet ederek..
onunla geçen zamanda öyle bir büyü var ki, sanki bir peri belirecek, “tamam, o kadar gönülden istiyorsun ki zamanın durmasını, durdurdum işte, sürekli berabersiniz, sonsuza dek…” diyecek gibi. yanında geçen zaman ne kadar kusursuzsa, yanında olmadığım zaman, sanki ruhumu onunla bırakmış gibi hissediyorum, bedenim idame ettiriyor hayatımı, özlemle bekliyor ruhuyla buluşma zamanını, onunla buluşma zamanını..
hayatta ancak çok şanslı insanlar, yaşarken meleklerle karşılaşma mutluluğunu yaşayabilirler. o kadar çok şükrediyorum ki, bana yaşarken cenneti yaşatan, varlığını her an hissettiren, bazen bir anne gibi koruyan, bazen bir çocuk gibi sevindiren, bazen bir bebeğin ihtiyaç duyduğu şefkati gösteren; ama her zaman içimin huzur dolmasına vesile olan o meleği tanıdığıma.. görür görmez, “işte o” dersin ya, “işte o, hem sana yaşadığını hatırlatacak kadar mutlu eden, hem de yaşadığını unutturacak kadar aklını başından alacak kişi” diye, dedim…
bazı gözler vardır ki, bakınca kalbini yansıtır insanın, o gözler yalan söyleyemez, sürekli belli ederler duyguları. onun gözleri o kadar güzel yansıtıyor ki yüreğini, oradaki sevginin büyüklüğünü, dakikalarca bakmak, sadece bakıp, o gözlere bakabildiğine şükretmek geliyor insanın içinden. baktıkça bir köprünün kurulduğunu hissediyorum o iki çift göz arasında; üstünden, dile dökülmeyen sözcüklerin geçtiği… aniden gelen “ne düşünüyorsun” sorusuyla dans etmeye başlıyor sonra o sözcükler, ortamın büyüsüne ayak uydurarak…
eğer sonsuzluk diye bir kavram varsa, sonsuzlukta beraber olmak isteyeceğim kişidir kendisi. mutluluğu en çok hak edendir, sonsuza kadar, sonsuzluk kadar…
bu sabah bana tahammül ettiği için çok ama çok teşekkür ettiğim canım arkadaşım.. bana doğru yolu gösterdiği için minnettarım ona.. her ne kadar götümü kesme planları kursam da * bana mani olmuştur.. hayatın güzel olduğunu anlamamı ve ne kadar vicdansız kitapsız olsa da sevdiğim kızın değerini bilmemi gerektiğini gösteren kişidir. iyi ki varsın!
eğer tavla oynarken girdiğimiz iddialarda -ki kabul ediyorum, benden daha iyi oynar- kaybedeceğim şeyi seçebilseydim, onsuzluğu kaybetmek istediğim kişidir. *
gözlerine bakıyorum; uçsuz bucaksız bir çölün ortasında sadece onunla beni görüyorum.. yüzüne bakıyorum; dolunayda ortaya çıkan ay dedenin masumiyetini görüyorum.. elini tutuyorum; asırlık bir çınarın kökleri sayesinde toprağa tutunması gibi, benim de parmaklarımla ona nasıl tutunduğumu görüyorum.. saçını okşuyorum; bulunmaz hint kumaşını bulmuş gibi masumca seviniyorum.. öpüyorum; vücudumu yönetenin benim beynim olmaktan çıktığını, beni onun kalbinin yönettiğini hissediyorum.. geçen zamana baktığımda ise gördüğüm tek şey, benim için zamanın onunla başladığı...
zaman denilen kavram bir yerlerde son bulacaksa, orada onunla olmak istiyorum. nasıl onunla başladıysam onunla bitmek istiyorum.
ne kadar sıcakkanlı ve iyi biri olduğunu daha ilk konuşmada anladığım yazar. şu sıralar çok konuşamasak da iki arada bi derede sevdiği şeyleri benim gibi sıkılgan biriyle paylaşmış zamanımı değişik bi şekilde geçirmemi sağlamıştır. o göndermese fransız müzikal nerden aklıma gelirdi.. bi de yaz okuluna gitmesine rağmen şu günlerde tatile başlamış olması kıskanma sebebidir. iyi tatiller dilerim. öperim. *
müzmin aşık, yaz okulu mağduresi. hasta ruhunda kendimi görüyorum bazen, ürküyorum. ayrıca çılgın şarkıcı. sesi gülben ergen'den güzel. elinden tutulmalı der, ilgililere selam ederim.
yaz okulunda derslerle cebelleşendir şu sıralar.
ankaralı namık fan club genel sekreteridir.
ayrıca zirvede bizzat çektiğim misuf'la yanyana resimlerinin ortadan kaybolmasından sonra bu resimleri çiziktirme borcum olan yazardır. iki (2) çöp adam, bir (1) dağ, güneş ve üç (3) buluttan fazlasını vaat edemiyorum kendisine malesef.
zaman çok garip bir kavram. akıp gitmesi mi daha iyi, onu durdurabilmek mi daha çözebilmiş değilim; ama şunu biliyorum: zaman akıp gitse de, dursa da onun yanında güzel. 9 aya yakın bir zaman zarfında, hayatımın her köşesinde etkisi olan biri o. kimi zaman o kadar sinirlendim ki, elimde olsa zamanı geri almayı istedim. kimi zaman o kadar mutlu oldum ki zamanı durdurmak istedim. kimi zaman da o kadar sabırsızlandım ki zamanı ileri almayı istedim. ama anladım ki her şey zamanında yaşanınca güzelleşiyor, gelişiyor, değerleniyor. nasıl bir bebek annesinin karnından biraz erken çıkınca korunmasız kalır, zarar görür; bir ilişki de her şeyin zamanında yaşandığı zaman sağlıklı olur. sinirlenmesi gerekiyorsa sonuna kadar sinirlenmeli insan. sabretmesi gerekiyorsa sabır taşı olmalı. ancak o zaman mutluluğu layıkıyla yaşayabilir. zamanın kıymetini bilerek..
işte böyle.. benim için o zamanın ta kendisi. ne durdurabiliyorum ne geri alabiliyorum ne de ileri sarabiliyorum. iki volkanın patlaması misali kavga da ediyoruz, bazen çölün yağmura susadığı kadar susuyoruz birbirimize ama sabrediyoruz, bazen alınganlıkların dibine vurup şımarık çocuklar gibi trip de yapıyoruz. sonuç hep aynı yere çıkıyor: şimdiki zamanda yaşanan mutluluk. ne geçmişte yaşananların kalıntıları, ne geleceğin kaygısı.. şimdiki zamanı yaşıyoruz.
zaman bir de alışkanlığı da getiriyor beraberinde. belki de bir ilişkideki “thank you mario but princess is in another castle” yazısı gibi bir şeydir iki insanın birbirine alışması, bir kademe yukarı atlamaktır bilemiyorum; ancak alışkanlık güzel bir şey bence. yanınızdaki kişiye alışmamışsanız yadırgarsınız onu zamanla. zamanın da etkisi buradadır zaten. alışkanlığı getiren zaman, biraz geç kalırsa alışkanlığın yerine yadırgama hissini getirir. o his geldi mi iki kişiden birine bu sefer “game over” yazar ekranda. ben alıştım ona, sonsuz yedek canım var yani..
zamanın götürdüğü şeyler yok mu peki? elbette var.. tedirginliği götürdü zaman, acemiliği götürdü. heyecanı götüremedi. bir tek onu götürmeye gücü yetmedi zamanın.
zaman bir uhu gibi aslında. iki kişiyi birbirine bağlayan bir yapıştırıcı gibi. ikimizi birbirimize yapıştırıyor sürekli. bizim zamanı inşallah japonlar yapmıştır diyorum ve koca giriyi böyle de rezil bitiriyorum*